Showing posts with label Şarap. Show all posts
Showing posts with label Şarap. Show all posts

Wednesday, February 17, 2010

Salyangoz simgeli Umbria güzeli


Üç yıl aradan sonra İtalya’da olmanın keyfi anlatılamaz benim için. Toscana güzelliklerini doyasıya yaşamıştım geçen gezimde ve ruhum selvilerin dallarına asılı kalmıştı. Nice çeşmelere para atmıştım kısa zamanda dönebilmek için. Lazio ve Umbria tanrıları kabul etti dualarımı. Kış günü yolunuzu İtalya’ya çevirirseniz Roma yakınlarındaki Orvieto’yı görmeden dönmek seyahatinize haksızlık olur. Orvieto, Dünyanın en önemli ortaçağ miraslarından, İtalyan “Yavaş Şehir”lerinin en önemlilerinden. Yaşanılır şehirler yaratmak fikrinden yola çıkan “Yavaş Şehir” akımı, küçük kentlerin geleneksel yapılarını, sıkı kurallarla korumaları gerektiğini savunuyor. Bugün dünyada sayıları 91’e yükseldi. Amaç, Modern ile geleneksel arasında, kaliteli yaşamı destekleyen bir denge oluşturabilmek. Yavaş şehirli olabilmenin en önemli kuralları gürültü kirliliğini ve trafiği kesmek, yeşil alanları, yaya bölgelerini artırmak, yerel üretim yapan çiftçilerle bu ürünleri satan dükkan ve lokantaları desteklemek, yerel sanatı ve zanaatı korumak. Bu küçük şehirlerde, süpermarket ya da McDonald’s sakın aramayın, bulamazsınız.Orvieto, geniş Paglia Vadisi’nin ortasında bir ada gibi yükselen volkanik tüf birikimlerinin üzerinde, yassı platoya kurulmuş. Puslu bir havada Roma-Floransa otobanından baktığınızda, köpüklü dalgalar arasında ilerleyen bir Savaş Gemisi gibi görünür. Eteklerinde üzüm bağlarıyla donanmış arazilerle buluşur.Roma Termini Garı’ndan Orvieto’ya trenle 1,5 saatte, gidiş-dönüş 11-13 Euro’ya ulaşabilirsiniz. Otobüs bir başka seçenek. (www.atcterni.it/). Şehir merkezine 1888’de yapılan, 1990 yılında yenilenen finüküler, 580 metre uzunluktaki raylı yoldan sizi 157 metre yuksekliğe üç dakikada çıkarır. Bundan sonrasını yürüyerek veya bisikletle dolaşabilirsiniz.SÜNGER TAŞINDAN BİNALAR, SOKAKLARÖnemli bir Etrüsk kenti olan Orvieto, çanak çömlek endüstrisi nedeniyle Roma zamanında da önemini sürdürmüş. Roma yıkılınca Vizigotların akınına uğramış. 12. yüzyılda kendini yöneten bir komün olarak kardinale bağlanıp, Papalık şehri olmuş. 1860’da İtalya Birliği’ne katılıyor. 15. yüzyıl sonunda sivil yenilenme geçirip, eski bölgelerde düzenli bir şekil oluşturuluyor Orvieto’nun tarihi bölgesinin görüntüsü o zamandan günümüze korunmuş. Dar kemerli ortaçağ sokakları, evler tüf (sünger taşı) ve bazalt taşından yapılmış. Sarımsı renkte.Merkezde, Orvieto Katedrali’nin bulunduğu Doumo Meydanı sade, orantılı. Sol köşedeki ortaçağdan kalma saat kulesinin tepesinde çan ve heykel bulunuyor. Duomo’ya çıkan dar caddeler el ürünleri satan hediyelik eşya mağazalarıyla dolu. Seramikler, toprak kaplar, tahta oyma oyuncaklar, demirden yapılmış hediyelikler, Şarap mağazaları... İsteseniz de eliniz boş dönemezsiniz Orvieto’dan. Sofralık Rosso şarabının iki şişesini altı Euro’ya almamak zaten düşünülemez. İmzalı seramik çanaklar boy boy. El yapımı çikolata dükkanından eli boş dönmek imkansız. İnanın gözünüz doyacak şehrin renkli sokaklarında. Soliano Sarayı’nın 1. katında Emilio Greco Müzesi’ni gezin. 