Showing posts with label Modern. Show all posts
Showing posts with label Modern. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

2011 yılı, Kıbrıs yılı ilan edilmeli

İSTANBUL - Deniz, kum ve güneş üçlüsü, akıllara hemen tatili getiriyor. Özellikle güneşin kendisini göstermeye başladığı şu bahar günlerinde... Çoğunuz Tatil planlarını yapmaya başladı bile, oteller seçildi, yerler ayırtıldı...
Ne tarafa yolunuz düşecek bilmiyoruz ama eğer Kıbrıs'a hiç gitmediyseniz, seçenekleriniz arasında yer verin deriz...
Akdeniz'de yer alan üçüncü büyük ada ve Anadolu yarımadasının 65 kilometre güneyindeki Kıbrıs adasının kuzey kısmında yer alan bir Türk devleti; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti...
Tertemiz plajları, eğlencenin hiç bitmediği gece hayatı, bakir koyları ile cennet bir ada...
Kısaca bahsedelim; adanın iç kesiminde, Beşparmak Dağları güneyinde Mesarya ovası, Ercan Havaalanı ve başkent Lefkoşa bulunuyor. Lefkoşa'nın merkezi, 5.5 kilometre uzunluğunda şehir duvarı ile çevrili. Doğu sahili boyunca tarihi Gazimağusa kenti ve Salamis antik kenti yer alıyor. Kıbrıs'ın sahil kıyıları, mayıs ve ağustos ayları arasında "Chelonia Mydas" ve "Caretta caretta" kaplumbağaları tarafından ziyeret ediliyor. Adanın en büyük yarımadası olan Karpaz yarımadası yeşil kaplumbağaların yumurtlama mekanı...
Batıda Soli ve Vouni, Lefkoşa’daki Arabahmet Camii, Mağusa’daki Salamis, doğudaki Apostolos Andreas Manastırı ziyarete açık yerler arasında...
Lefkoşa, Gazimağusa, Girne, Güzelyurt ve İskele olmak üzere 5 ilçeye ayrılmış ada, plajlarıyla ünlü. İsterseniz kalabalığın içinde eğlencenin; isterseniz de gözlerden uzak bir koyda romantizmin keyfini çıkarın. Seçim size kalmış...
Bu arada Macera arayanlar için ise Güzelyurt Koyu öneriliyor.
Escape, Alagadi, Altın Kum, Sunset, Mare Monte ve Camelot ünlü plajları...
Su sıcaklığı yılın 8 ayı boyunca yüzmek için ideal... Ayrıca yelken, dalış, sörf, deniz kayağı gibi su sporları yapma şansınız da var.
Evet bu cennet ada turistin başını döndürüyor ama yatırımcılar bazı konularda şikayet ediyor.
"1974'ten beri Kuzey Kıbrıs adeta açık bir hapishaneye döndürüldü. Devletten izolasyonun kaldırılmasını ve ulaşım probleminin çözülmesini istiyoruz."
Bu sözler Kıbrıs ve Azerbaycan'da Otel işletmeciliği yapan Net Holding İcra Kurulu Başkan Yardımcısı ve Merit Turizm AŞ. Yönetim Kurulu Başkanı Reha Arar'a ait.
Yatırım için verilen teşviklerin ülkeye yetmediğini, gelişim konusunda KKTC hükümeti ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne büyük görev düştüğünü söyleyen Arar, Türkiye'nin ve yavru vatanın turizm potansiyelini değerlendirdi...

Kıbrıs'a yeni yatırımcı çekmek ve turizmi geliştirmek için kime, ne görevler düşüyor? Bu konuda en büyük görev KKTC hükümetine ve TBMM'ye düşüyor. Bugün Kuzey Kıbrıs'a yapılan yatırımlara verilen teşvikler, ülkenin içinde bulunduğu sıkıntıları göz önüne alırsak, çok minimal seviyede kalıyor.
'TEŞVİK YASASI BİR AN EVVEL ÇIKMALI'1980'lerin Özal dönemini hatırlayalım; Antalya-Marmaris turizmi nasıl patlatıldı? Nasıl krediler ve teşvikler verildi. Bu konu ile ilgili teşvik yasasının bir an evvel çıkması gerekir.
Kıbrıs'ta yatırım yapmanın avantajları ve dezavantajları neler? Avantajı, bölgenin iklimi ve doğası; dezavantajı ise, Türkiye dışında hiç bir devletten ulaşım imkanı olmaması.
'KUZEY KIBRIS'A YAPILMIŞ EN BÜYÜK HAKSIZLIK'Kıbrıs izolasyonu hakkında neler söyleyeceksiniz? Çözüm yolu nedir?KKTC'deki en büyük sıkıntı, izolasyondur. Bu da turizmcinin belini kıran en önemli unsur. Kuzey Kıbrıs'a yapılmış çok büyük haksızlık. 1974'ten beri Kuzey Kıbrıs adeta açık bir hapishaneye döndürüldü. Devletten izolasyonun kaldırılmasını ve ulaşım probleminin çözülmesini istiyoruz. İzolasyonu isterse Türk Hava Yolları (THY) kırabilir. Bakü-Erzurum-Ercan, Tebriz-Adana-Ercan veya Tahran-Gaziantep-Ercan seferleri niye yok? İşte bu büyük bir sorun. Benim THY yetkililerinden bir ricam var; onların bu çok büyük potansiyelinin çok ufak bir parçasını gelsinler, bu yavru vatanın izolasyon olayını çözsünler. Bu arada Kıbrıs'ın bayrak taşıyıcı havayolu olan KTHY da görev düşüyor.
Kıbrıs turizmi gelecekte nasıl olacak? Kıbrıs yeterince tanıtılıyor mu?Önümüzdeki yıllarda çok daha başarılı olacak. Akdeniz'in en genç tesisleri, en başarılı hizmeti ve engin bir konukseverliği, misafirlerini bekliyor.
'2011 YILINI KIBRIS YILI İLAN ETMEK GEREK'Kıbrıs'ın tanıtımı için neler yapılabilir?Kuzey Kıbrıs'a yatırım yapmış ve yapacak olan yatırımcılar ile Turizm Bakanlığı el ele vererek Kıbrıs'ı Anavatan'da da tanıtması gerekir. Anavatan, Kuzey Kıbrıs'ın tüm turizm beklentilerini karşılar. İlgi çeken özellikleri göz önüne çıkartıp, 2011 yılını Anavatan'da "Kıbrıs yılı" ilan etmek gerekir.
Kıbrıs'ta seçim olacak. Seçim sonuçlarında çıkacak yeni hükümetten beklentileriniz neler?Bir tek cümle ile açıklamak isterim: Turizmin önünü açsınlar ve turizmciyi rahat çalışır hale getirsinler.
Kıbrıs'taki yatırımlarınızdan bahseder misiniz? Gelecekte neler planlıyorsunuz?Net Holding bünyesinde otelcilikle uğraşan halka açık bir şirketiz. Kuzey Kıbrıs'ta da büyümeye devam ediyoruz. Bundan 6 yıl önce, Merit Crystal Cove otelde bin 200 kişilik ilk kongre merkezini yapıp kongre turizmini adaya getirdik. Şimdi de Sağlık turizmi için çalışıyoruz. Girne'deki otelimizin hemen yanında "Afrodit Thalassoterapi" tesislerimizin inşaatı devam ediyor. "Denizden gelen sağlık" anlamına gelen "thalasoterapi" alanında Modern ve gelişmik bir otel inşa ediyoruz. 2011 yılında açmayı planlıyoruz.
Kıbrıs dışında yeni yatırımlarınız olacak mı?Şu an Kıbrıs dışında bir yatırım yapmıyoruz. Ama bazı gelişen projelerimiz var.
Müşteri memnuniyeti için neler yapıyorsunuz? Günümüzde yeni trend; insanların ihtiyaçlarını rahatlıkla çözme imkanına sahip olması ve konforudur. Biz devamlı Eğitim alan ve bu trendleri takip eden bir grubuz. Geçtiğimiz haftalarda Amerika'da müşteri mutluluğu ile ilgili eğitime katıldım. Bu müşteri odaklı hizmet eğitimiydi. 'YASTIK BANKASI KURDUK'Örneğin; otellerimizde "yastık bankası" kurduk. Her insanın alıştığı bir yastık vardır. Otellerde ise tek tip yastık vardır. Otele girdiğinizde yastık bankasına başvuruyorsunuz ve hangi tür yastık tercihinizi söylüyorsunuz ve bir daha ki gelişinizde aynı yastığı buluyorsunuz.
Bir işadamının odasında evindeki konforu bulması, ihtiyacı olduğunda ütü masasının ve ütünün hazır olması, hava yağışlı olduğunda dolabı açtığında şemsiyeyle karşılaşması, çalışma masasında gerekli tüm ihtiyaçlarının bulunması, kahve makinesinde kahvesini yapıp içmesi de bence konforun bir parçası...

2010 yılı hedefleri değerlendirildiğinde Bakan Günay'ın 30 milyon turist beklentisi söz konusu... Sizce bu rakam nasıl olacak? Yüzde kaçlık bir büyüme öngörülüyor? Günay'ın bugüne kadar verdiği rakamsal değerler çoğunlukla tutmuştur. Ben bu konudaki rakamın da oluşacağına inanıyorum.
Erken rezervasyon kampanyası, tatilci ve yatırımcılara nasıl bir fayda sağladı? Bu sayede; Türk haklı da tıpkı yabancı ülke misafirlerinde olduğu gibi tatillerini erken programlamaya başladı. Bu turizm için, otellerin sezonlarını net görebilmeleri açısından büyük bir avantaj.
Misafirlerimiz için ise en büyük avantaj; daha ucuza ve taksitle tatil satın alabilme imkanlarının olması...
'KKTC'NİN EN ÖNEMLİ EKSİKLİĞİ...'Türkiye ve Kıbrıs'ta, turizm pastasına rakamsal olarak bakıldığında nasıl bir sonuç çıkıyor? KKTC bilinen sebepler dolayısı ile gerekli payı alamıyor. Ancak yatırımcılar, otelciler ve acentalar sayesinde KKTC için yapılabilecek bir çok şey yapılmaya çalışılıyor.
En önemlisi ise KKTC'nin tanıtım eksiliği; ki bunun da zamanla çözüleceği inancındayız. Türkiye destinasyon olarak zaten dünyada oldukça popüler… Yeni oteller, yeni bölgeler ve tanıtımlar ile bunların desteklenmesi ülke açısından için büyük bir kazanç. Ama her iki taraf için de yapılabilecek çok şey var.
GİRNE POPÜLER, KARPAZ DA GELİŞİYOR En çok hangi ülkelerden turist geliyor ve hangi bölgeleri tercih ediyor? Kıbrıs'a bakıldığında durum nasıl? Yıllardır söylediğimiz gibi; KKTC'nin en çok misafir aldığı ülke Türkiye. Sırayla İngiltere ve Orta Doğu ülkeleri geliyor. Yüzde 80'lik bir rakam tamamen Türkiye pazarına aittir diyebiliriz.
Girne, oldukça popüler bir bölge… Ancak Karpaz bölgesi de son yıllarda (yeni açılan oteller ile) önem kazandı. Lefkoşa zaten başkent olması sebebiyle farklı bir konumda bulunuyor.
Kıbrıs'ın problemleri çözüldüğü an, dünyada yepyeni bir destinasyonda açılmış olacak. Denizi ve doğası keşfedilecek. Tanıtımlar daha rahat yapılacak ve en önemlisi uçuşlar artacak. Şu an sadece elimizden geleni yapabiliyoruz. Ancak çözüm sayesinde Kıbrıs bir cennet ada olarak tüm dünyada tanınacak.
Alman, Rus ya da İngiliz bir turist Türkiye'ye geldiğinde ne kadar para bırakıyor? En çok İranlıların harcama yaptığı söyleniyor. Sizce durum nasıl? Açıkçası geçmiş dönemle 2000'li yılların turizmi arasında ciddi farklar var. 2000 yılı öncesi rakamlar çok yüksekti, ancak şimdi harcama oranı daha düşük. Gelen misafirler sadece tatile odaklılar. Kıbrıs için de bu durum aynen geçerli. İranlı misafirler için de durum bölgesel olarak değişiyor.
İNTERNETTE TATİL SATIN ALIRKEN HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMAMAK İÇİN...İyi ve kaliteli bir işletme nasıl olmalı? Özellikle internet üzerinden rezervasyon yaptıran müşteriler neye ve hangi özelliklere dikkat etmeli? Misafirini ön planda tutan, isteklerini anında cevaplayabilen ve eğitimli personel ile çalışan tüm işletmeler iyi ve kaliteli olabilirler. Misafir odaklı çalışmak, her işletmeye, her anlamda kazandırır.
'2011 yılı, Kıbrıs yılı ilan edilmeli'

