Showing posts with label Romantik. Show all posts
Showing posts with label Romantik. Show all posts

Wednesday, February 17, 2010

Güneşi özleyenlerin tercihi Güney yarım küre


Kış ortasında güneş ve kum keyfi çıkarmak isteyenler, altın sarısı kum ve masmavi denizle Maldivler, Seyşeller, Singapur, Phuket'te buluşuyor.

Türkiye’nin yer aldığı Kuzey yarım kürede kış şiddetini artırırken, diğer yarım kürede yaz bütün güzelliğiyle sürüyor. Soğuk havalardan, büyük şehrin ve trafiğin stresinden kaçıp güneşin altında bronzlaşmak, denize girmek isteyenler için yurt dışında birçok Tatil seçenek bulunuyor.

Yaz aylarını özleyenler ve deniz tatili yapmak isteyenler için seyahat acenteleri Seyşeller, Singapur, Phuket, Brezilya gibi yerlere çeşitli taksit seçenekleriyle turlar düzenliyor.

Etstur Yurtdışı Turlar Müdürü Nilüfer Müstecaplıoğlu, kış mevsiminde deniz, kum ve güneş tatili fırsatını değerlendirmek isteyen özel bir kitle bulunduğunu söyledi.

Düzenledikleri turlara katılanların hem Stres atıp, hem de bronzlaşarak Türkiye’ye döndüklerini anlatan Müstecaplıoğlu, "Böyle bir tatil için Maldivler ve Seyşeller’i özellikle öneriyorum. Bununla birlikte Singapur-Phuket-Bangkok ya da Singapur-Bangkok-Pattaya da değişik tercihler olabilir. Üstelik bu bölgelerde vize alma stresi de yaşanmıyor" dedi.

Etstur olarak Ocak-Şubat aylarında isteyenlere bu bölgelerde tatil yapma fırsatı sunduklarını ifade eden Müstecaplıoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: "Deniz, kum, güneş tatili hayalini kuranlar turlarımızı tercih ediyor. Kışın evlenip balayına sıcak bir bölgeye gitmek isteyenler, üst gelir grubuna ait olmasa da para biriktirip veya taksit imkanlarından yararlanarak bu turlara katılanlar da var.

Konuklarımıza özel aktivitelerle farklı bir deneyim yaşatıyoruz. Phuket ve Pattaya da denize girmek için güzel bölgeler. Güney yarım kürede deniz, güneş, kum tatili yapılabilecek diğer bir destinasyon da Brezilya. 2010 Şubat ayından itibaren Brezilya’ya yönelik haftalık turlara başlayacağız. Böylece misafirlerimiz Rio de Jenerio plajlarının keyfini sürebilecek." ‘Maldivler ve Afrika’nın inci kolyesi Seyşeller’ Kristal mavisi suları, tropikal iklimi ve Hindistan cevizi ağaçlarıyla adeta yeryüzündeki cennet Maldivler... Parıltılı sularda yüzmenin yanı sıra doğa harikası adaların su altını da keşfedebilirsiniz.

Pudra inceliğindeki beyaz kumsallarda güneşin sıcaklığını hissetmek isteyenler, Ocak ve Şubat ayları boyunca her Pazartesi, Salı, Perşembe ve Cumartesi yola çıkacak turlarda yerini alabilir. 5 yıldızlı otellerde oda, kahvaltı, konaklama, ulaşım dahil olan tur, bin 149 avrodan başlayan fiyatlarla satışa sunuluyor.

Afrika’nın doğu kıyısında geniş bir alana yayılmış, turkuaz sular üzerinde inci misali yer alan 115 adadan oluşan Seyşeller ise başka bir seçenek. 6 ya da 8 gün süren tura katılmak isteyenler, ulaşım dahil bin 199 avro ayırıyor.

"Uzak Doğu sizi çağırıyor" Romantik bir tatil arayanlar için Phuket adası, doğru bir seçim...

Palmiye ağaçları altında güneşlenmek, masmavi denizinde serinlemek, su altı ve su üstü sporları yapmak için oldukça ideal bir yer olan Phuket, gece hayatıyla da Eğlence arayanlara imkan sunuyor.

Singapur Havayolları ile yola çıkarak, bir gece Singapur’da, 3 gece Phuket, 2 gece Bangkok’ta, bin 99 avroya oda-kahvaltı konaklayabilir, panoramik şehir turlarına katılabilirsiniz. Ayrıca, 899 avrodan başlayan Singapur-Bangkok-Pattaya turunu tercih edebilirsiniz
Güneşi özleyenlerin tercihi Güney yarım küre