1995’te ölmüş heykel sanatçısının grafik çalışmalarını da izleyebilirsiniz. Katedralin karşısında Palazzo Papale (Papalık Sarayı) 1200’lerde yapılmış, en zarif binalardan biri, içinde Arkeoloji Müzesi’ni gezebilirsiniz. Etrüsk, Korint, Yunan vazoları ayrıca bronz savaş aletleri, başlıklar, kalkanlar sergileniyor.KAPADOKYA BENZERİ YERALTI ŞEHRİOrvieto ile Kapadokya arasındaki benzerlik şaşırtıcı. Halkı, volkanik platonun doğasını 3 bin yıl boyunca iyi kullanmış. Yeraltında tüneller, pasajlar, atölyeler, kuyular, su sarnıçları inşa etmiş. Yeraltındaki şehir 1970’lerde, toprak kayması sonucu bulunmuş. “Orvieto’nun altı bomboş” sözünün doğruluğu ortaya çıkmış. Etrüskler yağmur suyunu tutmak, dağıtmak amacıyla kanallar yapmış. 264’te, tam iki yıl kuşatmaya bu sistem sayesinde dayanmışlar.Çok sayıda odalar tünellerle bağlı birbirine, penceler var, mağaralar bir takım alet tamirinde kullanılan yerler, depolama yerleri olarak yapılmış. Yer altında ortaçağdan kalma bir zeytin presi, değirmeni bulunmuş. Asil ailelerin çoğu, şehir kuşatıldığında evlerindeki gizli tünelle surların eteklerine ulaşıyormuş. San Patrizio Kuyusu, finüküler istasyonuna yakın panoramik terasın kenarında. 1527’de, Papa VII. Clements tarafından inşasına başlanmış. 10 yılda tamamlanmış. Kuşatmalara karşı sarnıç işlevi gören kuyu, 62 metre derinliğinde. MÖ 5.yüzyılda yapılan Belvedere Tapınağı, şehirdeki tek Etrüsk kalıntısı. Etrüskler zamanında başlayan sur yapıları her dönemde onarım geçirmiş. Kent surları eski çağlarda tüf kayalıklarının doğal halinden oluşmuş olmalı, koruma amacıyla daha sonra duvarlar daha da yukseltilmiş. Albornoz Kulesi’nden vadiyi, doğanın renklerini seyretmelisiniz.Piazza del Popolo, 13. yy gotik-romanesk stilde yapılmış. Umbria Kış Caz Festivali’ne ev sahipliği yapan güzel binalardan biri. Şehir Festival nedeniyle ocak ayında çok canlı. Meydanda pazar kuruluyor. Cumhuriyet Meydanı’ndaki Gotik Belediye Binası 16. yüzyılda yapılmış. Gün batarken meydanın sokak lambaları yağmur damlalarıyla ışıldıyor.
ORVIETO VE YORTULARI
Etrüsk döneminin ruhani merkezi Orvieto, Hıristiyan dünyası için önemli iki yortunun da başladığı yer. 1263’te bir papaz Roma’ya hacca gider. Dönerken yolda Santa Cristina Kilisesi’nde ayine katılır. Ekmekten sunağın örtüsüne kan damladığını görür. Papa örtünün Orvieto’ya getirilmesini ister. Corpus Christi (İsa’nın bedeni) yortusunu başlatır. Hem rahipler hem de kasaba halkı bu örtü için değerli bir mabet yapılması konusunda anlaşır. 1290’da yapımına başlanan ve bugün İtalya’nın en büyük katedrallerinden biri olan yapı, görkemli mimarisi, iç ve dış cephelerindeki işlemeleriyle dikkat çekiyor. 1960’da restorasyondan geçmiş. Geçmişte Papa, Corpus Cristi yortusunda kente gelip, kanlı örtüyü sokakta taşıyormuş. Bugün ortaçağ giysili kalabalıklar yürüyüş yapıyor. Yortu bu yıl 3 Haziran’da kutlanacak. Diğer önemli dini kutlama Palombella (Beyaz Güvercin) Yortusu, Orvietolu bayan asilzadenin vasiyetiyle başlatılmış. Paskalya pazarından 50 gün sonra kutlanıyor. Katedral önüne gotik tarzda içinde Meryem, Havarilerin figürleri bulunan ayaklı seyyar bir tapınak konuyor. Üzerine çelik tel geriliyor, kutsal ruhu temsil eden beyaz güvercin figürü kayarak geliyor, havai fişek gösterisi yapılıyor.
Salyangoz simgeli Umbria güzeli