Dünyanın en seksi lerinden biri

İSTANBUL - Gazetenin gezi ekinde yayımlanan listede Roma, Londra, Paris ve New York gibi şehirlerin arasına giren İstanbul için "Zaman durmuş gibi gözüküyor" ifadesi kullanıldı.
Sultanahmet Camisi'nin bir fotoğrafına da yer verilen haberde, "Osmanlı sultanlarının eski başkentinde, egzotik siluetli camileriyle zaman durmuş gibi görünüyor. Ancak şehrin kulüpleri, barları ve şık restoranları 21. yüzyılın cinsel cazibesiyle dolup taşıyor" ifadelerine yer verildi.
"Kapalı Çarşı'nın birbiriyle kesişen koridorları arasında kaybolduktan sonra bir bardak şekerli çay içmek için küçük bir kafede nefeslenmenin ve güllü ya da fıstıklı lokumdan tatmanın zevkinin" anlatıldığı haberde, Beyoğlu'ndaki renkli ışıklı sıcak kafeler ve değişik mezeler sunan lokantalar anlatıldı.
Ortaköy'deki "renkli gece hayatından" da söz edilen haberde, kentte kadın-erkek ayrı kullanılan klasik hamamların yerine iki kişilik bir randevu ile Modern SPA'ların tercih edilebileceği belirtildi.
Dünyanın 'en seksi'lerinden biri

Kıtalar arası zarafet

BERLİN - Dergideki yazıda, "gururlu İstanbul'un" zengin geçmişi ile hızlı günümüz yaşantısını başarılı bir şekilde bir arada sergilediği, çok daha önceden bir "Avrupa Kültür Başkenti" olduğu belirtildi.
Kentte sanat yaşantısının büyük bir hızla geliştiği kaydedilen yazıda, çok Modern Alışveriş merkezlerine sahip olduğu için İstanbul'un turistleri sadece tarihi yerleriyle cezbetmekle kalmadığı, tanınmış dünya markalarının bulunabildiği bir alışveriş kenti haline geldiği kaydedildi.
Yazıda, kentin görüntüsünü birbirinden güzel camilerinin yanı sıra yüksek gökdelenlerin de belirlediği, son 40 yılda nüfusunun 6 kat arttığı, şansını denemek isteyen milyonlarca insanın İstanbul'a yerleştiği belirtildi.
Bazı projelerin planlandığı gibi yürümediğine işaret edilen yazıda, Marmaray'ın raylarının neredeyse hazır olduğu, ancak inşaatlar sırasında Bizans kalıntılarına rastlandığı için projenin 2014 yılından önce hayata geçirilemeyeceği ifade edildi.
Focus dergisinin tanıtım yazısında, yüz binlerce çalışan insanın İstanbul'un yollarında çok fazla zaman kaybetmekten şikayetçi olduğu, ancak vapurlarda bir fincan çay içerek rahatladığı kaydedildi. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk'un da İstanbul'dan geldiği hatırlatılan yazıda, kentte camilerin yanı sıra kiliselerin de görülebildiği, özellikle çok sayıda balık restoranın kentin cazibesini artırdığı belirtildi.
Focus dergisi, Berlin'de yarın akşam resmi açılışı yapılacak, Türkiye'nin bu yıl konuk ülke olduğu 44. Uluslararası Turizm Borsası Fuarı (ITB) için Türkiye'nin Berlin Büyükelçiliği tarafından Almanca olarak hazırlanan Türkiye'yi tanıtıcı broşürler de dağıttı.
"Türkiye'ye Hoşgeldiniz" başlığıyla basılan 15 sayfalık broşürde, fotoğraflarla Türkiye tanıtıldı ve ITB'de düzenlenecek etkinliklere yer verildi.
'Kıtalar arası zarafet'

Suriye nin en modern şehri

ŞAM - Suriye'nin en Modern ve kalabalık şehri olarak bilinen Şam, ülkenin güzelliklerini bir arada barındırıyor. Modern dünyadan her ne kadar uzak görünse de günümüz çağını yakalamaya çalışan insanlarıyla dikkati çeken Şam, gelişmekte olan ülkelerdeki büyük kentlerin yaşadığı sıkıntıların izlerini taşıyor.
Hac yolu üzerinde olması nedeniyle ticari yönden tarihte her zaman önem taşıyan Şam, uzun yıllar hakimiyetinde kaldığı Osmanlı İmparatorluğu'nun izlerini halen taşıyor. Çok sayıda tarihi yapıyı bünyesinde barındıran Şam'da, Emevi Cami ve Hamidiye Çarşısı kente gelenlerin ziyaret etmek amacıyla uğradığı ilk duraklardan birini oluşturuyor.
Şam'daki Pagan inancı ile Yahudi, Hristiyan ve İslam inancı için önemli bir yere sahip olan Emevi Cami, her yıl çok sayıda yerli ve yabancı, çeşitli dinlere mensup turistin ziyaret ettiği yerlerin başında geliyor. Bütün inançlara ait Mimari ve süsleme özelliklerinin görülebildiği caminin geçmişi de çok eskiye dayanıyor.
Yaklaşık 3 bin yıl Pagan inancının ibadet yeri olarak kullanıldığı belirtilen caminin bulunduğu alandaki tapınağın yıkılmasının ardından, Suriye'nin Romalılar tarafından fethedilmesiyle ibadethane Jüpiter Tapınağı olarak da kullanıldı. Tapınağın kiliseye çevrilmesinin ardından yeni bölümler eklendi.
ORTAK KULLANILDIHalid Bin Velid'in Suriye'yi fethinden sonra ibadethanenin bulunduğu alanda çok sayıda insan alacak büyüklükte cami inşa ettirmesiyle ibadethane 72 yıl boyunca Müslümanlar ve Hristiyanlar tarafından ortak kullanıldı. Kilise kısmı yıkılmadan inşa edilen caminin 3 minaresi ve 4 kapısı bulunuyor, 4 büyük koridoru ise 4 halifenin adını taşıyor.
Hz. Yahya'nın da kabrinin yer aldığı caminin özellikle Şii inancına mensup kişilerin yoğun olarak ziyaret ettiği Hz. Ali koridorunda, Kerbela'da Yezid tarafından Şehit edilen Hz. Hüseyin'in başının bulunduğu ifade ediliyor. Kudüs'ü fetheden ünlü komutan Selahaddin Eyyübi'nin kabri, cami ile Roma sütunları arasındaki alanda yer alıyor. Selahaddin Eyyübi'nin kabrinin yanında ise 1914'te Filistin yakınlarında uçakları düşen ilk Türk Hava Şehitlerinin kabirleri bulunuyor.
Abbasiler tarafından uzun süre kamu hazinesinin saklandığı, sütunlar üzerine yapılan ve günümüze kadar ayakta kalan Hazine Kubbesi, avluya giren ziyaretçilerin ilgisini çeken yerler arasında. HAMİDİYE ÇARŞISIŞehrin merkezinde yükselen ve kentle bütünleşen Emevi Cami'nin yanında yer alan Hamidiye Çarşısı ise özellikle Alışveriş yapmak isteyenlerin uğrak yerleri arasında yer alıyor. 2. Abdülhamit döneminde yapıldığı belirtilen Hamidiye Çarşısı, hareketli, Canlı ve renkli atmosferiyle ziyarete gelenleri adeta büyülüyor.
İstanbul'daki Kapalıçarşı'yı anımsatan çarşıda, geleneksel giyim eşyalarından, turistik eşyalara kadar her türlü ürünün satıldığı dükkanların önemli bir kısmında, Suriye lirası ve ABD dolarının yanı sıra Türk Lirası geçiyor.

Suriye'nin en modern şehri

İstanbul hamamları Wall Street Journal da

NEW YORK - Gazetenin internet sayfasının gezi bölümünde J.S. Marcus tarafından kaleme alınan ''Hamam Yenileniyor'' adlı makalede, İstanbul'da giderek gelişen ''spa'' (güzellik ve Sağlık merkezi) kültürünün eski Türk hamam geleneklerine döndüğü belirtildi.
İstanbul'da hamam geleneğinin yeni ve Modern bir tarzla geri döndüğü belirtilen makalede, beş yıldızlı otellerin ve lüks sağlık kulüplerinin spa merkezlerinde artık dikkat çekici şekilde tasarlanmış hamamların bulunduğu ve hamam kültürüne yeni kuşak müşteri kitlesinin son derece rağbet ettiği kaydedildi.
Yeni tür çağdaş hamamların en gözdeleri arasında ''Hotel Les Ottamans'ın, Swissotel The Bosphorus'un ve Four Seasons Otelinin'' hamamlarını gösteren yazıda, hamamların artık ''vücudun toksinlerden arındığı yeni sağlık merkezleri'' olarak görüldüğü vurgulandı.
Yeni tür hamamların Mimari tasarımlarının da çağdaş bir yön aldığı, aynı zamanda geçmişin geleneksel mimari çizgilerini de taşıdığı belirtilen yazıda, modern hamam anlayışın İstanbul'un geleneksel hamamlarında da etkisini gösterdiği kaydedildi.

Haberde hayatında hamama hiç gitmemiş genç kuşağın şimdi sağlık için hamamlara ilgi gösterdiği, hatta geleneksel hamamlarda aromaterapi masajlarının yapılmaya başlandığı belirtildi.

İstanbul hamamları Wall Street Journal’da

Wednesday, February 17, 2010

Zaliha nın çeyrek asırlık sırları


SANAT yaşamının zirvesindeyken 1984 yılında aniden sahnelere veda edip Muğla’nın Bodrum İlçesi’ne yerleşen şarkıcı Zaliha, hakkındaki bilinmeyenleri açıkladı. Boşanmak üzere olduğu eşinin, birlikte sahneye çıktığı Kutlu Payaslı tarafından da desteklenen, ‘Beni öldürmek istiyor’ iftirası yüzünden yargılandığını belirten 68 yaşındaki Zaliha, “Eşimle anlaşamıyorduk. Ayrılmaya karar vermiştik. O arada taşındığım evdeki özel çantamda bir gün eşime ait tabancayı bulunca şok olmuştum. Götürüp karakola teslim ettim. Aynı anda eşim ve Kutlu birlikte karakola gidip ifade vermişler. Kutlu, eşimi öldürmek için tabancayı çaldığım yönünde ifade verince ağır cezada yargılandım ve beraat ettim. 4 yıl birlikte sahneye çıktığım arkadaşım, beni en ağır iftira ile itham edince sanat yaşamıma nokta koyup Bodrum’a yerleştim” dedi.

‘Dağlar Kızı Reyhan’ adlı şarkısı ve güzelliğiyle ünlenen, sonrasında aniden ortalardan kaybolan bir dönemin unutulmaz ses sanatçılarından Zaliha, yerleştiği Bodrum’un Bitez Beldesi’nde hakkındaki bilinmeyenleri ve 25 yıllık sırrını DHA'ya açıkladı. 1942 yılında doğan ve müzikle 8 yaşında mandolin çalarak tanışan Zaliha, bir yandan Müzik eğitimine devam ederken, diğer yandan da Nişantaşı Kız Lisesi’ne gitti. Lisenin voleybol takımında oynayan, asıl adı Saliha Özgen olan Zaliha, ardından İstanbul Teknik Üniversitesi Spor Kulübü’ne transfer oldu. Eskrim, atletizm ve voleybol sporları ile uğraştı.

Türkiye Genç Kızlar Jimnastik Kulübü’nün kuruluşunda da yer alan Zaliha, Kızılay Ebe Hemşire Okulu’ndan 1962 yılında mezun olduktan sonra Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde hemşire olarak göreve başladı.

ÜSTEĞMENLE EVLENDİ Burada tanıştığı Deniz Üsteğmen Dr. Savaş Ilgaz ile evlendi. Müzik eğitimine devam eden Okul ve önemli günlerde sahneye çıkan Zaliha, İstanbul Radyosu Türk Halk Müziği korosunda yer aldı.

Barış Manco, Cem Karaca ve Timur Selçuk ile birlikte birçok ünlüyü Türk müziğine kazandıran Enver Halatçı’dan ders alarak ilk kez 1964 yılında Suadiye’de Reşat Gazinosu’nda sahneye çıktı.

KRAL HÜSEYİN ÖZEL HEDİYE VERDİ ÜRDÜN’E DAVET ETTİ Gazinodan gecede 150 lira verilince, ayda 500 liraya çalıştığı ve iki yıl yaptığı ebeliği bıraktığını anlatan Zaliha, o günleri şöyle anlattı: “Yokluk içinde geçen bir yaşamdan sonra gecede 150 lira almak benim için önemliydi, şarkı söylemeyi çok seviyordum. Hocam 3.5 oktavlık sesim olduğunu söylemişti. 1967 yılında Azeri türküsü Reyhan’ı Türkçe’ye uyarlayıp ilk kez sahnelerde söyledim. Aynı yıl Tatil için geldiğim Bodrum’da gittiğim köy düğününde Çökertme türküsünü dinleyince bunu da oyunuyla birlikte sahneye koydum ve sahneyi bırakana kadar Çökertme türküsünü her konserimde söyleyip oynadım. 12 dilde söylediğim şarkıların yer aldığı 30 plak yaptım. Kültür Bakanlığı aracılığıyla 20 yılda 70’in üzerinde ülkede konserler verdim. Paris, Londra ve Türki cumhuriyetlerinde verdiğim konserlerde, ülkemin aydınlık ve Modern yüzünü ve kültürel değerlerini tanıtıyordum. Bir konserimi izleyen Ürdün Kralı Hüseyin, beni kaldığı konuta davet edip kendi eliyle çay ikram ettikten sonra bir broş hediye etti. Beni Ürdün’e davet etti. Bir kralın elinden çay içmek ve sohbet etmek beni çok onore etmişti. Ancak savaş olması nedeniyle gidemedim. Ardından gazinolara gitmeyi sevmeyen sayın Başbakan Bülent Ecevit beni dinlemeye gelmişti. Ecevit’in teşekkürleri de hayatımda unutamayacağım anların arasında yer alıyor.”