Wednesday, December 23, 2009

Paris in sıra dışı müzeleri


Sihirbazlık dersi alabilirsiniz
Paris’in en güzel mahallerinden Marais’deki Müze büyücülük ve sihirbazlığa ışık tutuyor. 16. yüzyıldan kalma, tonozlu bir mahzene kurulmuş. Koleksiyonunda 17. yüzyılda hokkabazların kullandıkları fincanlardan, 19. yüzyılda aletli gösterilerde kullanılan “bilge” otomat makinelere çok sayıda obje bulunuyor. Müzenin “ruhçuluk” vitrininde ise medyumların kullandığı aksesuvarlar sergileniyor: Öbür dünyadan mesajlar aktaran hileli tablolarla, ünlü Macar hokkabaz Houdini’nin kehanet kutusu da objeler arasında. Göz ilüzyonu salonunda ise vücudun testereyle kesilip havada uçtuğu hissini veren mitik kuleler tekniği görülebilir. Müze personelinin çok sempatik olduğunu, yaklaşık 1,5 saat süren turun kısa bir sihirbazlık gösterisiyle süslendiğini de söyleyelim. Butikteki sihirli aynalarla göz yanılmacası üzerine kurulu makineler küçükler gibi büyüklerin de ilgi odağı. Yıl boyunca sihirbazlık dersleri verilen müze çarşamba, cumartesi ve pazar günleri 14.00 - 18.00 arası açık. Giriş yetişkinler için 9, çocuklar içinse 7 Euro. (www.museedelamagie.com)
Domatesler bile nikotinli
Sigara yasağının çok sayıda ülkede yarattığı tartışma şöyle dursun, Paris’in 11’inci bölgesindeki bu küçük müze Sigara severlere adanmış bir minik ada adeta. Farklı kıtalarda ve dönemlerde her türlü “duman içiciliği” üzerine yıllardır çalışan ve konu hakkında bir de antoloji hazırlayan Michka-Tigrane Hadengue çiftinin 2001 yılında açtıkları müzenin ilginç sloganları arasında “Daha az içmek ama daha iyi içmek” de var. Müze koleksiyonunun en önemli parçasını farklı çağlardan ve bölgelerden gelen pipolar oluşturuyor: Afyon pipolarından, ince uzun flaman pipolarına, Çin’den gelme antika su pipolarından, nargilelere yok yok. Tibet çakmakları, kurutulmuş bitkiler için öğütücüler, gizli çekmeceli pipolar, Amazonya kökenli şamanik tütün ruloları... Ünlü desinatör Mister Natural’in vitrinlerdeki desenlerini, 19. yüzyıl tarihli mizahi gravürler, 1900’lerde çok eğlenceli olduğu düşünülen, ağızlarında sigaralarla çocukların görüntülendiği kartpostallar tamamlıyor. Göze çarpan ilginç detaylardan biriyse İsviçre menşeli, kenevirli makarna paketi! Müzede bir de bitki bölümü oluşturulmuş. Kenevir ve haşhaş saksılarının yanı başındaki domatesler göründüğü kadar masum değil: Nikotin içeriyorlar! Girişin 5 Euro olduğu müze pazar ve pazartesi hariç her gün 12.30-19.00 arası açık.(www.museedufumeur.net)
Çocukluğunuzu hatırlatacak
Bu küçük müze, koleksiyoncu Jean-Paul Favand’ın tutkusunun ürünü. 19. yüzyılın şenlik atmosferini yeniden canlandırmak isteyen koleksiyoncu, interaktif gezinin yapılabileceği rengarenk bir dünya yaratmış. Tahta atlara binmeye, piyango oynamaya hakkımız var burada. En eğlenceli oyunsa şüphesiz 1898 tarihli İngiliz atlıkarınca. İlk yapıldığında buharla, ardından elektrikle çalışan sistem bugün, ziyaretçilerin bilek gücüyle dönüyor.Yaldız ve gümüş kaplamanın cıvalı aynalarla karıştığı; Belçika art nouveau, Alman lirik, İngiliz Romantik ve Fransız klasik akımının ürünü çok renkli ahşabın saltanat sürdüğü bir şenlik alanı burası. Üstelik her biri 19. ve 20. yüzyılın büyük isimleri Limonaire Kardeşler, Gustave Bayol, Müller’in elinden çıkma.Müzenin Müzik salonunda şaşırtıcı bir konser: Manivelasının çevrilmesiyle çalışan 1934 yapımı mekanik Kafe orgu, kuyruklu otomatik Piyano ile bir çan önce bir Polka dansı, ardından Çaykovski’nin 2 numaralı valsini çalıyor. Seyircilerse, balmumu mankenler.Girişin yetişkinler için 12,5, çocuklar içinse 4 Euro. Müze, randevu üzerine açılıyor. (www.pavillons-de-bercy.com)
Esrarengiz ritüeller
Gözlerden uzak çalışmayı tercih eden, ritüelleri ve uluslararası bağlantılarıyla her zaman merak konusu olan masonlara ithaf edilen bu müzeye giriş Bedava, haftanın her günü açık. Bina aynı zamanda Avrupa’nın en eski mason grubu “Grand Orient de France”ın merkezi. Müzenin beş bin parçadan oluşan ve 18. yüzyıldan 19. yüzyıla uzanan koleksiyonu, piramit vitrinlerde sergileniyor. El yazmaları, usta önlükleri, madalyalar, mücevherler koleksiyonun parçalarından oluşuyor. Müzenin masonluk, ezoterizm, ruhçuluk ve paranormal olayları konu alan 100 bin eserin yer aldığı bir de kütüphanesi var. Kitapların yanı sıra patentler, diplomalar, ritüel görselleri bu bölümde görülebilir. Müzenin koleksiyonu açık artırmalardan elde edilen yeni objeler ve kişisel bağışlarla her geçen gün genişliyor. Müze duvarlarının birkaç yıldır çağdaş plastik sanatlar alanında çalışanların ürünlerine açıldığını da belirtelim. (www.godf.org/foreign/ uk/musee_uk.html)
İlaçtan ütüye çakma ürünler
Taklit malların dünya pazarındaki oranı yüzde 9’a tırmanır da Parisli üreticiler konunun müzesini yapmaz mı! Hem de taa 1951’de kurulmuş! Taklit mala karşı kurulan ilk Fransız derneği İmalatçılar Birliği’nin açtığı müze, Paris’in en şık köşelerinden birinde, 16. bölgede. Taklitle orijinalin yan yana sergilendiği müzede baş köşeyi lüks mallar tutuyor; Cartier ve Rolex ilk sırada gelenler. Deri çanta, kemer, Parfüm, Mücevher, beyaz eşya, Bilgisayar, DVD, CD, ilaç, oyuncak, kısacası aklınıza gelebilecek her türlü ürün dizaynı ve ambalajıyla neredeyse aynı görünen taklidiyle yan yana. Ünlü peynir markası La Vache Qui Rit bile Polonya, Mısır ve Suudi pazarındaki taklidiyle, “Vache Kiki” ile almış yerini. Müzenin giriş salonunda Roma dönemine ait ilk markalı amfora ile taklidi sergileniyor. Vuitton’un 20. yüzyıldaki taklit çantalarının ve ünlü Fransız heykeltıraş Rodin’in bronz heykellerinin de aralarında olduğu 350 objenin sergilendiği müzedeki gezinizin sonunda, taklitle orijinal arasındaki farkları kafanıza kaydedip, tuzağa düşmemeyi öğreniyorsunuz. Derneğin amacı da bu zaten... Pazartesi dışında her gün 14.00-18.00 arası açık. Giriş 4 Euro. www.unifab.com