Tuesday, December 29, 2009

Yılbaşı akşamı için dört şehirden alternatifler

KARSSiz onu bir de karın beyaz battaniyesi örttüğünde görünEğer 2010 yılına nasıl girdiğinizi ballandıra ballandıra anlatmak niyetindeyseniz size uzun bir yolculuk önereceğim. Aslında kurduğum cümle sanırım yanlış oldu. Şöyle deseydim daha doğru olurdu sanırım; “Size iki saatte ulaşabileceğiniz, çok uzaklarda bir kent önereceğim...” Nasıl derseniz, anlatayım. Kars, Türkiye’nin en doğu ucunda. Ama uzakları yakın eden uçak, İstanbul’dan aldığı yolcuları yaklaşık iki saatte Kars’a ulaştırıyor. Kars uzak olduğu kadar, bu mevsimde çok soğuk da. Beyaz battaniyesini çoktan üstüne örtmüştür bile. Kars aslında kışın, kar altındayken güzeldir. Beyaz örtü bazı çirkinlikleri gözden saklar. Hem yeni yıl akşamı karla birlikte anılmaz mı zaten?Aslında Kars adı soğuğu çağrıştırır. Sonra da taş evler, geniş caddeler, kartal yuvası kale, tarihi köprü, gravyer ve kaşar peyniri, kaz kebabı, lezzetli yemekler, göllerin prensesi Çıldır ve asırlardır yapayalnız olan Ani harabeleri gelir insanın aklına. Ama Kars’ın baharı da, yazı da ayrı bir Güzellik sergiler. Doğası rengârenk tablolara dönüşür. Yani en doğudaki bu kentin her mevsimi güzeldir.Kars’ın tarihini uzun uzun anlatmayacağım. Çünkü o zaman yazı alır başını gider. Toparlamak zorlaşır. Onun için bugüne daha yakın geçmişten söz etmekte yarar var. Kenti gezmeye Kars Kalesi’nden başlayabilirsiniz. Kale, tepede, bir kayalığın üstünde kendini gösterir. Eteklerinde gürül gürül Kars Çayı akıp gider. Bu deli çayı aşmak için tarihi Taş Köprü’yü geçmeniz gerekir. Köprü ve etrafının fotoğrafçılara çok güzel pozlar verdiğini aklınızdan çıkarmayın. Kaleye ulaşan yol oldukça diktir. Tepeye kadar çıkmaya niyetliyseniz soluk soluğa kalmayı göze almalısınız. Kalenin güney eteklerinde eski Osmanlı mahallesi uzanır. İşte bu, kentin Mimari zenginliğinin kanıtlarından biridir. Bir yanda Rus mimarisini yansıtan taş evler, geniş caddeler, diğer yandan cumbalı Osmanlı evleri...EVLERİN HİKÂYESİYeni Kars’ta kuzeyden güneye uzanan dört ana caddeyi, doğudan batıya uzanan dört cadde dikine keser. Bu caddeleri, Baltık tarzı, düzgün kesme bazalt taşlarıyla yapılmış, bir veya iki katlı evler süsler. Bu evlerin hikâyesi şöyledir: 1877-78 savaşından sonra Kars’ı işgal eden Ruslar burayı Askeri vilayet ilan eder. Rus kumandanları ve aileleri için yeni bir kent inşa edilir. Kenti, 1890’da Hollanda’dan getirilen mimarlar düzenler. Buraya kadar geldikten sonra Çıldır’ı görmeden dönmek olmaz. Kars’tan çıkınca pencereden akıp giden görüntü birden boşalır. Karla kaplı düzlükler ve dağlar vardır artık... Göz alabildiğine hep aynı manzara uzanır gider. Arada bir, kara koyun sürülerini hayvan pazarına götüren çobanlar görüntüye girer. Köylerde kimsecikler görünmez. Ama bacalar beyaz beyaz tüter. Yolun iki yanındaki düzlüklerde tilkiler koşturup durur. Karların altında yiyecek bir şeyler ararlar. Arpaçay’ı geçince, uzaklarda Akbaba Dağı’nın karlı yamaçları görünür. Dağın arkasında Gürcistan ve Ermenistan vardır. Çıldır Gölü’nün önce ucu kendini gösterir. Küçük bir dere, sazlıkların arasından kıvrılıp göle kavuşur. Bir süre sonra bembeyaz göl görüntüye girer. O görününce, rüzgârın uğultusundan başka ses duyulmaz. Aslında Çıldır, çatırdayan buzlarıyla çığlık atar. Onu duymak için üstünde yürümek, gece ayazında kıyısında dikilmek gerekir. Çıldır insanı büyüler.Yeni yıla bu çığlık atan gölün üstünde şampanya patlatarak girmek, masalda yaşamak gibi bir şeydir. Yaşamınız boyunca unutamazsınız.Sınırdaki hayalet kentKars’a kadar gitmişken doğuya doğru 45 kilometre daha ilerleyip Türkiye’yi bitirmelisiniz. Çünkü burada 6.5 yüzyıldır bacası tütmeyen bir hayalet kent var. Ermeni Bagratuni Krallığı’nın başkenti... Daha önce bir Ermeni kale kasabası olan Ani, Kral III. Aşot’un hükümet merkezini Kars’tan buraya taşımasıyla önem kazanmıştır. Aşot’tan sonra tahta oturan I. Gagik, Ani’nin etrafını saran surları güçlendirmiş, kenti saraylar, kamu binaları, kiliseler ve muhteşem katedrallerle süslemiştir.Savaşlarla el değiştiren Ani, her seferinde biraz daha yıkılmıştır. Büyük darbeyi ise 1319 yılındaki deprem vurmuştur. Yerle bir olan kenti halk yavaş yavaş terk etmiştir. Ani’deki en son yazı 1348 tarihini taşır. Sonrasında şehrin üstüne sessizlik çökmüş, unutulup gitmiştir. Ta ki, 19. yüzyılda Batılı gezginlerce keşfedilene kadar. İngiliz gezgin