MURAT 124’ÜN İSİM ANNESİ OLDU Dünyaca ünlü oyuncu Elizabeth Taylor’a çok benzetilen, yurt içi ve yurt dışında başta iş ve Siyaset dünyası olmak üzere çok sayıda çevrenin ilgi odağı haline gelen Zaliha, 1969 yılında İzmir Fuarı’ndaki gazinoda verdiği konserin ardından Fiat temsilcisi İtalyan işadamlarının davetini şöyle anlattı: “İtalyan işadamları söylediğim İtalyanca ve Fransızca şarkılara hayran kalmışlar. Davet ettikleri yemekte Türkiye’de iki ay sonra üretime geçilecek otomobilin adını ne olacağını sordular. Ben de espiri olsun diye ‘Murat’ dedim. Çok hoşlarına gitti, otomobilin adının Murat (Fiat'ın 124'ü de eklenerek) olmasına karar verdiklerini söylediler. Gülüştük, ayrıldık. Bir ay sonra Gazete ilanlarında otomobilin adının Murat 124 olduğunu duyunca şoke oldum. Otomobile Murat adını koydular, ama bana hediye edecekleri Murat Marka Otomobil bir türlü gelmedi.”

KUTLU PAYASLI'YA SUÇLAMA Ankara’da 1980- 84 yılları arasında Kutlu Payaslı ile birlikte sahneye çıktıklarını anlatan Zaliha, kendilerine ‘harika ikili’ denildiğini, İstanbul'dan dinlemeye gelenler olduğunu söyledi. Subay olan eşi ile aralarında geçimsizlik başladığını, bu nedenle ayrılmaya karar verdiklerini belirten Zaliha, sanatçı arkadaşı Kutlu Payaslı'nın da aleyhine tanıklık yaptığını ileri sürdü. Zaliha, şunları söyledi: “Eşyalarımı başka bir eve taşıdım. Bir gün kaldığım otelden eve döndüğümde tapu ve resmi evraklarımın bulunduğu çantamın içerisinde eşimin tabancasını görünce şoke oldum. Hemen yakındaki karakola giderek durumu anlattım ve amire tabancayı tutanakla teslim ettim. Bu arada boşanmak üzere olduğum eşim Savaş Ilgaz çok yakın aile dostumuz Kutlu Payaslı ile Levent Karakolu’na giderek hakkımda şikayetçi olmuş. Eşim tabancasını çaldığım yönünde ifade verip şikayetçi olurken, Kutlu Payaslı da tabancayı eşimi öldürmek için çalmış olabileceğim yönünde ifadeler vermiş. İfadesinde ‘Zaliha eşinin tabancasının çalmasının nedeni eşini öldürmekti, Savaş Ilgaz’ın hayati tehlikesi mevcut’ deyip eşim ile aramızda görmediği bilmediği olayları, görmüş biliyormuş gibi anlatınca hakkımda 20 yıl ağır hapis cezası ile Sultanahmet Adliyesi Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılmıştı. İkinci duruşmada hakim beraat kararı verdi. Eşimi boşverin, boşanmak için bahane arıyordu zaten. Ama 4 yıl birlikte sahneye çıktığım sanatçı arkadaşım beni en ağır iftira ile itham edince sanat yaşamına nokta koydum. Bodrum’da turizme atıldım. Bu olayı ilk kez açıklıyorum. Karalama iftira sanat dünyasında geçmişe oranla günümüzde çok daha fazla.”

“68 YAŞINDAYIM HİÇ AŞIK OLAMADIM” Zaliha, yerleştiği Bodrum’daki evinde sayısız evlenme teklifi aldığını ancak bugüne kadar hiç aşık olamadığını belirterek, “Benim için hayat çok hızlı geçmişti. İlk eşimle çalıştığım yerde tanışmıştım. Ailecek ordumuza çok düşkündük. Babam Kurtuluş Savaşı sırasında balıkçılık yaparken cepheye balık ağlarının altında gizlice cephane taşırmış. Bir subayla evlenirsem hayatım düzene girer diye düşünmüştüm, ama olmadı”dedi.

Sahnede olduğu dönemlerde bir çok arkadaşlık ve evlenme teklifi aldığını anlatan Zaliha, “Ancak bu hayat tarzı bana göre değildi, kendimi korumak için çok güçlük çektim. İkinci kez 1986 yılında evlendiğim ve 2003 yılında yaşamını yitiren ikinci eşim Mimar Erol Ayvar ile de arkadaşlarımız aracılığı ile tanıştık, Erol bey çok iyi bir insandı, çok iyi arkadaştık. Asla beni üzmedi” diye konuştu.

“SANATÇI TOPLUMUN ÖNDERİ OLMALI” Sahneyi bıraktıktan sonra çeşitli panel, toplantı, sivil toplum örgütlerinin eylemlerine, siyasi etkinliklere katılan ve Bodrum ile Milas’taki köylerde 20’ye yakın öğrencinin Eğitim masraflarını karşılayan Zaliha şöyle devam etti: “Ülkemizin önde gelen sanatçıları zor günlerde mutlaka önderlik yapmalı. Türkiye’de siyasetçiye güven kalmadı. Ancak güvenilen, sevilen sanatçılar ne söylerse toplum tarafından büyük ilgi görüyor. Sanatçılar bir ülkenin yaşamını, kültürünü felsefesini yansıtırlar, politikacı gibi yapamayacaklarını değil, yapabileceklerini söylerler. İçten davranırlar, ancak her nedense son yıllarda sanatçılarımızın da ülkede yaşanan başta Ergenekon olmak üzere benzer hukuk skandallarına karşı sessiz kaldıklarını görüyoruz. Bir toplumun sanatçıları, yazarları, çizerleri konuşmuyorsa, halkın karşısına sadece para kazanmak amacı ile çıkıyorsa ve şarkı aralarında cumhuriyet, demokrasi, insan hakları konusunda iki cümle konuşmaktan korkuyorsa gecede aldıkları binlerce, milyonlarca liranın değeri olmadığı, sanatçının konuşmaya korktuğu bir ülkede demokrasiden bahsedilemez.”

PAYASLI: “BÖYLE BİR OLAYI HATIRLAMIYORUM” DHA muhabirinin telefonla ulaştığı, Türk sanat müziğinin ünlü seslerinden 74 yaşındaki Kutlu Payaslı ise Zaliha’nın iddialarının doğru olmadığını söyledi.

Kutlu Payaslı, “Zaliha ve eşi ile çok iyi arkadaştık, aralarında sorunlar vardı, ancak ben geçmişte yaşanan ve anlatılan bu olayı hatırlamadım. Ben Savaş Ilgaz’ın tabancasını bilmem. Bu konuda daha fazla söyleyebileceğim bir şey yok” demekle yetindi.

Zaliha'nın çeyrek asırlık sırları

Salyangoz simgeli Umbria güzeli


Üç yıl aradan sonra İtalya’da olmanın keyfi anlatılamaz benim için. Toscana güzelliklerini doyasıya yaşamıştım geçen gezimde ve ruhum selvilerin dallarına asılı kalmıştı. Nice çeşmelere para atmıştım kısa zamanda dönebilmek için. Lazio ve Umbria tanrıları kabul etti dualarımı. Kış günü yolunuzu İtalya’ya çevirirseniz Roma yakınlarındaki Orvieto’yı görmeden dönmek seyahatinize haksızlık olur. Orvieto, Dünyanın en önemli ortaçağ miraslarından, İtalyan “Yavaş Şehir”lerinin en önemlilerinden. Yaşanılır şehirler yaratmak fikrinden yola çıkan “Yavaş Şehir” akımı, küçük kentlerin geleneksel yapılarını, sıkı kurallarla korumaları gerektiğini savunuyor. Bugün dünyada sayıları 91’e yükseldi. Amaç, Modern ile geleneksel arasında, kaliteli yaşamı destekleyen bir denge oluşturabilmek. Yavaş şehirli olabilmenin en önemli kuralları gürültü kirliliğini ve trafiği kesmek, yeşil alanları, yaya bölgelerini artırmak, yerel üretim yapan çiftçilerle bu ürünleri satan dükkan ve lokantaları desteklemek, yerel sanatı ve zanaatı korumak. Bu küçük şehirlerde, süpermarket ya da McDonald’s sakın aramayın, bulamazsınız.Orvieto, geniş Paglia Vadisi’nin ortasında bir ada gibi yükselen volkanik tüf birikimlerinin üzerinde, yassı platoya kurulmuş. Puslu bir havada Roma-Floransa otobanından baktığınızda, köpüklü dalgalar arasında ilerleyen bir Savaş Gemisi gibi görünür. Eteklerinde üzüm bağlarıyla donanmış arazilerle buluşur.Roma Termini Garı’ndan Orvieto’ya trenle 1,5 saatte, gidiş-dönüş 11-13 Euro’ya ulaşabilirsiniz. Otobüs bir başka seçenek. (www.atcterni.it/). Şehir merkezine 1888’de yapılan, 1990 yılında yenilenen finüküler, 580 metre uzunluktaki raylı yoldan sizi 157 metre yuksekliğe üç dakikada çıkarır. Bundan sonrasını yürüyerek veya bisikletle dolaşabilirsiniz.SÜNGER TAŞINDAN BİNALAR, SOKAKLARÖnemli bir Etrüsk kenti olan Orvieto, çanak çömlek endüstrisi nedeniyle Roma zamanında da önemini sürdürmüş. Roma yıkılınca Vizigotların akınına uğramış. 12. yüzyılda kendini yöneten bir komün olarak kardinale bağlanıp, Papalık şehri olmuş. 1860’da İtalya Birliği’ne katılıyor. 15. yüzyıl sonunda sivil yenilenme geçirip, eski bölgelerde düzenli bir şekil oluşturuluyor Orvieto’nun tarihi bölgesinin görüntüsü o zamandan günümüze korunmuş. Dar kemerli ortaçağ sokakları, evler tüf (sünger taşı) ve bazalt taşından yapılmış. Sarımsı renkte.Merkezde, Orvieto Katedrali’nin bulunduğu Doumo Meydanı sade, orantılı. Sol köşedeki ortaçağdan kalma saat kulesinin tepesinde çan ve heykel bulunuyor. Duomo’ya çıkan dar caddeler el ürünleri satan hediyelik eşya mağazalarıyla dolu. Seramikler, toprak kaplar, tahta oyma oyuncaklar, demirden yapılmış hediyelikler, Şarap mağazaları... İsteseniz de eliniz boş dönemezsiniz Orvieto’dan. Sofralık Rosso şarabının iki şişesini altı Euro’ya almamak zaten düşünülemez. İmzalı seramik çanaklar boy boy. El yapımı çikolata dükkanından eli boş dönmek imkansız. İnanın gözünüz doyacak şehrin renkli sokaklarında. Soliano Sarayı’nın 1. katında Emilio Greco Müzesi’ni gezin. 1995’te ölmüş heykel sanatçısının grafik çalışmalarını da izleyebilirsiniz. Katedralin karşısında Palazzo Papale (Papalık Sarayı) 1200’lerde yapılmış, en zarif binalardan biri, içinde Arkeoloji Müzesi’ni gezebilirsiniz. Etrüsk, Korint, Yunan vazoları ayrıca bronz savaş aletleri, başlıklar, kalkanlar sergileniyor.KAPADOKYA BENZERİ YERALTI ŞEHRİOrvieto ile Kapadokya arasındaki benzerlik şaşırtıcı. Halkı, volkanik platonun doğasını 3 bin yıl boyunca iyi kullanmış. Yeraltında tüneller, pasajlar, atölyeler, kuyular, su sarnıçları inşa etmiş. Yeraltındaki şehir 1970’lerde, toprak kayması sonucu bulunmuş. “Orvieto’nun altı bomboş” sözünün doğruluğu ortaya çıkmış. Etrüskler yağmur suyunu tutmak, dağıtmak amacıyla kanallar yapmış. 264’te, tam iki yıl kuşatmaya bu sistem sayesinde dayanmışlar.Çok sayıda odalar tünellerle bağlı birbirine, penceler var, mağaralar bir takım alet tamirinde kullanılan yerler, depolama yerleri olarak yapılmış. Yer altında ortaçağdan kalma bir zeytin presi, değirmeni bulunmuş. Asil ailelerin çoğu, şehir kuşatıldığında evlerindeki gizli tünelle surların eteklerine ulaşıyormuş. San Patrizio Kuyusu, finüküler istasyonuna yakın panoramik terasın kenarında. 1527’de, Papa VII. Clements tarafından inşasına başlanmış. 10 yılda tamamlanmış. Kuşatmalara karşı sarnıç işlevi gören kuyu, 62 metre derinliğinde. MÖ 5.yüzyılda yapılan Belvedere Tapınağı, şehirdeki tek Etrüsk kalıntısı. Etrüskler zamanında başlayan sur yapıları her dönemde onarım geçirmiş. Kent surları eski çağlarda tüf kayalıklarının doğal halinden oluşmuş olmalı, koruma amacıyla daha sonra duvarlar daha da yukseltilmiş. Albornoz Kulesi’nden vadiyi, doğanın renklerini seyretmelisiniz.Piazza del Popolo, 13. yy gotik-romanesk stilde yapılmış. Umbria Kış Caz Festivali’ne ev sahipliği yapan güzel binalardan biri. Şehir Festival nedeniyle ocak ayında çok canlı. Meydanda pazar kuruluyor. Cumhuriyet Meydanı’ndaki Gotik Belediye Binası 16. yüzyılda yapılmış. Gün batarken meydanın sokak lambaları yağmur damlalarıyla ışıldıyor.
ORVIETO VE YORTULARI
Etrüsk döneminin ruhani merkezi Orvieto, Hıristiyan dünyası için önemli iki yortunun da başladığı yer. 1263’te bir papaz Roma’ya hacca gider. Dönerken yolda Santa Cristina Kilisesi’nde ayine katılır. Ekmekten sunağın örtüsüne kan damladığını görür. Papa örtünün Orvieto’ya getirilmesini ister. Corpus Christi (İsa’nın bedeni) yortusunu başlatır. Hem rahipler hem de kasaba halkı bu örtü için değerli bir mabet yapılması konusunda anlaşır. 1290’da yapımına başlanan ve bugün İtalya’nın en büyük katedrallerinden biri olan yapı, görkemli mimarisi, iç ve dış cephelerindeki işlemeleriyle dikkat çekiyor. 1960’da restorasyondan geçmiş. Geçmişte Papa, Corpus Cristi yortusunda kente gelip, kanlı örtüyü sokakta taşıyormuş. Bugün ortaçağ giysili kalabalıklar yürüyüş yapıyor. Yortu bu yıl 3 Haziran’da kutlanacak. Diğer önemli dini kutlama Palombella (Beyaz Güvercin) Yortusu, Orvietolu bayan asilzadenin vasiyetiyle başlatılmış. Paskalya pazarından 50 gün sonra kutlanıyor. Katedral önüne gotik tarzda içinde Meryem, Havarilerin figürleri bulunan ayaklı seyyar bir tapınak konuyor. Üzerine çelik tel geriliyor, kutsal ruhu temsil eden beyaz güvercin figürü kayarak geliyor, havai fişek gösterisi yapılıyor.
Salyangoz simgeli Umbria güzeli