Paris’in sıra dışı müzeleri

Monday, December 14, 2009

Malatya nın geçmişi BATTALGAZİ de saklı

Birçok ülkede Küreselleşme, yerel kültürü zayıflattı. Türkiye’de ise Batılı Yaşam stantartlarına ulaştığı halde özgünlüğünü koruyabilen kentlerin bulunması sevindirici. Çorum’da nohut, Kayseri’de pastırma, Isparta’da gül suyu kültürü korunuyor. Malatya’da ise kayısının tartışmasız hükümranlığını hemen hissediyorsunuz. Kayısının başkenti, aynı zamanda Dünyanın en büyük kuru kayısı ihracatçısı. Kente adım attığınızda etrafınızı kayısı ürünleri sarıyor: Kurusu, pestili, kolonyası, yağı, hatta döneri...Malatya adının Hititçe’de bal anlamındaki Melid’den geldiği düşünülüyor. Asur kraliçesi Semiramis şehri Meliten olarak adlandırmış. Anadolu’nun yetiştirdiği önemli isimlerden, coğrafyacı Strabon şehirden bahsederken Melitene’yi kullanmış. Gaziantep gibi çok göç alan Malatya, son 15 yılda epeyce yol kat etmiş, şehre Modern bir görüntü hakim olmuş. Buna rağmen, eski dokuyu görebileceğiniz birkaç tarihi eser, birkaç eski ev ayakta kalmış. Şehir merkezindeki Yeni Cami henüz bir asrı geride bırakmasa da görkemli bir yapı. Eski, cumbalı evleri görmek istiyorsanız Beş Konaklar, Sinema Caddesi’nde sizi bekliyor. Atatürk ve Kanalboyu caddelerinin kesiştiği noktada ise geçen yüzyılın başında inşa edilen taş binalar yer alıyor. Atatürk’ün kaldığı, bugün Müze olarak ziyaret edilebilen yapı da bu bölgede. Şehirde neden bu kadar az tarihi yapı bulunduğunu anlamak için 10 kilometre kadar kuzeye, Battalgazi ilçesine gitmeniz gerekiyor. İlçe “Eski Malatya” olarak biliniyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1839’da Osmanlı ordusuyla çarpışmaya giderken burada konaklamış, askerlerini evlere yerleştirmiş. Halk Aspuzu’ya göç etmek zorunda kalmış. Sonrasında evlerine dönmeyip, Aspuzu’da bugünkü Malatya’yı kurmuş. O günlerde kentten geçen İngiliz gezgin W. F. Ainsworth, askerlerin ayrıldığı kentten geriye, 500 harap ev kaldığını yazıyor. Charles Texier de, aynı dönemde kervansarayların ıssız, evlerin perişan olduğunu dile getirmiş.RESTORASYON FACİASIMalatya, Cumhuriyet döneminde gelişmiş. Yöre halkının “Aşağı Şeher” dediği Battalgazi’de yaşayanlar azalırken, Yeni Malatya hızla büyümüş. Bugün kent merkezinde göremediğiniz türde tüm önemli tarihi yapılar Battalgazi’de. Buraya adım atıp bir zamanların muhteşem surlarıyla gözgöze geldiğinizde, zihninizde geçmişin dünyası canlanmaya başlıyor.Battalgazi’deki en önemli Tarihi Eserler Ulu Cami ve Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı. 1224’te Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı cami birkaç yıl önce çok özenli bir restorasyon geçirmiş. Yolun karşısına geçtiğinizde son derece Romantik kalıntılar içinde Halfetih Camii’nin tek minaresini ve Şahabiye-i Kübra Medresesi’ni göreceksiniz. Ulu Cami’nin tam aksine, Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı’nın restorasyon sonrasındaki hali için söylenecek söz bulmak zor! 1637’de Sultan IV. Murad’ın Bosnalı silahtarı için inşa edilen harika yapı adeta yeniden inşa edilip toplantı merkezine dönüştürülmüş. Orijinalliğe değer veriyorsanız, kervansarayın hali sizi üzecek, hazır olun. Oysa zaman yapıları yıpratırken yaşanmışlık katar, değerlendirir. Türkiye’de birçok yapı, restorasyon adına yenileştiriliyor, özellikleri yok ediliyor. İlçedeki diğer tarihi eserleri, kervansarayın yanındaki meydana yerleştirilen haritada göreceksiniz. Bunları gezmeniz yaklaşık bir saat sürecek, harcadığınız zamana değecek. Vaktiniz sınırlıysa, önceliği iki büyüleyici esere vermekte fayda var. İlki, Kanlı Kümbet. 1300’lerde yapılmış, kubbesi çok ilginç. Çatısı yakın zamanda yenilenmiş. İkinci eser, daha az gizemli ama çok daha mükemmel: Selçuklu Namazgahı. 1243’te yapılmış, henüz restore edilmemiş. Geçmişin dokusunu yansıtıyor.ORTADOĞU’NUN İLK SARAYIHititler’in kurduğu Aslantepe, Battalgazi ile Malatya karayolunun ortalarında. 19. yüzyılda gezginleri bir höyük üzerinde, bir çift taştan aslan gördüklerini yazınca höyüğün adı Aslantepe olmuş. Devam eden kazılar, kalıntıların Ortadoğu’daki en eski saray kompleksi olabileceğini ortaya koyuyor. Kadın, erkek figürlü kerpiç duvarlar dahil pekçok buluntu Malatya Müzesi’nde sergileniyor. İkiz aslanlar Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde. Malatya’dan Battalgazi ve Aslantepe’ye ulaşım yerel otobüslerle çok kolay. Darende’deki muhteşem güzellikteki Somuncu Baba Türbesi’ne mutlaka gitmenizi öneririm. Tohma Kanyonu’nun girişindeki türbe, burada inzivaya çekilen sufi Seyyid Hamid-i Veli’ye (1331-1412) ait. Camisinin, Şanlıurfa’dakini anımsatan bir kutsal balık havuzu var. Türbenin altındaki müze buraya kadar gelmenizin bir başka ödülü. Türbenin yanından, nehri izleyen patika şirin ahşap evlerin bulunduğu piknik alanına varıyor.Malatya’ya dönmeden biraz dinlenmek, yemek yemek istiyorsanız Tohma Kanyonu girişindeki çiçek bahçesine yönelin. Hasbahçe Restoran’ın küçük çardaklarında oturup, günün yorgunluğunu atın. Malatya’da ise Nostalji Restoran’da yer minderlerinin keyfini sürebilir, kağıt kebabı, analı kızlı gibi yerel lezzetleri tadabilirsiniz. Kayısı ürünlerini Şire Pazarı’nda bulacaksınız.Nemrut’un tanrılarıNemrut Dağı ve Türkiye afişlerinde karşınıza çıkan dev Kommegene heykelleri Malatya yakınlarında. Kendini tanrılarla bir tutan I. Antiokhus’un mezarının bulunduğu 2 bin 150 metrelik zirveye vardığınızda, nefesiniz kesiliyor. MÖ. 50’li yıllarda yaşayan, Pers imparatoru Darius ve aynı zamanda onun ezeli rakibi Büyük İskender’in soyundan geldiğini iddia eden kral Antiokhus, gücünü kanıtlamak için baş tanrı Zeus’tan tutun, en güçlü tanrı Herkül’e kadar bir sürü devasa heykeli dağ başına diktirmiş. Mezarın olduğu höyük, 50 metre yüksekliğinde. Henüz içine girilemedi. Höyüğün doğu ve batı cephe teraslarına dokuzar heykel aynı sırayla konulmuş. Nemrut’ta gündoğumu ya da günbatımını izlemenizi öneririm.
Malatya’nın geçmişi BATTALGAZİ’de saklı