Wilbraham, 1837’de Ani’yi görüp şunları yazmıştır: “Babil’in biçimsiz tümsekleri iskelete benziyor ama terk edilmiş Ani şehri, nefesi kesildiği halde yaşıyormuş gibi görünen bir cesedi andırıyor.”Batı tarafı yüksek surlarla çevrili olan kentin doğusunda Arpaçay’ın aktığı derin vadi bulunur. İşte bu vadi, Türkiye ile Ermenistan’ı birbirinden ayırır. İki ülke arasındaki mesafe öylesine yakındır ki, bir taş atsanız karşıdaki ülkeye düşer. Bu vadiyi gören bir yıkıntının üstüne oturup, uzaklardaki yüce dağlara bakmak, Ani’nin sessizliğini dinlemek, geçmişi düşlemek, Ermenistan’ı seyretmek insanı bir başka boyuta taşır.BALIKESİRİda Dağı’nın eteklerinde efsanelerle baş başaYeni yıla birkaç arkadaşla birlikte sessiz bir köşede lezzetli yemekler eşliğinde girmek isterseniz, size Kaz Dağları’nda bir adres önereceğim. Buraya nasıl gidildiğini şöyle anlatabilirim: Çanakkale üstünden gelirken Küçükkuyu’yu, beton yığınına dönüştürülen Altınoluk’u geçeceksiniz. Sol tarafta Tahtakuşlar sapağından içeri girip, döne döne Çamlıbel Köyü’ne tırmanacaksınız. Yeni yıla gireceğiniz Zeytinbağı Oteli’ni bulmakta hiç zorlanmayacaksınız. Sekiz odalı küçük otel, zeytin, incir, badem, fıstık ağaçlarının, bu mevsimde görünmeyen ama baharda rengârenk boy veren katırtırnaklarının, mevsiminde pembe mor çiçekler açan anemonların arasına saklanmıştır. Sizi büyük bir olasılıkla otelin işletmecisi, başaşçısı hem de her şeyi olan Erhan Şeker karşılayacaktır. Odanıza yerleştikten sonra, üstünüze kalın bir şeyler giyip bahçeye çıkın. Orada derin derin nefes alıp dağın seslerini dinleyin.Zeytinbağı’nda kaldığınız sürede yemek konusunda hiç endişe etmeyin. Çünkü Erhan Şeker bu konuda büyük ustadır. Onun eline kimse kolay kolay su dökemez. Siz gündüzleri dağ yürüyüşü yapın, akşamüstleri arkadaşlarınızla Ege’ye doğru kadeh kaldırın, sonra masanın başına geçip sizin için hazırlanan yemek şölenine katılın.Eğer şansınız varsa, yeni yıl gecesi Tunçel Kurtiz de sizinle kadeh tokuşturabilir. O davudi sesiyle size İda’nın efsanelerini anlatıp gecenize renk katabilir. Zeytinbağı’nda eski yılı yolcu etmek, yeni yıla hoş geldin demek yaşamınıza ayrı bir renk katacaktır. Tabii tüm bu güzel kutlamayı gerçekleştirebilmeniz için şimdiden yer ayırtmanız gerekiyor. Çat kapı giderseniz kapıda kalabilirsiniz.ORMANDA YÜRÜYÜŞEğer Kaz Dağları’nda başka bir adres isterseniz, size İlyada Otel’i öneririm. Buraya gitmek için Edremit’ten Kalkım istikametine sapmanız gerekir. Kızılçam ormanlarının içinden geçen bu yol, Kaz Dağları’nın çevrelediği yeşil çanağa doğru gider. İçlere doğru ilerledikçe termometrenin derecesinin hızla aşağıya indiğini göreceksiniz. İlyada Otel, ormanın içinde kaybolmuş küçük ve şık bir mekândır. Müşterileri daha çok Avrupa’dan gelen yabandomuzu avcılarıdır. Yeni yıla girmek bahanesiyle gideceğiniz İlyada Otel’de, kentin gürültüsünden uzakta bir-iki gün geçirmek Yaşam akülerinizi dolduracaktır. Yeni yıla zinde bir şekilde gireceğinizden emin olabilirsiniz. Gündüzleri ağaçkakanların gaga darbelerini, adını bilmediğiniz kuşların seslerini dinleye dinleye ormanın derinliklerine doğru yürüyün. Bu yürüyüş sizi kentin tüm zararlı etkilerinden arındıracaktır.Yeni yıla otelin havuzunun etrafında, eşinizle, dostunuzla kuş sesleri arasında girmek size çok keyif verecektir. KIRKLARELİKıyıköy’ün huzurunu Karadeniz mavisiyle buluşturunSize yeni yıl gecesi için Trakya’dan önereceğim kaçış noktası, Kırklareli’nin Karadeniz sahilindeki Kıyıköy’ü olacak. Bu cennet köşesine, İstanbul’dan otomobille yaklaşık 2.5 saatte ulaşırsınız. Yolu kısaltmak veya uzatmak sizin elinizde. TEM’den Edirne’ye doğru giderken Çerkezköy ayrımından otoyoldan çıkıyorsunuz. Daha sonra Saray’ı geçip, Kıyıköy istikametine ilerliyorsunuz. Yolun bu bölümü, insanın aklını başından alacak kadar güzel. Bu mevsimde yapraklarından soyunan ağaçlar, yolun iki yakasında uzanıp gidiyor. Acele etmemenizi, pencerenizi açıp, temiz havayla ciğerlerinizi yıkamanızı öneririm. Bu ağaçlıklı yolla birlikte tüm vücudunuzu bir huzur kapladığını hissedeceksiniz.Kıyıköy, Karadeniz’e akan Kazandere ve Pabuçdere’nin kucakladığı tepenin üstünde kurulmuş. Eski adı “Midye” olan bu köyde bir zamanlar Rumlar yaşıyormuş. Lozan Antlaşması’yla birlikte Rum nüfus, Batı Trakya’dan gelen Türklerle yer değiştirmiş. Köyün etrafı, büyük bir bölümü hâlâ ayakta duran Bizans surlarıyla çevrili. Bu surların 6. yüzyılda yapıldığı ve 