Zamanın izinde Beyrut tan Baalbek e


Yunanca adı Heliopolis (Güneş Kenti) olan eski zaman şehri Venüs, Jüpiter ve Bacchus Tapınağı başta olmak üzere pek çok tarihi kalıntıya ev sahipliği yapıyor. UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde. Tarih boyu pek çok kez el değiştirmiş. Ortadoğu’daki en önemli Roma kalıntısı.
Lübnan’ın başkenti Beyrut’un ne kadar güzel ve kendine özgü bir şehir olduğunu hep duyar, dinlerdim. Gösterişli Eğlence hayatı, Batı’yı aratmayan lüks otelleri, ünlü markaların boy gösterdiği vitrinleri, görkemli binaları ve Korniş’iyle Ortadoğu’nun Paris’iydi o. Bu cümleyi “bir zamanlar” sözcüğüyle bitirmemi bekleyebilirsiniz, çünkü son yıllarda Beyrut daha çok savaşla anılır oldu. Ancak savaşın ağır yaraları bile ondan bu unvanını alamadı. Kaybettiği çok şey vardı, yine de Kayıp şehre dönüşmedi. Silah ve top mermileriyle yıkıldığında bile asla harabe kent tanımını hak etmiyordu. Eğlenmeyi bilirken ağlamayı da öğrenmişti. İç burkan anılar, hâlâ hafızalarda tazeliğini koruyordu. Beyrut sadece bir ağıtı dillendirmiyordu. Onun herkese anlatacak başka başka hikâyeleri vardı. Gezmek, görmek, eğlenmek, anlatılanların izini sürmek ama en çok da yeni hikâyeler dinlemek için yola çıktım. Beyrut’la ilgili kurabileceğim ilk cümle şu olur: Kesinlikle hafızasını koruyan bir şehir. Sadece kendi hafızasını mı? Bunu daha ilk bakışta hem görüyor hem duyuyor hem de hissediyorsunuz. Hatta dokunabiliyorsunuz da... Üstelik karşınızda duran, savaşın izlerini hızla silmeye çalışıp kendini iyileştiren, durmadan yenileyen bir şehir iken. Beyrut’ta zaman, hem öncesiz hem sonrasız gibi; bugündesiniz, ama dün de yarın da sizinle. Karşınıza çıkan her sokakta, her yapıda, her yüzde hem yıllar, yüzyıllar öncesine gidiyorsunuz hem de bugünün ruhunu yakalıyorsunuz. Bellek, attığınız her adımda size eşlik ediyor ve her defasında yeni bir kapı aralıyor geçmiş zamana. Arnavutkaldırımlı sokakları arşınlarken, şık restoranlarda Beyrut mutfağıyla tanışırken, vitrinlerin ışıltısına dalarken, gece kulüplerinde çılgınca dans ederken ya da bir başınıza sessiz sakin bir köşede Feyruz’a kulak verirken zaman hep sizinle. Ünlü Lübnanlı ses sanatçısı Feyruz’un şarkılarıyla tanıştıysanız eğer, bu şehir kendiliğinden ve usulca sizi içine alıyor zaten. Feyruz bir şarkısında, “Seni seviyorum Beyrut/ Benim garip vatanım/ Kötü zamanlarda da seni özlüyor ve görmek istiyorum” derken, siz de savaşın acılarını yaşamış ve eski güzel günleri özleyen bir Beyrutlu oluveriyorsunuz.FENİKELİLER KURMUŞTUBeyrut’ta, kent merkezinde zamanı kovalamak şimdilik bir başka yazının konusu olsun, ben bu kez sizleri hâlâ zamanın tek boyutuyla hüküm sürdüğü Baalbek’e götürmek istiyorum. Buraya tam olarak şehir demek de mümkün değil. İsmini pek çoğumuz geçen yıl İsrail saldırıları sırasında duydu. Lübnan Kültür Bakanı’nın UNESCO’ya “Baalbek’i kurtarın” çağrısı yapmıştı. Her yıl Dünyanın dört bir yanından tarih meraklılarını ağırlıyan ıssız şehir, Beyrut’tan 180 kilometre uzaklıkta. Humus - Şam demiryolu üzerinde, Antilübnanların batı eteğinde. Dünya üzerindeki en geniş akropole sahip antik şehir. Aynı zamanda Ortadoğu’daki en önemli Roma kalıntısı. Baal tanrısına tapanların da merkezi.Roma egemenliği altındayken, güneş tanrısı Jüpiter için inşa edilen mabet dolayısıyla, “Heliopolis” (Güneş Şehir) ismini alan Baalbek şehrinin kurucusu Fenikeliler. Geçmişi MÖ 1100’e kadar uzanıyor. Tarih boyunca çeşitli uygarlıkların istilasına uğramış, pek çok kez el değiştirmiş. Romalıların, özellikle de Antonius’un zamanında çok gelişmiş. Ardından savaşlar yıkımlarla dolu asırlar geçirmiş. Şehirdeki en büyük yıkımı yapan Haçlılar. 14. yüzyılda Haçlılarca kaleye dönüştürülmüş. Ardından Ortadoğu seferine çıkan Timur’un gazabına uğramış. Sonra Osmanlı gelmiş. Zamanla yarısı toprağa gömülmüş. Osmanlılar, 1899’da ilk kez Almanlara kazı yapma izni vermiş. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Lübnan, Fransızların eline geçmiş ve sonraki onlar kazıları sürdürmüş. Antik şehrin kalıntıları ise Lübnanlılar tarafından ortaya çıkarılmış. SÜTUNLARINDAN BİRİ SÜLEYMANİYE CAMİİ’NDEGünümüzde Baalbek’te harabe halinde üç adet tapınak yer alıyor: Jüpiter, Bacchus ve Venüs tapınakları. En büyüğü olan Jüpiter Tapınağı, MS 3. yüzyılda yapılan büyük bir giriş kapısına sahip. Kapıdan geçince önce ön avluya, sonra da büyük avluya ulaşılıyor. Büyük avlunun eni 104,5 metre, genişliği ise 117 metre. Avludan sonra geniş bir kapıdan girilen tapınağın 84 granit sütunu var. Bugün bunlardan sadece altısı ayakta. Diğerlerinin bir kısmı kırılmış, bir kısmı da başka yerlere götürülmüş. Bu sütunlardan biriyse Süleymaniye Camii’nde bulunuyor. Bacchus Tapınağı Jüpiter’e göre daha iyi durumda. Tapınağın, her biri 18 metre yükseklikte olan 46 sütunu hâlâ ayakta bulunuyor. Venüs Tapınağı da son onarımlarla oldukça iyi durumda. Mabedin yapımında kullanılan ve Modern teknolojiyle bile hareket ettirilmesi çok zor olan birkaç bloğun, oraya nasıl taşındığı ise hâlâ muamma. Baalbek’in girişine inşa edilen müzeyi de mutlaka görün. Temmuzda yolunuz düşerse, 1956’dan bu yana sürdürülen Uluslararası Baalbek Festivali’nin bale gösterilerine, Klasik Müzik, caz, Rock konserlerine rastlayabilirsiniz. (www.baalbeck.org.lb) Gezi sonrası her ne kadar geri dönüp geceyi Beyrut’ta yaşamanızı tavsiye etsem de mutlaka kalmanız gerekiyorsa Ash-Shams veya Palmyra adlı otelleri tercih edebilirsiniz.
BEYRUT’A GELMİŞKEN…
Ünlü Lübnanlı sanatçılar Feyruz ve Ümmü Gülsüm’ün şarkılarıyla tanışın. · Gitmeden Batı Beyrut filmini izleyin. · Şehrin denizle buluştuğu kordon boyu La Corniche’de turlayın, Beyrutluları izleyin. · Oldukça uygun fiyata yolcu taşıyan taksi ya da dolmuşları da kullanmak mümkün ama bence bu şehri yürüyerek keşfetmelisiniz.· Beyrut geceleri çok hareketli, Beyrutlular eğlenmeyi gerçekten de iyi biliyorlar. Siz de bir gecenizi Beyrut eğlencesine ayırın.
YEMEDEN DÖNMEYİN
Lübnan mutfağı için Akdeniz mutfaklarının son derece ilginç bir karışımı diyebiliriz. Ege ve Akdeniz esintilerini de bulabiliyorsunuz, Güneydoğu ve Arap esintilerini de! İşte mutlaka tatmanız gerekenler: · Semsek (labneli börek), humus, tabuli (ince bulgurlu maydanoz salatası), nar ekşili zahter salatası, çiğ köfte (bulgurlu veya bulgursuz), patlıcan ezme (közlenmiş), zeytin, deniz ürünleri kibbe (içli köfte), binbir meze çeşidinden sadece birkaçı. · Beyrut mutfağının bir başka başrol oyuncusu da Zahter... Kekik türünden, ancak kekikten çok daha aromalı ve lezzetli... Tazesi, salata malzemesi; tozu, susam unu ve zeytinyağı ile karıştırılınca, kahvaltıda ekmeğe sürebiliyor veya kurusu, zahterli pide malzemesi şeklinde; günün her anında sofrada yer bulabiliyor kendine. · Ana yemeklerde bulgur, nohut, fasulye ve yoğurt başı çekiyor. Lebeniye (nohutlu yoğurt çorbası), kibbe lebeniye (içli köfteli versiyonu), falafel (kızarmış soğanlı nohut ezmesi), tavuklu pilav, maluf (fasulye ezmesi), ekşili yaprak sarma baştan çıkaran lezzetler arasında. · Lübnan, bir yandan da zeytin ve zeytinyağı cenneti. Salatalara ve yemeklere konanlar yetmiyormuş gibi; zeytinyağı, sabah, öğlen, akşam değişik karaf ve kâselerde sofrada da sunuluyor. Yemeklerden sonra ağır tatlılar ve kakuleli Türk kahvesi pek makbul. · Ekşili yaprak sarma da bir daha kolay kolay bulamayacağınız bir lezzet, kaçırmayın. · Alkolle arası iyi olanlar muhakkak “arak” içmeli. Hatta bir şişe de sevdiklerinize getirin.
Zamanın izinde Beyrut’tan Baalbek’e