Tuesday, December 8, 2009

2010 YAZININ TATİL TRENDLERİ

PANAMA



Hollywood yıldızlarının gözdesi



Bu Orta Amerika ülkesinin başkenti de aynı adı taşıyor. Panama'da Hollywood ünlülerine, Rock starlarına rastlama şansınız çok fazla. Ama bundan dolayı plajların kalabalık, sokakların keşmekeş olacağını düşünmeyin. UNESCO'nun koruma listesindeki sokakları mutlaka gezin ve küçük yerel barlarda içkinizi yudumlayın. Gelecek yıl, ünlü Mimar Frank Gehry burada bir Müze açacak. Şehrin dışında sizi volkanların, yağmur ormanlarının, kimsenin bilmediği sörf noktalarının beklediğini bilmek Panama'yı daha cazip kılıyor.



BIARRITZ



Rus yatları manzarayı kesmiyor



Güney Fransa'nın saklı incisi Biarritz, Cote d'Azur'un gölgesinden yavaş yavaş sıyrılmaya başlayacak ve gelecek yılın gözdesi olacak. Havalı barları, Bask mutfağını sunan restoranlarıyla Biarritz, yeni yıldızımız. Üstelik St. Tropez'nin aksine, bu kıyılarda Rus zenginlerin ultra gösterişli yatları manzarayı kesmiyor. Biarritz'de çok Modern oteller bulabilirsiniz ama daha sıcak ve geleneksel bir yeri tercih edin ve gotik havasıyla bilinen Villa la Goeland'da konaklayın.



SİCİLYA



En güzel plajlar, pizzalar burada



İtalya gözde Tatil ülkelerinden biridir, çizmenin güneyi sadece gerçekten Akdeniz'i sevenlere göredir. Sicilya ise hep biraz daha taşradır ve tehlikeli bir imaja sahiptir. Oysa en güzel pizzalar, et yemekleri Sicilya'da yapılır. En güzel küçük plajlar da oradadır. Aklınızda olsun, Sicilyalılar'a İtalyan demeyin. Bu bir nevi Karşıyakalı-İzmirli olayı gibi gurur meselesi onlar için. Zamanı 19. yüzyılda dondurmuş gibi duran villalarıyla Sicilya, İtalya'nın ünlü Palermo kıyılarından sadece 1.5 saat uzaklıkta. Burayı gittikçe daha kalabalık hale getiren yeni otellerin sayısı her yaz artıyor ve her adanın başına gelen son burada da yaşanıyor: Ada halkı turistlerden sıkılmakla, turizmden para kazanmak arasında sıkışıp kalmış durumda. Zeytin ağaçları ve enfes yemek kokuları arasında bir Sicilya tatili yapmak için, iyice kalabalık olmadan gidin.



RAJASTHAN



Müzikleriyle ünlü



Hindistan-Pakistan sınırındaki Rajasthan eyaleti, içinde gizemler barındırıyor. Rajasthan'ı asıl ünlü yapan ise müzikleridir. Buradaki çingenelerin yaptığı güzel müzikleri dinlemeye giden müzisyenler ve gezginler sayesinde eyalet gittikçe popüler oluyor. Rajasthan köylerinde gezerken her birinin ayrı rengi olduğunu göreceksiniz. Hindistan'ın en gizemli şehri olan ve 'pembe kent' diye bilinen Jaipur ise sanki fakirliğin başkenti. Ama alabildiğine renkli! Hindistan'da Goa'nın popülerliği yavaş yavaş yerini Jaipur'a bırakıyor. İçinden nehir geçen bu kentin belki biraz daha zenginleşmesi turizmle mümkün olacak. Bu arada, Rajasthan otellerinin Dünyanın en Romantik balayı seçenekleri arasında olduğunu da hatırlatalım.