9. yüzyılda onarım gördüğü belirtiliyor. Dere kıyısında ise kayalara oyularak yapılan 6. yüzyıldan kalma Aya Nikola Kilisesi, tüm bakımsızlığına rağmen insanı hayrete düşürüyor.SESSİZ VE LEZZETLİKaradeniz’e tepeden bakan bu şirin balıkçı köyüne, surların arasındaki asırlık bir kapıdan giriliyor. Daracık sokakların iki yanına eski ahşap evler sıralanmış. Yıkılmaya yüz tutmuş yaşlı evlerde hâlâ yaşayanlar var. Kim bilir kaç kuşaktan beri bu evlerde oturuyorlar? İnsan bu sokaklarda dolaşırken geçmişe yolculuk yaptığını sanıyor. Köyün bitimindeki kahvede oturup, Karadeniz’in lacivert sonsuzluğuna bakmak bir başka keyif veriyor.Köyün girişindeki Asmalı Kahve, adını etrafını saran yaşlı asmadan almış. Burada çay içen köy sakinleri, genellikle “Türkiye’nin hali ne olacak” sorusunun yanıtını arar. Tabii köy dedikoduları da asla ihmal edilmiyor.Kıyıköy’de yeni yıl gecesi için önereceğim mekân “Hotel Endorfina”. Karadeniz manzaralı temiz odaları, önünde geniş bir bahçenin uzandığı restoranı ile tam hafta sonu oteli. Mutfağı oldukça iddialı. Zeytinyağlıların yanı sıra, taze balıklar insanın damağında unutulmaz tatlar bırakıyor. Şef Mehmet Kartal, aynı zamanda tirol teknesi kaptanı, balıktan iyi anlıyor. Lezzetlisini seçiyor ve usulünde pişiriyor. Bir arkadaş grubuyla giderseniz, doya doya eğlenerek ve lezzetli yemekler yiyerek yeni yıla neşe içinde girersiniz. Aman gecenin sonunda kırlangıçtan yapılan balık çorbasını içmeyi unutmayın.İZMİRAlaçatı’nın butik otellerinde lezzet sörfüYazlık mekânlara kışın gitmeyi çok severim. Çünkü artık kalabalıklar çekilmiş, kasaba kendi kendine kalmıştır. Süslenmiş püslenmiş yazlık yüzünün altından gerçek yüzü çıkmıştır artık. Kimse kimseyi kazıklama telaşında değildir. Omuz omza yürünen sokaklar yalnızlığın tadını çıkarmaktadır. Herkes gerçek kimliğine bürünmüştür. Yaz gürültüsünün ve koşuşturmasının yerini artık dingin bir sessizlik almıştır.SESSİZLİĞİN KOLLARINDASize bu yeni yıla İzmir’in Alaçatı ilçesinde girmenizi öneriyorum. Yaz aylarının gözdesi bu ilçenin daracık sokaklarında bir aşağı bir yukarı yürümenin tam zamanıdır. Perşembe, cuma, cumartesi, pazar... Bir arkadaş grubu ile Alaçatı’nın birbirinden güzel butik otellerinden birini üs tutup, vur patlasın çal oynasın bir yılbaşı akşamından sonra, ertesi gün kendinizi sessizliğin kollarına atabilirsiniz.Eğer gidecek olursanız, size buranın geçmişi hakkında kısa bir bilgi vermek isterim. 1850 yılına kadar bir bataklık olan Alaçatı, sonradan kurutulmuş ve adalardan getirilen Rum işçilere burada bir liman inşa ettirilmiştir. Rum işçiler, limanın bir kilometre içine kendileri için taş evler yapıp bir köy oluşturmuşlar, çevreye de Şarap yapmak için bağlar dikmişlerdir. Bugün sokaklarda dolaşırken hayranlıkla seyrettiğiniz taş evler, işte bu Rum işçilerin yaptığı evlerdir. Tüm bölgede olduğu gibi burada yaşayan Rum ahali de, mübadele ile Alaçatı’dan sürülmüştür. Bu hüzünlü hikâyeyi uzatıp yeni yıl coşkusuna ket vurmamak gerekir galiba.Rüzgârların cirit attığı Alaçatı’da bu mevsimde sörf yapacağınızı pek sanmıyorum ama lezzetli yemekler yiyebileceğinizi umuyorum. Sanıyorum ilçenin gözde mekânları, yeni yıl için kapılarını açacaklardır. Örneğin Köşekahve’de, Ortakahve’de, Agrilia’da, Lavanta’da, Tual’de hem uzun uzun gazetenizi okuyabilir, kahvenizi çayınızı yiyebilir, lezzetli yiyeceklerle karnınızı doyurabilir, eğer vakit gelmişse içkinizi yudumlayabilirsiniz. VAKTİNİZ VARSA ÇEŞME’YE UZANINEğer cumartesi günü de orada kalırsanız, Alaçatı Pazarı’na uğramanızı öneririm. Burası, Ege’nin en renkli pazarıdır. Her ne kadar bu mevsimde çeşit azalsa da, pazarda sergilenenler hâlâ çekicidir. Alaçatı’ya çakılıp kalmak istemiyorsanız, size biraz ötedeki Çeşme’ye gitmenizi, Dalyan’da balık yemenizi, Ilıca’da Kumrucu Hüseyin’in kumrularıyla kahvaltı etmenizi, Ildırı sahilindeki balık lokantalarından bir-iki kadeh içmenizi, Urla’da Ünal kardeşlerin muhteşem katmerinin tadına bakmanızı, Dünyanın en eski zeytinyağı sıkım yeri olan Klazomenai’yi gezmenizi öneririm.Kış ortasında yazlık Alaçatı’da uzun bir hafta sonu geçirmek için, yılbaşından daha iyi bahane olmaz galiba. Arkadaşlarınızı ayartmak, uçak ve Otel rezervasyonu yaptırmak için çok vaktiniz yok. Hürriyet Seyahat’i okumayı bitirir bitirmez, telefona sarılmanızı öneririm. Alaçatı’da yeni yıla girmek yaşam pillerinizi tazeleyecektir emin olun.
Yılbaşı akşamı için dört şehirden alternatifler