Wednesday, December 23, 2009

Prag ın kükreyen rakibi


“Ufak havaalanında bizi karşılayan Sovyet döneminden kalma Memur görünümlü, gözlüğü kalın camlı rehberimiz İgor ‘Lviv rüyalarınızın başkenti olacak’ dedi. Meğer bu cümle, Vasly Symonenko’nun 1962’de yazdığı Ukrayna Aslanı şiirinden bir dizeymiş... Ve Symonenko haksız sayılmazmış.” Koç, restorasyonlar bittiğinde, bu şehrin Prag’ın en büyük rakibi olacağını söylüyor. THY’nin direkt uçtuğu Lviv’i, turistik rotalara girmeden görmenizi öneriyor.
1256 yılında Galiçya-Volynia Prensi Danylo Halytsky kurduğu kente oğlu Leo’nun adını verir. Kent çeşitli devletlerin egemenliği altında kalsa da Lemberg (Almanca), Leopolis (Grekçe), Leopoli (İtalyanca), Lvov (Rusça) gibi verilen adların hepsi aslan anlamında. Bugün Ukrayna dilinde aslan karşılığı Lviv deniliyor. 2006’da 750’nci yılını kutlayan kent tarihi Mimari dokusu, kültürel zenginliği ve 50 müzesiyle her mevsim gezilebilir. Üç üniversite, çok sayıda yüksekokul, üç akademi ve 40’ın üzerinde araştırma enstitüsü olması nedeniyle ülkenin eğitimde ikinci önemli şehri. Yurtdışından da pek çok öğrencisi var.İDAM SEHPASI NEPTÜN’ÜN YANINA KURULURDUÇok değil, restorasyonlar beş yıl sonra bitirildiğinde Lviv, Prag’ın en büyük rakibi olacak. Lviv de Prag gibi tipik ortaçağ kent yerleşim planına göre kurulmuş. 14. yy’da Magdeburg Anlaşması’yla kent vasfını kazanmış. Kentin kalbi, ortasındaki Rynok (Pazar) Meydanı. 65 metrelik görkemli saat kulesi, Belediye Sarayı burada. Alan etrafına dört köşe ve sekiz cadde sistemiyle oluşturulmuş. Bugün bu kısım tarihi kent merkezi olarak adlandırılıyor. Meydanın dört yanındaki Yunan tanrıları Diana, Neptün, Adonis ve Amphitria’yı simgeleyen heykeller etkileyici. Neptün heykelinin olduğu kısımda ortaçağda idamların infaz edildiği söyleniyor. Meydan bugün açıkhava müzesi özelliğinin yanı sıra adeta açıkhava birahanesi. İçki içmeyi ucuza getirmek isteyen gençler marketten aldıkları biraları banklara veya kaldırıma oturarak içiyor. Mimarlık tarihi (gotik, barok, rönesans) içinde içki içmek farklı bir duygu olsa gerek. Gözünüzü bina cephelerinden gençlere çevirirseniz özellikle kızların çok bakımlı, şık ve çok güzel olduğunu görürsünüz. Aylık kazançlarının büyük bölümünü ayakkabı ve elbiseye harcıyor olmalılar. Bu kadar bira içip incecik kalmaları şaşırtıcı.DÖRDÜNCÜ PENCEREYE VERGİ ÖDÜYORLARDIMeydanın çevresinde Rönesans tarzında 44 bina bulunuyor. Çoğunun cephesinde sadece üç percere var. Yapıldıkları yıllarda üçten fazlasına vergi ödenirmiş. Kiminin balkon ferfojesi, kiminin cephesi ve tepesindeki heykeller tarihi şehri yaşamanın keyfini veriyor. Dört numaradaki Siyah Konak 1589’da İtalyan tüccar için, altı numaradaki Kornyakt Evi ise Yunan tüccar için yapılmış. Her iki bina bugün Lviv Tarih Müzesi. Hemen yanlarındaki 10 numaralı ev ise Lyvbomirski adlı zengin Leh’e ev sahipliği yapmış. Bazı yapılar 16 yy’da çıkan yangından sonra yenilenmiş.Meydana açılan dar Arnavut kaldırımlı sokaklarda Ortodoks, Katolik ve Yahudilere ait dini Mekanlar var. Gece turuncu ışıkla aydınlatılan bu mekanlardan en görkemlisi barok cephesiyle hemen dikkati çeken Domiken Rahipler Kilisesi. Cephenin sol tarafında Dominikenlerin Tanrı’nın köpeği olmalarını simgeleyen kabartma yeralıyor. Yüksek kapının üzerindeki alınlığın devamında yükselen yeşil kubbe kentin çoğu yerinden görünüyor. Kiliseye sırtınızı döndüğünüzde karşınıza gelen ev Ermeni tüccara ait. Yeşil boyalı evin cephesinde karısını mutlu edemeyen adamın hikayesi yer alıyor. Ermeniler, hem Ticaret yapmaları hem de taş işçiliğini öğretmeleri için Prens Daniel tarafından kent kurulurken davet edilmiş. Geçmişte önemli Ermeni nüfusa sahip olan kent dışarıya çok fazla göç vermiş. Virmenska Caddesi üzerinde 1363’te tamamlanan Ermeni Katedrali’ni mutlaka görmelisiniz. Bahçesinde bir köşede tabiat şartlarına karşı korunmasız bırakılan tahta İsa heykeli ise sahiplenilmeyi bekliyor gibi.Meydanın Yevrejska adlı caddesi yakınında 2. Dünya Savaşı esnasında Yahudilerin yerleştirildiği mahalleyi uzaktan görebilirsiniz. 1941’de nüfusları 100 bine ulaşan Yahudiler bugün yok denecek kadar az. Bu mahalledeki tünellerin Osmanlı lağımcılarınca Lviv kuşatması esnasında kazıldığı söyleniyor. Opsidione Turcica adı verilen gürz kuşatmanın bir anısı olarak bugün Latin Katedrali’nin duvarında karşımıza çıkıyor.Belediye Meydanı civarında birahaneler kadar kafeler de yoğun. Kahve kültürü Osmanlı’dan Avusturya’ya, oradan Lviv’e gelmiş. Kentin ilk kahvesi, eski bir binanın alt katındaki kafede içilmiş. Kafenin avlusunda ağzında üzüm tutan bir aslan heykeli var. Zaten şehrin her yanında simge olan arslan bir şekilde karşınıza çıkıyor.ŞAPELİN ÇATISINDA DÜŞÜNEN HZ.İSABelki başka hiçbir şehirde göremeyeceğiz “Düşünen Hz. İsa” figürü burada Vohaim Şapeli’nin tepesinde yer alıyor. Gerçekten ilginç bir görüntü. Düşünen Hz.İsa’nın altındaki şapelin taş ikonastasisi üzerinde Tevrat Peygamberleri ve İsa’nın çilesi gibi figürleri görüyoruz. Öylesine ince işçilikle yapılmışlar ki, acaba tepedeki Hz. İsa bunların nasıl yapılabildiğini mi düşünüyor, diye geçiriyorum aklımdan. Kentin en eski parkı bu alanda. Lviv’in ilk matbaasını kuran İvan Bodaroviç, parktaki heykelinde elinde kitapla sembolize edilmiş. İlk kitap Kiril ve Slav alfabeleriyle basılmış. Bugün heykelin etrafı kitap sergileriyle çevrili. Romanesk tarzdaki çan kulesiyle ilgi çeken “Meryemin Ölüme Yatması” kilisesi de park yakınlarında. Şehir eskiden duvarlarla çevriliymiş, içinden Poltva Irmağı geçermiş. 20. yüzyılın başında ırmak kirlenince üstünü kapatmışlar. Duvarlardan geriye kalan ufak bölümü de burada görebilirsiniz. Kilisenin karşısındaki bina kentin dış cephesi en farklı olan yapısı, çini ve seramiğin en güzel örneklerini taşıyor.
RESTORANDA SABRIN SONU SELAMET
Lviv’lilerin tercih ettiği restoranlar Voahim Şapeli’nin önündeki ufak meydanda. Yemek, siz sipariş verdikten sonra hazırlanıyor. Sabırlı olmanız gerek, aşçıların hiç acelesi yok. Ağır ağır hazırlayıp servis ediyorlar. Sonuç beklemeye değer. Zira tavuk kievski, mantıya benzer Pelmeni, Varensyky Patates-peynir köftesi gibi son derece leziz yemek geliyor. Güzel bir Şarap eşliğinde yerel halkla beraber paylaşılan mekanda zevkli vakit geçiriliyor.
KADIN VATMANLAR HER FIRSATTA Makyaj TAZELİYOR
Kentin paket taşlı dar sokaklarından çıkıp gelen rengarenk boyalı tramvaylar, süzülerek yanımızdan geçiyor. Fotoğraf çekeni görünce yavaşlıyorlar. En dikkatimi çeken husus duraklardaki kısa süreyi fırsat bilen kadın vatmanların makyajlarını tazelemeleri. Adam Mickiewicz ve Taras Shevchenko Bulvarı’nda faytonla da tur atabiliyorsunuz. Şair, Ressam, halk kahramanı Shevchenko için yapılan görkemli anıt ve önündeki heykel meydana damgasını vuruyor. Shevtchenko, Ukrayna’nın ulusal bilincinin gelişmesine önderlik etmesinin yanı sıra Modern Ukrayna dili ve edebiyatı temelinin atılmasına da katkıda bulunmuş. Meydan etrafında pek çok Kafe yer alıyor. Hepsi tıklım tıklım gençlerle dolu. Lviv’de şimdilik fazla turist yok. Meydanın bir ucundaki Bohdan Salomi (Opera) cephesindeki üçgen alınlık, tepesindeki heykellerle kentin başka bir güzelliği. Paris ve Milano’dan sonra Avrupa’nın en güzel Opera binası. Viyanalı Mimar Z. Gorgolevsky’nin eseri. Önüne Alman işgalinde Hitler heykeli dikilmiş. Savaş sonrası heykel yerini havuza bırakmış. Rusya yolu üstünde olduğu için şehrin bombalanmaması büyük şans. Kentin ilginç bölümlerinden biri de heykel galerisini andıran Lychakiv Mezarlığı. Paris’teki Perla Chez’i çağrıştıran mezarlığa biletle giriliyor. Hakkını vererek gezmek zaman alıyor. Hüzün ve hayranlığı bir arada yaşıyorsunuz.Son durağımız şehrin en yüksek tepesi Vysokyi Zamok (Yüksek Kale). Yeni evli çiftler bu tepeye çıkıp, içki eşliğinde dans ediyor. Kutlamaya katılıp, mezarlıktaki hüznü dağıtıyoruz.Lviv’e gelmişken bir gün daha kalıp, karayoluyla bir saat mesafedeki “Altın Nal” bölgesindeki şatoları da görmenizi öneririm. En azından Oleska Kalesi’ni ziyaret edebilir, ortaçağ atmosferini yaşayabilirsiniz.
Prag’ın kükreyen rakibi