KÜBA



O kahkahaları unutmayacaksınız



"Küba zaten popüler bir destinasyondu" demeyin. Bu yaz eskisinden de popüler olacak. Çünkü ABD Başkanı Obama, ülkesi ile Küba arasında ilişkilerin sıkılaştırılması için hamle yaptı. Eskiden Amerikalılar direkt olarak ülkelerinden Küba'ya uçamıyorlardı. Öte yandan, Sigara yasağından sıkılanlar, Kübalı kadınların bacaklarında sarılan gerçek puroları tüttürme keyfi için Küba'ya doğru yol alabilirler. Küba halkının ne kadar eğlenceli olduklarına inanamayacaksınız. Onca yoksulluğun içinde attıkları kahkahalar, aklınızda kalacak en güzel şey. Havana plajlarında güneşlenin, geceleri Mojito ile sarhoş olun.



KARADAĞ



Sophia Loren'in ikinci eviydi



Türkçe bilen kişilere de rastlayabileceğiniz Karadağ, bir süredir yükselişte olduğunun sinyallerini veriyordu. Nihayet beklenen oldu. Dağları 'büyülü' olarak anılan Karadağ, bembeyaz kumlu plajlarıyla da büyülü. Komşusu Hırvatistan'ın girintili çıkıntılı kıyıları son yılların gözdesiydi ve Karadağ'ı bilen birkaç kişi, sakinliğin tadını çıkartıyordu. Şimdi tüm gözler bu plajlarda. Yalnız giderken şunu bilin: Bir zamanlar karadağ plajları Sophia Loren gibi ünlülerin ikinci eviydi. Sonra savaşlar buraları ıssızlaştırdı. Yani bir kez daha Hollywood ünlülerine evsahipliği yapması an meselesi. Bu kıyıların ardındaki üzüm bağlarından elde edilen Cabernet şarapların ünü sınırları aşınca, Karadağ daha çok dikkat çekti. Bu yaz Şarap, deniz, kumsal ve dağ manzarası isterseniz adresiniz belli.