Thursday, December 24, 2009

Kleopatra nın mezarının kapısı bulundu

İSKENDERİYE - Bir grup Yunan arkeolog, Mısır’ın İskenderiye kıyılarında yaptıkları sualtı araştırmaları sonucunda VII. Kleopatra’nın ölümünden hemen önce yaptırdığı mezarın devasa granit kapısını buldu.
Arkeologların bulduğu kapı 15 ton ağırlığında ve yedi metre yüksekliğinde.
Araştırmanın başında olan Harry Tzalas, "Onu görür görmez çok özel bir kapı olduğunu anladım. Bu kadar ağır ve iki kapılı bir yapı dalgalarla taşınamazdı ve o an bunun mezarın bir parçası olduğunu düşündüm. Makedonyalı mezar kapılarına benziyordu. Kapandığında sonsuza kadar kapanıyordu" dedi.
Tzalas kapının bulunmasıyla aralarında büyük bir Aşk olan Romalı komutan Marcus Antonius ile Kleopatra'nın ölmeden önceki son saatlerine de ışık tutulabileceğini düşünüyor.
.Boxes { float:left; width: 220px; border:dotted 1px; background-color:#f7f7f7; border-color:#ccc; margin:10px padding:5px; } .Text { font-family:Georgia, "Times New Roman", Times, serif; font-size:12px; font-weight:normal; color:#333; !important; padding:10px !important; line-height:18px; } .Text a, .Text a:link, .Text a:visited, .Text a:active { font-family:Georgia, "Times New Roman", Times, serif; font-size:12px; font-weight: normal; color:#333; !important; padding:10px !important; } .Text a:hover { font-family:Georgia, "Times New Roman", Times, serif; font-size:12px; font-weight: normal; color:#cc0000; !important; padding:10px !important; } .ImgUp { padding:5px 10px 5px 0px !important; } .ImgDown { padding:5px !important; } EDİTÖRÜN NOTU Kleopatra ile Antonius arasında yedi yıl süren dillere destan bir aşk yaşanır. ünlü tarihçi Plinius, Kleopatra'nın tacından çıkardığı bir çiçekle Antonius'a Şarap sunduğunu yazar. Romalı hükümdar kadehi dudaklarına götürdüğü sırada ise Kleopatra ona engel olur ve "Aptal! Sensiz yaşayabilseydim, seni yüz kere zehrileyebilirdim, görmüyor musun" der. Milattan sonra birinci yüzyılda Yunan tarihçi Plutarch Marcus Antonius'un Kleopatra'nın kendisini öldürdüğüne dair yanlış bilgilendirilmesinden sonra intihar etmeye kalktığını yazar.
Son isteği olarak Kleopatra'nın yanına gömülmek isteyen Antonius, o sırada hizmetçileriyle birlikte mezarın içinde saklanan Kleopatra'nın yanına gömülmek istediğini söylemiş.
Bunun üzerine de Antonius zincirler ve iplerle mezarın tepesine çıkarılmış, böylece camdan içeri girmeye çalışmış. Plutarch şöyle yazmış: "Mezarın kapısı bir kere kapandı mı mekanizma bir daha açılmasına izin vermiyordu."
Tzalas da buldukları yapının Yunanlı tarihçinin sözlerini doğrular nitelikte olduğunu dile getirdi: "Yıllardır insanlar Plutarch gibi güvenilir bir tarihçinin bu sözlerle ne demek istediğini merak etmişti. Artık bir cevabımız var."
Kleopatra'nın mezarının kapısı bulundu