Monday, December 14, 2009

Malatya nın geçmişi BATTALGAZİ de saklı

Birçok ülkede Küreselleşme, yerel kültürü zayıflattı. Türkiye’de ise Batılı Yaşam stantartlarına ulaştığı halde özgünlüğünü koruyabilen kentlerin bulunması sevindirici. Çorum’da nohut, Kayseri’de pastırma, Isparta’da gül suyu kültürü korunuyor. Malatya’da ise kayısının tartışmasız hükümranlığını hemen hissediyorsunuz. Kayısının başkenti, aynı zamanda Dünyanın en büyük kuru kayısı ihracatçısı. Kente adım attığınızda etrafınızı kayısı ürünleri sarıyor: Kurusu, pestili, kolonyası, yağı, hatta döneri...Malatya adının Hititçe’de bal anlamındaki Melid’den geldiği düşünülüyor. Asur kraliçesi Semiramis şehri Meliten olarak adlandırmış. Anadolu’nun yetiştirdiği önemli isimlerden, coğrafyacı Strabon şehirden bahsederken Melitene’yi kullanmış. Gaziantep gibi çok göç alan Malatya, son 15 yılda epeyce yol kat etmiş, şehre Modern bir görüntü hakim olmuş. Buna rağmen, eski dokuyu görebileceğiniz birkaç tarihi eser, birkaç eski ev ayakta kalmış. Şehir merkezindeki Yeni Cami henüz bir asrı geride bırakmasa da görkemli bir yapı. Eski, cumbalı evleri görmek istiyorsanız Beş Konaklar, Sinema Caddesi’nde sizi bekliyor. Atatürk ve Kanalboyu caddelerinin kesiştiği noktada ise geçen yüzyılın başında inşa edilen taş binalar yer alıyor. Atatürk’ün kaldığı, bugün Müze olarak ziyaret edilebilen yapı da bu bölgede. Şehirde neden bu kadar az tarihi yapı bulunduğunu anlamak için 10 kilometre kadar kuzeye, Battalgazi ilçesine gitmeniz gerekiyor. İlçe “Eski Malatya” olarak biliniyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1839’da Osmanlı ordusuyla çarpışmaya giderken burada konaklamış, askerlerini evlere yerleştirmiş. Halk Aspuzu’ya göç etmek zorunda kalmış. Sonrasında evlerine dönmeyip, Aspuzu’da bugünkü Malatya’yı kurmuş. O günlerde kentten geçen İngiliz gezgin W. F. Ainsworth, askerlerin ayrıldığı kentten geriye, 500 harap ev kaldığını yazıyor. Charles Texier de, aynı dönemde kervansarayların ıssız, evlerin perişan olduğunu dile getirmiş.RESTORASYON FACİASIMalatya, Cumhuriyet döneminde gelişmiş. Yöre halkının “Aşağı Şeher” dediği Battalgazi’de yaşayanlar azalırken, Yeni Malatya hızla büyümüş. Bugün kent merkezinde göremediğiniz türde tüm önemli tarihi yapılar Battalgazi’de. Buraya adım atıp bir zamanların muhteşem surlarıyla gözgöze geldiğinizde, zihninizde geçmişin dünyası canlanmaya başlıyor.Battalgazi’deki en önemli Tarihi Eserler Ulu Cami ve Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı. 1224’te Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı cami birkaç yıl önce çok özenli bir restorasyon geçirmiş. Yolun karşısına geçtiğinizde son derece Romantik kalıntılar içinde Halfetih Camii’nin tek minaresini ve Şahabiye-i Kübra Medresesi’ni göreceksiniz. Ulu Cami’nin tam aksine, Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı’nın restorasyon sonrasındaki hali için söylenecek söz bulmak zor! 1637’de Sultan IV. Murad’ın Bosnalı silahtarı için inşa edilen harika yapı adeta yeniden inşa edilip toplantı merkezine dönüştürülmüş. Orijinalliğe değer veriyorsanız, kervansarayın hali sizi üzecek, hazır olun. Oysa zaman yapıları yıpratırken yaşanmışlık katar, değerlendirir. Türkiye’de birçok yapı, restorasyon adına yenileştiriliyor, özellikleri yok ediliyor. İlçedeki diğer tarihi eserleri, kervansarayın yanındaki meydana yerleştirilen haritada göreceksiniz. Bunları gezmeniz yaklaşık bir saat sürecek, harcadığınız zamana değecek. Vaktiniz sınırlıysa, önceliği iki büyüleyici esere vermekte fayda var. İlki, Kanlı Kümbet. 1300’lerde yapılmış, kubbesi çok ilginç. Çatısı yakın zamanda yenilenmiş. İkinci eser, daha az gizemli ama çok daha mükemmel: Selçuklu Namazgahı. 1243’te yapılmış, henüz restore edilmemiş. Geçmişin dokusunu yansıtıyor.ORTADOĞU’NUN İLK SARAYIHititler’in kurduğu Aslantepe, Battalgazi ile Malatya karayolunun ortalarında. 19. yüzyılda gezginleri bir höyük üzerinde, bir çift taştan aslan gördüklerini yazınca höyüğün adı Aslantepe olmuş. Devam eden kazılar, kalıntıların Ortadoğu’daki en eski saray kompleksi olabileceğini ortaya koyuyor. Kadın, erkek figürlü kerpiç duvarlar dahil pekçok buluntu Malatya Müzesi’nde sergileniyor. İkiz aslanlar Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde. Malatya’dan Battalgazi ve Aslantepe’ye ulaşım yerel otobüslerle çok kolay. Darende’deki muhteşem güzellikteki Somuncu Baba Türbesi’ne mutlaka gitmenizi öneririm. Tohma Kanyonu’nun girişindeki türbe, burada inzivaya çekilen sufi Seyyid Hamid-i Veli’ye (1331-1412) ait. Camisinin, Şanlıurfa’dakini anımsatan bir kutsal balık havuzu var. Türbenin altındaki müze buraya kadar gelmenizin bir başka ödülü. Türbenin yanından, nehri izleyen patika şirin ahşap evlerin bulunduğu piknik alanına varıyor.Malatya’ya dönmeden biraz dinlenmek, yemek yemek istiyorsanız Tohma Kanyonu girişindeki çiçek bahçesine yönelin. Hasbahçe Restoran’ın küçük çardaklarında oturup, günün yorgunluğunu atın. Malatya’da ise Nostalji Restoran’da yer minderlerinin keyfini sürebilir, kağıt kebabı, analı kızlı gibi yerel lezzetleri tadabilirsiniz. Kayısı ürünlerini Şire Pazarı’nda bulacaksınız.Nemrut’un tanrılarıNemrut Dağı ve Türkiye afişlerinde karşınıza çıkan dev Kommegene heykelleri Malatya yakınlarında. Kendini tanrılarla bir tutan I. Antiokhus’un mezarının bulunduğu 2 bin 150 metrelik zirveye vardığınızda, nefesiniz kesiliyor. MÖ. 50’li yıllarda yaşayan, Pers imparatoru Darius ve aynı zamanda onun ezeli rakibi Büyük İskender’in soyundan geldiğini iddia eden kral Antiokhus, gücünü kanıtlamak için baş tanrı Zeus’tan tutun, en güçlü tanrı Herkül’e kadar bir sürü devasa heykeli dağ başına diktirmiş. Mezarın olduğu höyük, 50 metre yüksekliğinde. Henüz içine girilemedi. Höyüğün doğu ve batı cephe teraslarına dokuzar heykel aynı sırayla konulmuş. Nemrut’ta gündoğumu ya da günbatımını izlemenizi öneririm.
Malatya’nın geçmişi BATTALGAZİ’de saklı