2010 YAZININ TATİL TRENDLERİ

Güneş erirken Ege

Yine Ayvalık’tayım. Kasımın ortasında Ayvalık’a gelip, zeytin ve zeytinyağıyla Aşk yaşamak âdet haline geldi sanki. Ben bu aşkı, beş yıldır yaşıyorum. İnsanlık ise kendini bildi bileli. Sonsuza kadar sürecek bir aşk bu. İnsanlık ilk onu tanıdı, son uykusuna da onun gölgesinde yatacak sanırım.Antikçağda, Batı Anadolu’da sadece iyilerin zeytin ağacı dikmesine izin verilirmiş. Onun için bu yörenin insanlarını çok seviyorum. İyi, dost, sıcak kanlı, konuksever, güler yüzlü... Ne de olsa o ilk iyi insanların torunları bunlar. Dedelerinin genlerini taşıyorlar.Bir zeytin hasadı daha izleyeceğim. Geçmişin öykülerinin gizlendiği dar bir sokağın sonunda, tam denizin kıyısındaki “Sızma Han”ın terasında, bacaklarımı uzatmış, göle benzeyen denizi, karşıdaki adaları, özellikle Cunda’yı seyrediyorum. Sızma Han, eski bir Ayvalık binasından otele dönüştürülmüş. Otel demek belki de doğru olmaz. İnsanı ev gibi kucaklayan bir mekân.Ilık bir sonbahar akşamüstü. Böylesi bu mevsimde az bulunur. Tanrının bir armağanı mı yoksa? Midilli’nin arkasından batmaya başlayan güneş, denizi bakır rengine boyamaya başlamış bile. İster çarşaf gibi ister tahta gibi dümdüz deyin. Her ikisi de denizin sakinliğini anlatmak için uygun benzetme olabilir. Bir balıkçı, küçük teknesiyle bu sakin denizi yırtarak gidiyor. Pat pat pat... Pancar motorun kulak tırmalayan sesinin, bu kadar Romantik olabileceğini hiç düşünmemiştim! Bir martı. Denizin üstünde tahtadan bir oyuncak gibi hareketsiz duruyor. Balık peşinde olmadığı belli. Levrekler görünmüyor ama denizin kıpırtısına bakarak onları hissedebiliyorum. Zamanı değil ama Ay kendini göstermek için acele ediyor nedense. Hayal meyal de olsa Güneş’e rağmen gökyüzüne asılmış.BİR DÜŞÜN ANLATIMIAyvalık’a tam bir sonbahar sakinliği çökmüş. Yazdan kalan yorgunluğundan sıyrılmaya çalışıyor sanki. Her şey öylesine romantik ki, sayılardan, dertlerden, kavgalardan uzak bir hasat yazısı yazmak istiyorum. Bir düşü anlatır gibi.Hem manzaraya bakıyorum hem de dersimi çalışıyorum! Ayvalık öğrenimim bir türlü bitmiyor. Elimde bu kez Berrin Akın ve Hakan Dinç ikilisinin yazdığı “Kentli Ayvalık” kitabı var. Ne güzel de anlatmışlar bu Egeli kasabayı. Birlikte okuyalım: “Ayvalık kıyıdan tepeye doğru kademeli olarak sıralanmış evleriyle denizi izler. Denizin uçsuz bucaksız görüntüsü değildir pencerelere yerleşen. Göl gibi durur Ayvalık’tan bakınca Ege Denizi. Sonra gitgide derinleşir, karşı uzak kıyılara ulaşır mavi sular... Delice esen rüzgâr, sokakların sessizliğine usulca karışır. Denizin üzerinde dalgalarla bağıran poyraz, evlerin denize dik yerleştirilip bu rüzgârla uzlaşmasından dolayı susuverir kapı önlerinde... Yazın insanın tenini kucaklayan, yumuşak kokulu imbat ise affettirir kışın keskin poyrazını.”Aydınlık karanlığa dönerken, ben de kadehimin sonuna geliyorum. Mezem, küçük bir tabağın içindeki zümrüt yeşili erken sıkım zeytinyağı, pamuk gibi çavdar ekmeği ve kırma yeşil zeytin. Ekmeğimi, kıyıya gelip beni seyreden kefal yavruları ile paylaşıyorum. Dar sokaklardan Şehir Kulübü’ne doğru acelesiz yürüyorum. Orada dostlar ve Mehmet Yörük’ün hazırladığı yemekler beni bekliyor. Yörük’ü yıllardır tanırım. Kim bilir ne lezzetler damıtmıştır şimdi. Oraya vardığımda, yarıya inmiş kadehlere bakınca geç kaldığımı anlıyorum. Bütün “hasat dostlarım” tam takım burada. İlk yudumu hepsinin sağlığına içiyorum, ikincisini zeytincilere ayırıyorum. Sonraki yudumlarıma ise çeşitli bahaneler buluyorum.Her şey umduğum gibi çok lezzetli. Mezeler, yemekler, kahkahalar... Sızma Han’ın önündeki kefal yavruları da buraya gelmiş. Yüzlercesi levrek saldırılarına aldırmadan bekleşiyor. Atılan ekmek parçalarına yüz vermedikleri için ne beklediklerini anlayamıyorum.HASAT ZAMANIGece bitiyor. Ertesi gün hasat var. Yakamozlara yakalanmadan odama çekiliyorum. Gözüm onlara bir takılırsa sabahı edeceğimi biliyorum.Murateli Köyü, bayraklarla süslenmiş bizi bekliyor. Meydana masalar kurulmuş. Ayvalık’ın lezzet ustaları, yan yana dizilmiş küçük büfelerde yemeklerini hazırlıyorlar. Sahnede, Muammer Ketencoğlu ve arkadaşları, biraz sonra başlayacak şenlikler için ses ayarı yapıyor.Sonra herkes zeytinlikte toplanıyor. Ağaçlar silkeleniyor, tırmıklanıyor, çubukla dövülüyor. İlk kez hasat izleyenler heyecanlı. Her anın fotoğrafını çekmeye çalışıyorlar. Benim beşinci hasadım. Artık bir zeytin üreticisi kadar deneyimliyim. Bir ağaç gölgesine sığınıp yine de izliyorum. Kafamda bir çok soru var yanıt bekleyen. En önemli sorum: Acaba zeytini, dalları sopalarla döverek toplamasak her yıl “var yılı” olur mu? Çünkü sopalar filizleri kırıyor. Onların kendini toplaması bir yılı buluyor. Yani sonraki yıl zeytin az oluyor. Belki daha özen gösterilse, her yıl “var yılı” olacak.Hasattan sonra konuşmalar başlıyor. Doğal olarak zeytinyağıya ilgili sıkıntılar, çözüm önerileri dillendiriliyor. Sonra sıra bana geliyor. Benim konum “Zeytinyağı ve lezzet”. Yani sorunsuz ve dertsiz bir konuşma olacak. Salon tıklım tıklım dolu. Dinleyiciler zeytinle yatıp zeytinle kalkan kişiler. Yani zeytinyağının lezzetini benden daha iyi biliyorlar. Onlara neyi, nasıl anlatacağımı şaşırıyorum. Bir heyecan basıyor içime. Derin bir nefesten sonra başlıyorum:Zeytin ağacının kutsallığından, asırlar boyu insanlığı aydınlattığından, iyileştirdiğinden, beslediğinden dem vuruyorum. Onun için Halikarnas