Tuesday, December 8, 2009

Şarlanların fıçı atölyesi şarap turlarının uğrak yeri

Tekirdağ’ın Şarköy ilçesi yüzyıllara varan bir şarapçılık geçmişine sahip. Roma, Bizans dönemlerinde bölgede üretilen şaraplar toprak amforalara konularak, gemilerle uzak diyarlara gönderilirken, 18. yüzyıl sonundan itibaren şaraplar fıçılara konulmaya başlanmış.Fıçıcılık önemli bir işkoluymuş. Şarköy, Mürefte’nin şarapları sahile demirleyen gemilere fıçılarla yüklenirmiş. Şarköy’ün yaşayan en eski şarapçılarından Ziya Keresteci (82) geçmişte Müslümanların fıçı ürettiğini, Rumların şarapçılık yaptığını söylüyor. “Türkiye’nin en iyi fıçı ustaları Şarköy, özellikle Mürefte’deydi. Fıçılanan şaraplar, denizden Karaköy’deki Rum toptancılara gönderilirdi. Bomba adını verdiğimiz bu fıçıları sahilde birbirine kalın urganla bağlar, kayıkla çekerek gemiye çıkarırdık.”Şarköy - Mürefte hattından bir çok fıçı ustası gelmiş, geçmiş. Mesleğe gençler el atmayıp ustalar hayata gözlerini yumunca bu gelenek kaybolma noktasına gelmiş. Şarköy Kaymakamlığı son ustalardan yararlanıp, iki yıl önce Mürefte’de marangozlara yönelik fıçı yapım kursu açmış. Marangoz Ahmet Şarlan, bu kursta fıçı yapımını öğrenenlerden. Eşi Mediha Şarlan da daha sonra bu kurslara gidip, usta belgesi almış. Atölyeleri son zamanlarda bağbozumu turlarının uğrak yerlerinden biri oldu. Bağları, fabrikaları gezenler, Şarlanların atölyesine de uğrayıp fıçı üretiminin incelikleri hakkında bilgi alıyor.YILDA ORTALAMA 200 FIÇI YAPIYORLARŞarlanlar, fıçılarını Kırklareli Demirköy’den gelen ağaçlardan yapıyor. TÜBİTAK’ın araştırmalarına göre, bölgedeki Demirköy (Macar) meşesi alkollü içeceklerin olgunlaşması için ideal. Şarlan ağacın kullanımdan iki ay önce kesilip, doğal ortamında bekletilmesi gerektiğini söylüyor. İstediği ölçüde kesip, atölyesine gönderiyorlar. Ve onun işi başlıyor: “Yedi santim genişliğinde şeritler kesiyoruz. Boylarını fıçı ölçeğine göre ayarlıyoruz. Örneğin 50 litrelik fıçı için 28-30 adet şerit keseriz. Pürmüz ateşinde eğip, tahta kalıba koyarız. Bombe verip, altı çemberle birleştiririz. Kapağını kapattıktan sonra içine su koyarak meşenin şişmesini bekler, sızdırmazlığını kontrol ederiz.”Şarlan ve eşi, yılda 100 litrelik 60 adet, ayrıca irili ufaklı çeşitli boylarda 100’ün üzerinde fıçı yapıyor. Talep çoğunlukla butik üretim yapan küçük firmalardan ve evde Şarap üreten amatör şarapseverlerden geliyor. Bölgedeki Doluca, Gülor, Sevilen gibi büyük şarap fabrikaları fıçılarını yurt dışından getiriyor. “Bizimki el yapımı, yurtdışından gelen fıçılar ise çoğunlukla fabrikasyon üretim” diyor Ahmet Şarlan. Fıçıcılığın geleceğinden umutlu. “Şarapçılık ülkemizde nasıl günden güne gelişme gösteriyorsa, fıçı yapım işi de çoğalacak, fabrikaların talebi artacak.”Mediha Şarlan, tamamlanan her fıçının kendisine büyük bir mutluluk verdiğini söylüyor. “Şarköy dışından, ülkemizin birçok yerinden fıçı siparişleri alıyoruz. Şarköy’e gelen şarapseverler atölyemizi ziyaret ediyor, beğendikleri fıçıları alıyor ya da sipariş veriyor.”MÜZEDE ŞARABIN TARİHİNE YOLCULUKTürkiye’de şarabın tarihine yolculuk edilebilecek Müze sayısı bir elin parmaklarından az. Sadece Mürefte iki müzeye sahip. Kutman Şarap Müzesi ile Aker Şarap Müzesi yıl boyunca ziyarete açık. Her ikisinde de şarabın bu bölgede 1900’lerden günümüze uzanan öyküsüne tanık olabilirsiniz. Şarap kültürü, şarap tarihi, şarap yapımı, şarap gelişimi, hakkında müze yetkililerinden bilgi alabilirsiniz. Neler mi var bu müzelerde? Üzümü şarap yolculuğuna hazırlayan geçmişin kollu el presleri, tahta presler, elle çevrilen salkım ayırma makineleri, küfeler, kantarlar, üzümün ayakla çiğnendiği ağaç çıfıtlar, mantar presleri, fıçılar, şarap şişeleri, üzerinde İnhisar (Tekel) İdaresi yazan şişeler, Romalılar döneminden kalma, denizden çıkmış, şarap amforaları... Müzenin duvarlarına yansımış, elektriğin olmadığı dönemde, bağdan üzümün at, katır, eşek sırtında küfelerle şarap mağazalarına gelişini gösteren sararmış fotoğraflar, yağlı boya tablolar, yazılı belgeler...Her iki müzeye de yurtiçi ve yurtdışından pek çok ziyaretçi geliyor. Aker Şarapçılık’a ait müzeye uğradığımızda, bizden önce gelen CHP eski milletvekili, ünlü kamuoyu araştırmacısı Bülent Tanla’ya rastladık. Datça’dan birlikte geldikleri İtalyan asıllı Türk Claudio Petrini’yle birlikte müze koleksiyonundaki tarihi belgeleri inceliyorlardı.Şarköy ve Mürefte’nin sokaklarında gezdiğinizde Rumlar’dan kalma eski şarap mağazalarını da göreceksiniz... Bir çoğu hâlâ şarap yapımında hizmet gören bu yapılarda, yıllarını şarap yapımına vermiş ustalardan da şarap hakkında bilgiler alabilirsiniz...Şarköy, Mürefte bölgesinde, Çınarlı ve Mursallı gibi tarihi eskilere giden ve bölgede en fazla üzüm üretilen bu iki köyde üretilen şaraplardan da tadın, evinize dönerken mutlaka almanızı öneririm.
Şarlanların fıçı atölyesi şarap turlarının uğrak yeri