Wednesday, December 9, 2009

Katalonya’nın kültür başkenti

Barselona, tarih boyunca tüm uygarlıkların beşiği sayılan Bizim Deniz’den (Mare Nostrum / Akdeniz) gelip geçmiş hemen tüm kültürlere sığınak olmuş kadim bir liman kenti. Akdeniz dillerinin, renklerinin, ırklarının, dinlerinin buluşma noktasına dönüşmüş, ticari ve kültürel değişim alanı olmuş. Deniz ile birdenbire 500 metrelik yüksekliğe çıkan Collserola Sıradağları arasındaki beş kilometrelik düzlüğe kurulu. Güney ve kuzeyinden LLobregat ile Besos ırmakları denize dökülüyor. Şehre tipik, ılıman, Akdeniz iklimi hâkim. En soğuk aylarda bile ortalama sıcaklık 10 derece, aralık ortalaması 8-14 derece arasında.Günümüzde kent merkezinin nüfusu 1.7 milyon. Çevredeki işçi kentleriyle birlikte metropoliten alanında 4 milyona yakın kişi yaşıyor. İspanya’nın ikinci, Avrupa’nın altıncı büyük kenti. Barselona, Fenikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Endülüs Emevileri ve İspanyol imparatorluğundan süzülerek gelen 2 bin yıllık tarihin ürünü. Bu güzelliklerde birbirinden güzel eserlerle şehri donatan mimarlar, krallar, taş ustaları, işçiler kadar, kent bilinciyle zenginliklerine sahip çıkan Barselonalıların da payı var. Antoni Gaudi, Domeneq i Montaner, Josep Puıg i Cadafalch, Santiago Calatrava gibi 20.yy’ın dâhi mimarları Venüs heykelleri yontarcasına özenle birbirinden görkemli saraylar, malikaneler, apartmanlar, parklar ve meydan çeşmeleriyle donatmış şehri. Barselona, Franko’nun 37 yıl süren diktatörlüğü döneminde bile en değerli evlatlarına, sanatçılarına sahip çıkmış. Bugün, Pablo Picasso, Salvador Dali, Joan Miro, Antoni Tapies gibi dahi ressamların yapıtlarının sergilendiği müzeleriyle, 1929 Expo Evrensel Fuarı, 1992 Olimpiyatları ve Forum 2004 gibi etkinlikler sayesinde kazandığı görkemli yapılarıyla, Eski Liman, Olimpik Liman boyunca uzanan balık restoranları, trendy barları, kafeteryaları ve diskolarıyla, Futbol kulübü ve 120 bin kişilik Nou Camp stadyumuyla yerel özelliklerini koruyan bir dünya şehri.ZENGİNLERİN YARIŞI ŞEHRİ GÜZELLEŞTİRDİKatalonya ve kozmopolit liman kenti Barselona, tarih boyunca Fransa’ya ve Orta Avrupa’ya coğrafi yakınlığının, Akdeniz Ticaret yollarını buluşturmanın avantajını iyi kullanmış. Aragon Krallığı ve Barcelona Kontluğu döneminde önce Endülüs Emevileri sonra da İspanyol Krallıkları ve İmparatorluğu ile Fransız Krallıkları arasında akıllı diplomatik manevralarla özel imtiyazlar edinmiş. 18. yy sonunda İspanya’nın diğer bölgeleri ağır feodal koşullar altında yaşarken, Barcelona köklü ticaret geleneği, sermaye birikimi sayesinde sanayileşme atılımlarına girişmiş. Burjuvazisi gelişmiş, Fransız Devrimi’nin de etkisiyle özgürlükçü, eşitlikçi düşünce akımları yeşermiş. Koyu merkeziyetçi İspanyol Kraliyet, feodal yapının korunmasını isteyen aristokrasi ve kiliseyle sürekli çatışmış. 19. yüzyıl ortalarından itibaren Tekstil ve makine sanayi gelişmiş, güçlenen yeni zenginler, yeni burjuvaziyle birlikte kentin Mimari dokusunu da değiştirmeye başlamış. Önce neoklasik akımlar ortaya çıkmış, ardından da Guell, Battlo, Amatlıer gibi zenginleşen sanayici ailelerin siparişleriyle Gaudi, Montaner, Cadafalch gibi modernist mimarlar hayal gücünün sınırlarını zorlayan binalar gerçekleştirmiş. Yerleşik değer yargılarına, dogmalara, geleneklere meydan okuyan Joan Miro’lar, Picasso’lar, Dali’ler işte bu atmosferde ortaya çıkmış.CADDELERDE IŞIK VE RENK SELİAralık ayının ilk günlerinde tüm İspanya’da olduğu gibi Barselona’da da caddeler ışıklandırılmaya, geceler renk ve ışık cümbüşüne dönüşmeye başlıyor. 6 Aralık Anayasa Bayramı ve 8 Aralık İnmaculada Yortusu bu dönemin ilk önemli günleri. Şölen atmosferi 24 Aralık’taki Noel gecesinde doruğa ulaşıyor. Bu dönemde Barselona’da olmak, renk ve ışık cümbüşü içerisinde çılgın kalabalığın arasında sokaklarda dolaşmak büyük şans. 6 Aralık Anayasa Bayramı’nın şehir için özel bir önemi var. 1936’da General Franko, seçimle işbaşına gelen sol hükümete karşı ayaklanmış, üç yıl süren iç savaşı Hitler ve Musolini’nin yardımıyla kazanmıştı. Cumhuriyetçileri destekleyen Katalonya’nın özerkliğini iptal edip, Katalanca konuşmayı yasaklamış, 37 yıl boyunca ağır baskı uygulamıştı. Ölümünden üç yıl sonra, 6 Aralık 1978’de kabul edilen Anayasa’yla Katalonya özgürlüklerini geri aldı. 8 Aralık’taki İnmaculada Concepcion Yortusu’nda ise Hazreti İsa’nın anne rahmine düştüğü gün kutlanıyor. 7 Aralık’ı 8 Aralık’a bağlayan gece tüm kiliselerde gece yarılarına, hatta bazılarında şafak saatine kadar dualar okunur, ayinler yapılır. Her ne kadar seyahat acenteniz kente vardığınızda panoramik şehir turuyla size ana arterleri, önemli anıtları, turistik merkezleri gösterecek olsa da benim sizlere bazı özel tavsiyelerim olacak. Tabii ki önce kentin kalbi muhteşem Katalonya Meydanı’ndan ve simge caddesi Rambla’dan söz etmek gerekir. LA RAMBLA’YI UNUTAMAYACAKSINIZCaddenin ismi Barselona’da 717-801 yılları arasında hüküm süren Endülüs Emevileri’nin mirasıdır. Arapçadaki al raml (dere) veya ramla (ağaçlıklı yol) kelimesinden gelir. Tam anlamıyla non stop görsel sölen sunan caddedenin ortasındaki geniş kaldırım günün her saatinde doludur. Kalabalığı yararak, bu kaldırımdan aşağıya, “Bizim Deniz”e doğru yürüyün. Kuşçu, çiçekci dükkanlarının arasına sokak tiyatrocuları, pandomimciler, ressamlar, müzisyenler sıralanmıştır. Aklınıza hayalinize gelmeyecek kıyafetler içerisindeki Modern dilenciler ilgi çekmeye çalışır. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmezsiniz. Sağlı sollu mağazalar, işyerleri arasından bu ağaçlıklı şirin yoldan insan seliyle aşağıya doğru akarsınız. Aman çevrenizdeki binalardaki sevimli detayları kaçırmayın. 121 numaradaki eczaneyi, 109 numaradaki Filipin Tütünleri binasını, yine sağ kolda Peru Genel Valisi’nin karısı için 1770’lerde yaptırdığı Palau de la Virreina Sarayı’nı atlamayın. Ve işte sağınızda Mercat de la Boqueria... 1578’de kurulan bu pazar yerinden isteseniz de çıkamayacaksınız. Bin bir türlü egzotik, tropik taze meyve, meyve suları, dondurmalar öyle iştah açıcı şekilde sunulur ki hangisinden yiyeceğinizi şaşırırsınız. Girişte sağ kolda Jean Paul Gaultier, Umberto Eco gibi ünlülerin uğrak yeri Pinocchio’da (Pinokyo) ayaküstü bir şeyler atıştırmadan çıkmayın. Boqueria pazarının hemen karşısında 96 numarada erotik Müze var, ilgilenenler olabilir. Denize doğru yürüyüşünüzü sürdürün. Az sonra sağınızda Milano’daki La Scala’dan sonra Dünyanın en prestijli Opera binası belirecek. 1874’de yapılan Gran Teatre del Liceu... Placido Domingo, Jose Carreras, Montserrat Caballe gibi dünya devi opera sanatçılarını yetiştiren İspanyollar operaya çok düşkündür. Opera izleyemeseniz dahi, girip Aynalı Salon ve mermer merdivenlerinin ihtişamını görün. Opera binasının tam karşısındaki Cafe de Opera’ya girip bir soluklanın, güzel bir kahve ya da çilekli cava (köpüklü şarap) içip kendinizi operadan çıkmış bir asilzade gibi hissedin. Çıktığınızda Carrer Nou de la Rambla caddesindeki bir Gaudi eseri olan Güell Sarayı’nı ve Rambla üzerindeki muhteşem Orient Otel’in karşısında gizlenmiş Güzellik Plaça Real’i (Kraliyet Meydanı) görmeden geçmeyin. Revaklarının altında birbirinden güzel restoranların bulunduğu bu meydanda pazar günleri başta para ve pul koleksiyoncularının yer aldığı bitpazarı kurulur. Rambla’nın sonunda, Barselona Limanı’nı ve keşfettiği Amerika’yı işaret eden Kristof Kolomb heykeline varırsınız. Sağınıza devam ettiğinizde İnebahtı Deniz Savaşı’nda kullanılan Avusturyalı Don Juan’ın kadırgasının replikasının bulunduğu Drassanes’e (Deniz Müzesi) ulaşırsınız.KATEDRAL ÖNÜNDE SARDANA DANSIPlaça Real’in hemen yanındaki Ferran Caddesi’ne girip birbirinden hoş tapas (meze) barları ve modernist restoranlar arasından Belediye Başkanlığı Sarayı ve Generalitat yani Katalonya Özerk Yönetim Hükümet Binasının bulunduğu San Jaume Meydanı’na çıkın. Yüzyıllar boyunca, farklı kültürlerin katmanlar halinde oluşturduğu Gotik Mahalle’de, Barselona’nın tarihi bölgesindesiniz artık. Barselona Katedrali’ni ve çevresindeki sokakları dolaşın, katedral önündeki meydanda pazar ayini sonrası saat 12 sularında yüzlerce Barselonalının geleneksel sardana (bir tür halay) dansını izleyin. Gizli güzellik Plaça del Rei Meydanı’nın merdivenlerinde oturup Müzik şöleninden payınızı alın. CD’den orkestra eşliğiyle konçerto çalan kemancıları, ardından sahneye çıkan klasik gitarcıların resitalini dinleyin. Şehir Tarihi Müzesi’ni (Museo d’Hıstorıa de la Cıutat) gezip bir asansörle binlerce yıl öncesine, mesela MÖ 12 yıllarına gidin. Bu arada kentin en eski kafesi, Libreteria Sokağı 16 numaradaki şirin ve kadim Meson Del Cafe’de hayatınızın en güzel kahvesini yudumlayın.Artık kendinizi Gotik Mahalle’nin daracık labirentlerinde kaybolmaya bırakabilirsiniz. Her taşı tarih kokan sevimli sokaklarda “Granja” diye adlandırılan şirin semt lokantalarında, tipik ev yemekleri çok ucuza tadabilirs iniz. Kentin belki de en sevimli sokağı, 700 yıllık Carrer de Montcada’ya sapın. Başlı başına bir kültürel tapınak olan Picasso Müzesi’ne uğrayın. Aynı sokak üstündeki sanat galerilerine ve müzelere dönüştürülmüş yüzlerce yıllık saray ve malikânelere hayran kalacaksınız. 22 numaradaki Xampanyet’te tapaslar eşliğinde bir kadeh cava (köpüklü şarap) içerek, tipik Katalan tatlısı Crem Catalan yiyerek tüm yorgunluğunuzu unutabilirsiniz. Montcada Sokağı’nın sonundan sağa kıvrıldığınızda Santa Maria del Mar gotik kilisesini görürsünüz. Kapısından başınızı uzattığınızda muhtemelen bir dini nikâh törenine rastlar, İspanyol gelini ve damadı görebilirsiniz.GAUDİ, KAPADOKYA’DAN ESİNLENMİŞ MİYDİ?Tekrar Barselona’nın kalbi Katalonya Meydanı’na dönüp sur dışı modern kesime, Passseig de Gracia bulvarına girin. İstanbul’daki ValiKonağı - Nişantaşı’nı çağrıştıran bu bulvarın iki yanında dünya markalarının mağazalarını, alışverişe çıkmış şık İspanyol kadınları, eşlerini, kafeteryaları ve dahi mimarların birbiri ardına sıralanan başyapıtlarını bulacaksınız: Domenech Montaner’in Casa LLeo Morera’sı, Cadafalch’ın Casa Amatlıer’i, Gaudi’nin Casa Battlo’su ve nihayet Casa Mila’sı (La pedrera)... 1929 yılında talihsiz bir tramvay kazasında yaşamını yitiren, “Bir gün Barselona benim adımla birlikte anılacak” diyen ünlü Mimar Antoni Gaudi’nin eserlerini, başlı başına yazı konusu Sagrada Familia’sını, şehri tepeden bakan Güell Parkı’nı gördükten sonra bakalım ünlü İspanyol yazar Juan Goytisolo’nun “Gaudi, bir biçimde Kapadokya’yı ve peri bacalarını görmüş ve esinlenmiştir” tezine katılacak mısınız?Yazmakla ve gezmekle bitmeyecek güzellikler var Barselona’da. Ülkedeki tüm önemli şehirlerin mimari kültürlerini bir araya getiren El Pueblo Espanyol (İspanyol Köyü) mü dersiniz, Tibi Tabu Tepesi’ndeki muhteşem Barselona manzarasını mı dersiniz, Mont Juic’de (Yahudi Tepesi) Olimpiyat Stadı ve Juan Miro Vakfı Müzesi mi, Mare Magnum’da çocukluğunuzu yaşayabileceğiniz devasa akvaryum mu, dünyanın ilk denizaltısı mı, Olimpik Liman’daki barlar ve restoranlar mı, muhteşem Hayvanat Bahçesi mi? Ama olağandışı bir güzellikten bahsetmeden geçemeyeceğim: Magic Font, yani Büyülü Çeşme’den. İspanya Meydanı’ndaki (Plaza Espana) Fuar Alanı (Fira) ile Katalonya Ulusal Sanat Müzesi arasındaki alanda geceleri olağanüstü ışık ve ses gösterisi gösterisi yapılıyor. Kış aylarında sadece cuma ve cumartesi akşamları saat 19:00 - 21:00 arasındaki büyülü gösteriyi görmeden dönmeyin.Fırsat bulursanız günü birlik turlar ya da trenle Figueres ve Girona’ya gitmenizi öneririm. Salvador Dali’nin eserlerinden oluşan en büyük koleksiyonu doğduğu Figueres’te görebilirsiniz. Dali tüm ayrıntılarını tasarladığı bu müzede gömülü. Ortaçağ atmosferini koruyan Girona’nın Yahudileri engizisyondan kaçıp Osmanlı’ya sığınmıştı. Alışveriş cenneti Andorra gezisini de gündeminize alabilirsiniz. Bir başka seçenek 35 kilometre uzaklıktaki şirin kasaba Sitges.İKİ ŞEHİR EFSANESİBarselona’nın kuruluşuna dair iki efsane var. İlkine göre kurucusu Herkül. Dokuz gemiyle Altın Postu aramaya çıkan Jason ve astrogonotlara katılır Herkül. Patlayan fırtınada dokuzuncu gemi (Barca Nona) Katalunya açıklarında kaybolur. Herkül gemiyi aramaya çıkar. Şimdiki Mont Juıc (Yahudi Tepesi) eteklerinde geminin enkazını ve kurtulan mürettebatını bulur. Karaya çıktıkları yerin iklimi ve manzarasını pek beğenen astrogonotlar burada yerleşmeye karar verir. Roma kentinden 400 yıl önce Barca Nona (Dokuzuncu Gemi) adıyla kenti kurarlar. Diğer efsane, kentin MÖ 230 yılında Kartacalı ünlü hükümdar Anibal’in babası Amilcar Barca tarafından kurulduğu yolunda. Romalıların önünü kesmek için kurmuş, aile adından yola çıkarak Barci Nova ya da Barkenon ismini vermiş. Siz hangisi hoşunuza gittiyse onu seçin. NEREDE YENİR, EĞLENİLİRRestoranlar: · SALAMANCA SILVESTRE: Balık ve deniz mahsulleri, safranlı deniz mahsullü pilavı paella’sıyla ünlü. (C/ Almiral Cervera,34 Barceloneta) · MONCHO, EL CANGREJO LOCO: Her ikisi de Port Olimpic’te. Balık ve deniz mahsullerinde iddialı. · TORRE DE ALTAMAR: Teleferik Kulesi’ndeki lüks bir balık ve deniz mahsulleri restoranı. · LA DAMA: Katalan mutfağını tadabileceğiniz lüks bir restoran. (Diagonal, 423) · MUSSOL: Izgara et ve sebze sevenler için. (Carrer de Casp, 19) · CERVECERIA CATALANA: Akdeniz mutfağı ve mezeleriyle (tapas) iddialı bir birahane. (Mallorca, 236) Barlar: · LUZ DE GAS: Canlı müzik, gözde mekan (C/Muntaner, 246) · SHOKO: Bar ve Restoran (Passeig Maritim - La Barceloneta, 36) · OPIUM MAR BCN: Eğlenceli şovlar izleyebileceğiniz disco ve bar. (Passeig Maritime de Barceloneta,34) · BUDA BAR: Ünlü bar, restoran zincirinin Barselona şubesi. (Pau Claris, 92) · SUTTON BAR: Disko ve bar. (Tuset, 13) · HONKY TONK BLUES BAR: Caz ve blues sevenler için. (Finlandia,45) · JAZZSI CLUB: Caz gruplarını dinleyebileceğiniz bir bar. (Requesens,2)BARSELONA’NIN İNCİLERİKATALAN MÜZİK SARAYIAvrupa’nın gün ışığıyla aydınlanan ilk konser salonu19. yy sonunda Barselona’lıları içki ve kötü alışkanlıklardan korumak amacıyla çok sayıda koro kurulmuştu. İşçi korolarının topladığı yardımlarla 1908’de Palau Musica Catalana inşa edildi. Mimar Domenech i Montaner, metalden prefabrik bir yapı inşa etti. Renk ve rafine zevkler bileşkesi yapının tavanı gün ışığından yararlanmak için camdan yapıldı, vitraylarla süslendi. Duvarlarına dev rölyefler yerleştirildi. İki bin kişilik salonun tavanındaki dev güneş avizesini gördüğünüzde gözlerinize inanamayacaksınız. Salonu rehberli turlarla gezebilirsiniz. Konser dinlemek isterseniz 5-8 Aralık’ta Belarus Filarmoni Orkestra ve Korosu, Mozart’ın Requiem, Handel’in El Messies, Carl Orff’un Carmina Burana, Verdi’nin La Traviata’sını seslendirecek. Bilet rezarvasyonu ya da sanal tur için www.palaumusica.org adresini tıklayın.LES 4 CATSDehaların buluştuğu köşePablo Picasso aslında Endülüs bölgesinin Malaga şehrinde doğmuştu. Ancak gençlik yıllarını Barselona’da geçirdi. Bir Katalan kadar iyi Katalanca konuşuyordu. Bu dahi Ressam ilk resim sergisini Les 4 Cats’te açmıştı. Paris’teki Le Chat Noir’ın İspanyol versiyonu olan bu bohem restoran bistro, modernist sanatçı Santiago Rusinol ve arkadaşları tarafından 1890 da kurulmuş. 20. yüzyıl sanatına yön veren Picasso, Dali gibi ressamların, Lorca gibi şairlerin, Bunuel gibi sinemacıların, De Falla gibi müzikçilerin buluşma noktası olmuş. İzleri hâlâ duvarlarda görülebiliyor. Hiç değilse bir kahve içmek için uğramanızı öneririz. (Porta de L’angel, C/Montsio, No.3)GAUDI MUCİZELERİDindara katedral işadamına apartmanHayal gücünün sınırlarını zorlayan Gaudi, Barselona’ya kimliğini kazandıran en önemli mimarlardan biri. 74 yıllık ömründe iskemleden, kaldırım karosuna, şehir parkından katedrale pek çok Tasarım yaptı. 1878’de, 26 yaşında Barselona Mimarlık Akademisi’nden mezun olduğunda hocası “Bu diplomayı bir dahiye mi, zırdeliye mi verdik Tanrı bilir. Zamanla göreceğiz” demişti. Gaudi, Placa Real’in lamba direklerini tasarlayarak başladı işe. Zengin işadamları Vincens ve Güell’le tanışması dönüm noktası oldu. Hayal şatosu benzeri Vincens Evi, bugün UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Güell Sarayı ve daha nice yapıyı bu sayede tasarladı. 1884’te hayatının en çılgın projesine, Sagrada Familia Katedrali’ne başladı. İnşaatı hâlâ sürüyor. KATALAN ULUSAL SANAT MÜZESİBin yıldan on binlerce eser1929’da Dünya Fuarı sırasında inşa edilen yapı, 1990’da İspanya’nın en önemli sanat müzelerinden birine dönüştü. Barok öncesinden, günümüze binlerce resim, heykelin sergilendiği müzede İspanya’nın gelmiş geçmiş tüm önemli sanatçılarının eserlerini görmek mümkün.