Balıkçısı’nın zeytinyağını “erimiş güneşe” benzettiğini belirtiyorum. Anadolu insanının damağının hâlâ zeytinyağına yabancı olduğunu öne sürüyorum. Buna çözüm bulunduğunda, zeytinle uğraşan tüm kesinlerin daha mutlu olacağını söylüyorum.Konuşmamı, antik dönemden bugüne kadar yapılan zeytinyağlı yemekleri anlatarak noktalıyorum.HASAT YEMEĞİSonra hasat yemeği başlıyor. Her şey öylesine lezzetli ki, insan yemeye doyamıyor. Bu arada Muammer Ketencoğlu ve arkadaşları, Ege’nin hasret dolu şarkıları ile yemeğe daha da lezzet katıyorlar. Görüntü bana, İtalyan filmlerindeki şenlik sahnelerini anımsatıyor. Bir ara, masaya gölgesini veren zeytin ağacının kulağıma bir şeyler fısıldadığını duyar gibi oluyorum: “Herkese aidim ve kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce de buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım...” Aslında zeytin ağacının bu sözleri, kavurucu bir yaz günü gölgesine sığınan Homeros’a fısıldadığını biliyorum. Şarap, lezzetli yemekler, Müzik derken, kendimi zeytin ağaçlarıyla konuşan Homeros’un yerine koyuyorum anlaşılan.Beşinci zeytin hasadının, yeme-içme, görme, öğrenme fasılları, aynı akşam Ümit-Cem Boyner’in evindeki muhteşem partiyle sona eriyor. Partide, taze nar suyuyla yapılan kokteyl eşliğinde önce yine zeytin konuşuluyor. Ama ilerleyen saatlerde zeytinin pabucunun artık dama atıldığını, konunun karadikene (deniz kestanesi), kidonyaya, zeytinyağlı sarmaya, mantıya, papalinaya, köfteye, müziğe ve dansa kaydığını gözlüyorum. Diskjokey işini iyi biliyor. Çünkü herkesi piste çekmeyi başarıyor. Hasat şenliği, gece yarısı havuz başında dökülen lokma ile noktalanıyor. Yani tadı damağımızda kalıyor.Ertesi gün, Cunda’da, Muhtar Kent’in babasının adına yapılan kütüphanede ayılmaya çalışıyorum. Manzara harika. Ayvalık’ın ünlü zeytinyağı üreticilerinden Kürşat Ailesi’nin kahvaltılıkları ise damak çatlatan cinsten. Daha sonra dar sokaklardan inip, Taş Kahve’de tanıdığım kedileri severek adaçayı içiyorum. Ve dönme zamanı geliyor. Başta Ticaret Odası Başkanı Rahmi Gencer olmak üzere, bu hasada emeği geçen tüm Ayvalıklı dostlarıma veda edip İstanbul’un yolunu tutuyorum.Ayvalık bugünlerde zeytinyağı kokuyor. Bir süre daha kokacak. Uzun bir hafta sonunu bu güzel ilçeye ayırırsanız, siz de benim gibi çok mutlu olursunuz.2 bin 200 yıllık meze tarifiRoma döneminin önemli yemek yazarlarından Cato, MÖ 200’de zeytin mezesi yapımını tarif etmiş: “Yeşil veya siyah zeytinin çekirdeklerini çıkartın. Zeytinleri doğrayıp üstüne sirke, kişniş, kimyon, rezene, sedefotu, nane ekleyin. Bu karışımı bir kavanoza koyup, üstüne bolca zümrüt yeşili zeytinyağı doldurun. Zeytin mezesi kullanıma hazırdır...” Bu mezeyi yaptım. Ama hemen yemeyip, birkaç gün zeytinyağının içinde beklettim. Ortaya öylesine lezzetli bir meze çıktı ki, neredeyse parmaklarımı yiyecektim. Bir de ortaçağda çok rağbet gören salata tarifi vermek istiyorum: Maydanoz, adaçayı, sarımsak, soğan, pırasa, rezene, tere, sedefotu, biberiye, nane ve semizotunu bir güzel yıkadıktan sonra ayıklayıp küçük parçalara bölün. Sonra bolca sızma zeytinyağı ekleyip iyice karıştırın. Daha sonra bir miktar sirke ilave edip tekrar karıştırın. En son olarak da tuzu ekleyin. Bu sıraya dikkat etmeniz gerekiyor. Yoksa istediğiniz tadı elde edemezsiniz.Kutsal zeytin ağacı“Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı / yetmişinde bile / mesela zeytin ağacı dikeceksin. / Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil / ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için / yaşamak yanı ağır bastığından...”Böyle diyor Nâzım Hikmet. Zeytin dikmeyi, yaşamı ciddiye almanın göstergelerinden biri sayıyor. Ne şanslı ağaçtır ki, asırlar boyu yazarların övgülerine konu olmuş, hep sevilmiş, barışı simgelediği için başlara taç edilmiştir. Zeytin ağacı dendi mi, ardından akıllara hemen deniz gelmiştir. Zaferi, ödülü, arınmayı, gücü çağrıştırmıştır hep. Bir yanından lezzeti damlatırken, diğer yanından şifa dağıtmıştır.Deniz deyince; zeytinin denizi Akdeniz’dir. Onun kıyılarında hayat bulup, hayat vermiştir. Bunu en güzel Akdeniz’in yazarı Lawrance Durrell anlatabilir: “Bütün Akdeniz, heykeller, palmiyeler, altın kolyeler, sakallı kahramanlar, şarap, fikirler, gemiler, ayışığı, kanatlı gorgonlar, bronz adamlar, filozoflar... Yani Akdeniz’in tümü dişlerin arasındaki kara zeytinin ekşi, sert tadından çıkmış gibi. Etten ve şaraptan daha eski bir tattan. Soğuk su kadar eski bir tattan.” Georges Duhamel ise zeytin ağacının vazgeçtiği yerde Akdeniz’in de bittiğini söyler. Arif Damar, bir zeytin ağacı gibi bin yıl severek yaşamaya davet eder.Zeytin ağacının çok zengin bir sembolizması vardır. Ortaçağda zeytin ağacı, altını ve aşkı simgeler. Angelus Silesius, Süleyman Mabedi’nden esinlenerek, “Kapında altın renkli zeytin ağacı görürsem, seni o dakika Tanrı’nın Kutsal Mabedi bilirim...” diye yazar. Japonya’da ise başarının sembolüdür. Zafer ağacıdır. Bir başka inanca göre, seçilmişler cennetini sembolize eder.Zeytin ağacı kutsaldır. Kuran’da Nur suresinde ondan bahsedilir.Bir inanışa göre, İsa’nın çarmıha gerilişini, havarilerden başka orada bulunan sekiz zeytin ağacı da görür. Bu nedenle Hıristiyanlar için zeytin, İsa’nın gözyaşını sembolize eder. Zeytinyağı, vaftiz törenlerinin kutsal yağıdır. Nuh Peygamber büyük tufanın bittiğini, beyaz güvercinin getirdiği zeytin dalından anlar.
Güneş erirken Ege