Katalonya’nın kültür başkenti

Tuesday, December 8, 2009

Bayram’da İstanbul’da yapılacak 10 şey

İSTANBUL - Hafta sonu ile birlikte toplam 4 gün olan Ramazan Bayramı tatilini nasıl değerlendireceğiniz konusunda plan yapmakta zorlanıyor musunuz?
Bu bayramda da aileniz ile vakit geçirebilir, nostaljik gezintilere çıkabilir ya da akraba ziyaretleri gerçekleştirebilirsiniz. Bunların yanına mağazaların kapalı olduğunu ve televizyonda da hiçbir şey olmadığını düşünürsek tatilinizin heyecanlı ve renkli geçmesi için zengin bir listeye ihtiyacınız olacak gibi.
İstanbulluların Yaşam portalı olan www.istanbul.com İstanbullulara ve İstanbulseverlere ekonomik, eğlenceli, hareketli kısacası dopdoplu bir bayram listesi hazırladı. Listede Asmalı Mescit’in daracık sokakları ve Beyoğlu’nun farklı yüzünü yeniden keşfederken Haliç adalarını yakından ve yüksekten görebileceğiniz inanılmaz manzaraya sahip Pier Loti’ye, Modern sanatın kalbi Bienal’den nefis taze balık yemek için Anadolu ya da Rumeli Feneri’ne ufak bir gezintiye kadar yok yok.
10 MADDEDE BAYRAM ÖNERİLERİ
1. Boğaz Keyfi: Vapurla Boğaz keyfi bayramda ayrı bir güzel… Kanlıca’da verilecek yoğurt molası ile birlikte sabah serinliğini yaşayacağınız bu noktadan sonra vapur yolculuğuna devam edin!
2. Prens Adaları: Prens Adaları’nda bayramın bir günü… Bizlere İstanbul’un ne güzel bir şehir olduğunu, Otomobil ve kaostan uzak, insanın kendi ile buluşma adresleri olduğunu hatırlatan adalara ufak bir gezinti… Ve sonrasında Burgaz’da Sait Faik’in favori mekânı Kalpazankaya’da yenecek bir akşam yemeği…
3. Asmalımescit ve Beyoğlu: Asmalımescit’i yeniden keşfetmek. İstanbul’un kalbi Beyoğlu’nda eskiyle modernin kesiştiği bir mekânda biraz sohbet, biraz Eğlence sizi bekliyor.
4. Bienal: Bienal mekânlarını gezmek… Sanat dünyasının iki senede bir gelen zirvesi bayramda da sizleri bekliyor.
5. Rahmi Koç Müzesi: Rahmi Koç Müzesi’ne aile boyu bir ziyaret… Haliç kıyısında çocuklardan yetişkinlere kadar herkesin ilgisini çekecek Türkiye’nin modern müzelerinden Koç Müzesi, tarih ve sanatla iç içe olmanızı sağlayacak.
6. Belgrad Ormanı: Sonbaharın renk cümbüşünü, Belgrad Ormanı’nın temiz havasında yürüyüş yaparak çıkarın.
7. Eyüp – Pier Loti: Eyüp Camii’nde bayram duası ve ardından Haliç adalarını yakından ve yüksekten görebileceğiniz inanılmaz manzara Pier Loti’ye teleferik seremonisi ile ziyaret. İçilecek Türk kahvesinin tadı damağınızda kalacak.
8. Sirkeci: Bayram şekeri için Hacı Bekir ya da şekerci Cafer Erol’da noktalanacak Sirkeci turu…
9. Arnavutköy: Arnavutköy - Rumelihisarı arasında Eylül ayının güzelliğine bir Boğaz yürüyüşü ekleyin! Yolda Bebek Badem Ezmecisi’nden badem ezmesi almak, Rumelihisarı’nda demli bir çay içmek alternatifler arasında…
Bayram’da İstanbul’da yapılacak 10 şey

Malatya’nın geçmişi BATTALGAZİ’de saklı

Birçok ülkede Küreselleşme, yerel kültürü zayıflattı. Türkiye’de ise Batılı Yaşam stantartlarına ulaştığı halde özgünlüğünü koruyabilen kentlerin bulunması sevindirici. Çorum’da nohut, Kayseri’de pastırma, Isparta’da gül suyu kültürü korunuyor. Malatya’da ise kayısının tartışmasız hükümranlığını hemen hissediyorsunuz. Kayısının başkenti, aynı zamanda Dünyanın en büyük kuru kayısı ihracatçısı. Kente adım attığınızda etrafınızı kayısı ürünleri sarıyor: Kurusu, pestili, kolonyası, yağı, hatta döneri...Malatya adının Hititçe’de bal anlamındaki Melid’den geldiği düşünülüyor. Asur kraliçesi Semiramis şehri Meliten olarak adlandırmış. Anadolu’nun yetiştirdiği önemli isimlerden, coğrafyacı Strabon şehirden bahsederken Melitene’yi kullanmış. Gaziantep gibi çok göç alan Malatya, son 15 yılda epeyce yol kat etmiş, şehre Modern bir görüntü hakim olmuş. Buna rağmen, eski dokuyu görebileceğiniz birkaç tarihi eser, birkaç eski ev ayakta kalmış. Şehir merkezindeki Yeni Cami henüz bir asrı geride bırakmasa da görkemli bir yapı. Eski, cumbalı evleri görmek istiyorsanız Beş Konaklar, Sinema Caddesi’nde sizi bekliyor. Atatürk ve Kanalboyu caddelerinin kesiştiği noktada ise geçen yüzyılın başında inşa edilen taş binalar yer alıyor. Atatürk’ün kaldığı, bugün Müze olarak ziyaret edilebilen yapı da bu bölgede. Şehirde neden bu kadar az tarihi yapı bulunduğunu anlamak için 10 kilometre kadar kuzeye, Battalgazi ilçesine gitmeniz gerekiyor. İlçe “Eski Malatya” olarak biliniyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1839’da Osmanlı ordusuyla çarpışmaya giderken burada konaklamış, askerlerini evlere yerleştirmiş. Halk Aspuzu’ya göç etmek zorunda kalmış. Sonrasında evlerine dönmeyip, Aspuzu’da bugünkü Malatya’yı kurmuş. O günlerde kentten geçen İngiliz gezgin W. F. Ainsworth, askerlerin ayrıldığı kentten geriye, 500 harap ev kaldığını yazıyor. Charles Texier de, aynı dönemde kervansarayların ıssız, evlerin perişan olduğunu dile getirmiş.RESTORASYON FACİASIMalatya, Cumhuriyet döneminde gelişmiş. Yöre halkının “Aşağı Şeher” dediği Battalgazi’de yaşayanlar azalırken, Yeni Malatya hızla büyümüş. Bugün kent merkezinde göremediğiniz türde tüm önemli tarihi yapılar Battalgazi’de. Buraya adım atıp bir zamanların muhteşem surlarıyla gözgöze geldiğinizde, zihninizde geçmişin dünyası canlanmaya başlıyor.Battalgazi’deki en önemli Tarihi Eserler Ulu Cami ve Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı. 1224’te Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı cami birkaç yıl önce çok özenli bir restorasyon geçirmiş. Yolun karşısına geçtiğinizde son derece Romantik kalıntılar içinde Halfetih Camii’nin tek minaresini ve Şahabiye-i Kübra Medresesi’ni göreceksiniz. Ulu Cami’nin tam aksine, Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı’nın restorasyon sonrasındaki hali için söylenecek söz bulmak zor! 1637’de Sultan IV. Murad’ın Bosnalı silahtarı için inşa edilen harika yapı adeta yeniden inşa edilip toplantı merkezine dönüştürülmüş. Orijinalliğe değer veriyorsanız, kervansarayın hali sizi üzecek, hazır olun. Oysa zaman yapıları yıpratırken yaşanmışlık katar, değerlendirir. Türkiye’de birçok yapı, restorasyon adına yenileştiriliyor, özellikleri yok ediliyor. İlçedeki diğer tarihi eserleri, kervansarayın yanındaki meydana yerleştirilen haritada göreceksiniz. Bunları gezmeniz yaklaşık bir saat sürecek, harcadığınız zamana değecek. Vaktiniz sınırlıysa, önceliği iki büyüleyici esere vermekte fayda var. İlki, Kanlı Kümbet. 1300’lerde yapılmış, kubbesi çok ilginç. Çatısı yakın zamanda yenilenmiş. İkinci eser, daha az gizemli ama çok daha mükemmel: Selçuklu Namazgahı. 1243’te yapılmış, henüz restore edilmemiş. Geçmişin dokusunu yansıtıyor.ORTADOĞU’NUN İLK SARAYIHititler’in kurduğu Aslantepe, Battalgazi ile Malatya karayolunun ortalarında. 19. yüzyılda gezginleri bir höyük üzerinde, bir çift taştan aslan gördüklerini yazınca höyüğün adı Aslantepe olmuş. Devam eden kazılar, kalıntıların Ortadoğu’daki en eski saray kompleksi olabileceğini ortaya koyuyor. Kadın, erkek figürlü kerpiç duvarlar dahil pekçok buluntu Malatya Müzesi’nde sergileniyor. İkiz aslanlar Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde. Malatya’dan Battalgazi ve Aslantepe’ye ulaşım yerel otobüslerle çok kolay. Darende’deki muhteşem güzellikteki Somuncu Baba Türbesi’ne mutlaka gitmenizi öneririm. Tohma Kanyonu’nun girişindeki türbe, burada inzivaya çekilen sufi Seyyid Hamid-i Veli’ye (1331-1412) ait. Camisinin, Şanlıurfa’dakini anımsatan bir kutsal balık havuzu var. Türbenin altındaki müze buraya kadar gelmenizin bir başka ödülü. Türbenin yanından, nehri izleyen patika şirin ahşap evlerin bulunduğu piknik alanına varıyor.Malatya’ya dönmeden biraz dinlenmek, yemek yemek istiyorsanız Tohma Kanyonu girişindeki çiçek bahçesine yönelin. Hasbahçe Restoran’ın küçük çardaklarında oturup, günün yorgunluğunu atın. Malatya’da ise Nostalji Restoran’da yer minderlerinin keyfini sürebilir, kağıt kebabı, analı kızlı gibi yerel lezzetleri tadabilirsiniz. Kayısı ürünlerini Şire Pazarı’nda bulacaksınız.Nemrut’un tanrılarıNemrut Dağı ve Türkiye afişlerinde karşınıza çıkan dev Kommegene heykelleri Malatya yakınlarında. Kendini tanrılarla bir tutan I. Antiokhus’un mezarının bulunduğu 2 bin 150 metrelik zirveye vardığınızda, nefesiniz kesiliyor. MÖ. 50’li yıllarda yaşayan, Pers imparatoru Darius ve aynı zamanda onun ezeli rakibi Büyük İskender’in soyundan geldiğini iddia eden kral Antiokhus, gücünü kanıtlamak için baş tanrı Zeus’tan tutun, en güçlü tanrı Herkül’e kadar bir sürü devasa heykeli dağ başına diktirmiş. Mezarın olduğu höyük, 50 metre yüksekliğinde. Henüz içine girilemedi. Höyüğün doğu ve batı cephe teraslarına dokuzar heykel aynı sırayla konulmuş. Nemrut’ta gündoğumu ya da günbatımını izlemenizi öneririm.
Malatya’nın geçmişi BATTALGAZİ’de saklı