Malatya’nın geçmişi BATTALGAZİ’de saklı

Birçok ülkede Küreselleşme, yerel kültürü zayıflattı. Türkiye’de ise Batılı Yaşam stantartlarına ulaştığı halde özgünlüğünü koruyabilen kentlerin bulunması sevindirici. Çorum’da nohut, Kayseri’de pastırma, Isparta’da gül suyu kültürü korunuyor. Malatya’da ise kayısının tartışmasız hükümranlığını hemen hissediyorsunuz. Kayısının başkenti, aynı zamanda Dünyanın en büyük kuru kayısı ihracatçısı. Kente adım attığınızda etrafınızı kayısı ürünleri sarıyor: Kurusu, pestili, kolonyası, yağı, hatta döneri...Malatya adının Hititçe’de bal anlamındaki Melid’den geldiği düşünülüyor. Asur kraliçesi Semiramis şehri Meliten olarak adlandırmış. Anadolu’nun yetiştirdiği önemli isimlerden, coğrafyacı Strabon şehirden bahsederken Melitene’yi kullanmış. Gaziantep gibi çok göç alan Malatya, son 15 yılda epeyce yol kat etmiş, şehre Modern bir görüntü hakim olmuş. Buna rağmen, eski dokuyu görebileceğiniz birkaç tarihi eser, birkaç eski ev ayakta kalmış. Şehir merkezindeki Yeni Cami henüz bir asrı geride bırakmasa da görkemli bir yapı. Eski, cumbalı evleri görmek istiyorsanız Beş Konaklar, Sinema Caddesi’nde sizi bekliyor. Atatürk ve Kanalboyu caddelerinin kesiştiği noktada ise geçen yüzyılın başında inşa edilen taş binalar yer alıyor. Atatürk’ün kaldığı, bugün Müze olarak ziyaret edilebilen yapı da bu bölgede. Şehirde neden bu kadar az tarihi yapı bulunduğunu anlamak için 10 kilometre kadar kuzeye, Battalgazi ilçesine gitmeniz gerekiyor. İlçe “Eski Malatya” olarak biliniyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1839’da Osmanlı ordusuyla çarpışmaya giderken burada konaklamış, askerlerini evlere yerleştirmiş. Halk Aspuzu’ya göç etmek zorunda kalmış. Sonrasında evlerine dönmeyip, Aspuzu’da bugünkü Malatya’yı kurmuş. O günlerde kentten geçen İngiliz gezgin W. F. Ainsworth, askerlerin ayrıldığı kentten geriye, 500 harap ev kaldığını yazıyor. Charles Texier de, aynı dönemde kervansarayların ıssız, evlerin perişan olduğunu dile getirmiş.RESTORASYON FACİASIMalatya, Cumhuriyet döneminde gelişmiş. Yöre halkının “Aşağı Şeher” dediği Battalgazi’de yaşayanlar azalırken, Yeni Malatya hızla büyümüş. Bugün kent merkezinde göremediğiniz türde tüm önemli tarihi yapılar Battalgazi’de. Buraya adım atıp bir zamanların muhteşem surlarıyla gözgöze geldiğinizde, zihninizde geçmişin dünyası canlanmaya başlıyor.Battalgazi’deki en önemli Tarihi Eserler Ulu Cami ve Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı. 1224’te Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı cami birkaç yıl önce çok özenli bir restorasyon geçirmiş. Yolun karşısına geçtiğinizde son derece Romantik kalıntılar içinde Halfetih Camii’nin tek minaresini ve Şahabiye-i Kübra Medresesi’ni göreceksiniz. Ulu Cami’nin tam aksine, Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı’nın restorasyon sonrasındaki hali için söylenecek söz bulmak zor! 1637’de Sultan IV. Murad’ın Bosnalı silahtarı için inşa edilen harika yapı adeta yeniden inşa edilip toplantı merkezine dönüştürülmüş. Orijinalliğe değer veriyorsanız, kervansarayın hali sizi üzecek, hazır olun. Oysa zaman yapıları yıpratırken yaşanmışlık katar, değerlendirir. Türkiye’de birçok yapı, restorasyon adına yenileştiriliyor, özellikleri yok ediliyor. İlçedeki diğer tarihi eserleri, kervansarayın yanındaki meydana yerleştirilen haritada göreceksiniz. Bunları gezmeniz yaklaşık bir saat sürecek, harcadığınız zamana değecek. Vaktiniz sınırlıysa, önceliği iki büyüleyici esere vermekte fayda var. İlki, Kanlı Kümbet. 1300’lerde yapılmış, kubbesi çok ilginç. Çatısı yakın zamanda yenilenmiş. İkinci eser, daha az gizemli ama çok daha mükemmel: Selçuklu Namazgahı. 1243’te yapılmış, henüz restore edilmemiş. Geçmişin dokusunu yansıtıyor.ORTADOĞU’NUN İLK SARAYIHititler’in kurduğu Aslantepe, Battalgazi ile Malatya karayolunun ortalarında. 19. yüzyılda gezginleri bir höyük üzerinde, bir çift taştan aslan gördüklerini yazınca höyüğün adı Aslantepe olmuş. Devam eden kazılar, kalıntıların Ortadoğu’daki en eski saray kompleksi olabileceğini ortaya koyuyor. Kadın, erkek figürlü kerpiç duvarlar dahil pekçok buluntu Malatya Müzesi’nde sergileniyor. İkiz aslanlar Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde. Malatya’dan Battalgazi ve Aslantepe’ye ulaşım yerel otobüslerle çok kolay. Darende’deki muhteşem güzellikteki Somuncu Baba Türbesi’ne mutlaka gitmenizi öneririm. Tohma Kanyonu’nun girişindeki türbe, burada inzivaya çekilen sufi Seyyid Hamid-i Veli’ye (1331-1412) ait. Camisinin, Şanlıurfa’dakini anımsatan bir kutsal balık havuzu var. Türbenin altındaki müze buraya kadar gelmenizin bir başka ödülü. Türbenin yanından, nehri izleyen patika şirin ahşap evlerin bulunduğu piknik alanına varıyor.Malatya’ya dönmeden biraz dinlenmek, yemek yemek istiyorsanız Tohma Kanyonu girişindeki çiçek bahçesine yönelin. Hasbahçe Restoran’ın küçük çardaklarında oturup, günün yorgunluğunu atın. Malatya’da ise Nostalji Restoran’da yer minderlerinin keyfini sürebilir, kağıt kebabı, analı kızlı gibi yerel lezzetleri tadabilirsiniz. Kayısı ürünlerini Şire Pazarı’nda bulacaksınız.Nemrut’un tanrılarıNemrut Dağı ve Türkiye afişlerinde karşınıza çıkan dev Kommegene heykelleri Malatya yakınlarında. Kendini tanrılarla bir tutan I. Antiokhus’un mezarının bulunduğu 2 bin 150 metrelik zirveye vardığınızda, nefesiniz kesiliyor. MÖ. 50’li yıllarda yaşayan, Pers imparatoru Darius ve aynı zamanda onun ezeli rakibi Büyük İskender’in soyundan geldiğini iddia eden kral Antiokhus, gücünü kanıtlamak için baş tanrı Zeus’tan tutun, en güçlü tanrı Herkül’e kadar bir sürü devasa heykeli dağ başına diktirmiş. Mezarın olduğu höyük, 50 metre yüksekliğinde. Henüz içine girilemedi. Höyüğün doğu ve batı cephe teraslarına dokuzar heykel aynı sırayla konulmuş. Nemrut’ta gündoğumu ya da günbatımını izlemenizi öneririm.
Malatya’nın geçmişi BATTALGAZİ’de saklı