Bu bölgeye uğramadıysanız Provence’ı gezmiş sayılmazsınız VAUCLUSE

Eski eski köyler yöresi Vaucluse, sayısız Roma kalıntısı, güzel kokularla bezenmiş tepeleriyle Provence’in çok önemli bir bölümünü teşkil ediyor. Bölgede altı, yedi yerleşim merkezi var. Her biri mimarisi, tarihi, tabiat güzelliği, sakin yaşamıyla birbirinden enteresan. İnsanı yaşama hayran bırakıyor, iyi ki dünyaya gelmişiz, dedirtiyor.EN BÜYÜK PAZAR BURADA KURULURÖnce Vaison La Romaine’den bahsedeceğim. Gezi süresince konakladığımız çiftlik evi, altı bin nüfuslu bu kasabadaydı. Marsilya Havaalanı’ndan karayoluyla yaklaşık iki saatlik mesafedeki kasaba, Fransa’nın en büyük arkeolojik alanına sahip. Merkezi Roma kalıntılarının arasında. Provence’ın en büyük, en ünlü pazarı bu köyde kuruluyor. Pazardan alışveriş yapıp, elinizde torbalarla hemen yanı başındaki antik şehir Pont de Romaine’ni, Roma harabelerini gezebiliyorsunuz. İnsanı hemen içine alan, çok sevimli, çok sakin bir kasaba. Halkı öylesine cana yakın ki, kendinizi hemen onlardan biri gibi hissediyorsunuz. Mütevazı kafelerinde, leziz yemekler yiyebileceğiniz restoranlarında ununu elemiş, eleğini duvara asmış emeklilerle çok keyifli sohbetler edilebiliyor. Minik köşebaşı postanesi, sokakları, çevresindeki bağlar görülmeye değer. PAPANIN DEV SALONUTurumuza bir diğer meşhur kentle devam ediyoruz. Avignon, papaların şehri olarak tarihe geçmiş. Devasa surlarla çevrili. 1309 ile 1403 yılları arasında yaşayan papaların sarayıyla (le Palais des Papes) başlıyoruz turumuza. Galerileri, dehlizleri, büyüklü küçüklü odaları, meydanları, papaların yatak odaları ve kilisesiyle görkemli bir saray. Büyük tünelinde, 50 metre uzunluğunda, 20 metre yüksekliğinde bir salon yer alıyor. Papaların yaşadığı bu mekandan çıktığımızda, Belediye Sarayı’nın gotik saat kulesinin altında, bir kafeye oturup yorgunluk kahvesi içiyoruz. Kentin en meşhur meydanı Place l’Horloge’ı da görüyoruz bu sayede. Mis gibi kahve kokularını geride bırakıp, meşhur Pont St. Benezit Köprüsü’nde kulaklarımızda Audivision’da Sur Le Pont d’Avignon şarkısını dinleyerek yürüyoruz. Şimdileri bilemem ama geçmişte Türkiye’deki Fransız okullarındaki öğrenciler arasında herhalde bu şarkıyı öğrenmeden okulu bitiren çıkmazdı...Avignon’dan ayrıldıktan yarım saat sonra ulaştığımız I’sle Sur La Sorgue, bir başka harikalar diyarı. Sorgue Nehri’nin kıyısındaki kasabanın su kanalları, değirmenleri, sanat galerileri, antikacı mağazaları, kafelerini seyretmeye doymak mümkün değil. Gerçek bir kartpostal diyarı. 17. yy’dan kalma barok stilindeki kiliseyi geziyoruz. KÜÇÜK VENEDİKBeş kilometre ileride bir başka harikalar diyarı, Fontaine-de-Vaucluse bekliyor bizi. Dünyanın en güçlü mineral su kaynağı burada. Köyün ortasından geçen nehrin kenarında tabiatla başbaşa kalıp yürüyüş yapıyoruz, sonbaharın inanılmaz güzelliklerini yaşıyoruz. Sorgue Nehri’nin kaynağı olan Fontaine-de-Vaucluse’dan, pırıl pırıl akan nehirden alamıyoruz gözlerimizi. Köy, küçük Venedik gibi. Suyun berraklığını, çevredeki ulu çınarların sonbahar görünümünü hafızamıza yerleştiriyoruz.Bir sonraki durağımız Gordes. Daracık taş sokaklarda, taş evlerin arasında geçerek küçük köyü baştan başa yürüyoruz. 1909’daki depremde çok hasar görmüş, 1944’te Almanlar tarafından bombalanmış. 1960’lardan sonra Turizm sayesinde tekrar canlanmış. Köyün etrafı örme taştan, arı kovanı şeklindeki kulübelerle çevrili. Bu yapı tekniği neolitik çağlara dayanıyormuş. Kulübeler çoban barınağı, depo, hayvan gölgeliği olarak kullanılmış geçmişte. Sadece bu yapıları görmek için köye gelmeye değer... RESSAMLARIN UĞRAK YERİTekrar yola düşüyoruz. Köy yolunda, birbirinden güzel manzaraların içinden geçip, 15 kilometre sonra kırmızı toprak yapılarıyla ünlü Roussillon’a varıyoruz. Provance’ın merkezinde 600 kilometrekarelik alana yayılan Luberon yükseltilerinden birinin eteğine kurulmuş bu köy. Roussilon Tepesi’ni çizmek isteyen ressamların uğrak yeri. Hayranlık uyandıran, anlatılması zor güzellikte bir manzara karşımızdaki. Kırmızı topraklar, kırmızı tepelerindeki ortaçağdan kalma taş evler, kırmızı damlar... Bu güzel köyde yemek molası veriyoruz. Salad Nisuaz, kırmızı Şarap ve krep... Damağımızda bu lezzetlerle son durağımıza yöneliyoruz. Bonnieux, tarihi, küçük bir köy. Kahve molası için ideal. Bölgenin güzellikleri burada da karşımıza çıkıyor. Günün sonuna geldik. Birbirinden güzel köylerden geçip, bu yollarda Otomobil kullanmanın zevkini çıkararak Vaison La Romaine’e dönüyoruz.


Bu bölgeye uğramadıysanız Provence’ı gezmiş sayılmazsınız VAUCLUSE

Güneş erirken Ege

Yine Ayvalık’tayım. Kasımın ortasında Ayvalık’a gelip, zeytin ve zeytinyağıyla Aşk yaşamak âdet haline geldi sanki. Ben bu aşkı, beş yıldır yaşıyorum. İnsanlık ise kendini bildi bileli. Sonsuza kadar sürecek bir aşk bu. İnsanlık ilk onu tanıdı, son uykusuna da onun gölgesinde yatacak sanırım.Antikçağda, Batı Anadolu’da sadece iyilerin zeytin ağacı dikmesine izin verilirmiş. Onun için bu yörenin insanlarını çok seviyorum. İyi, dost, sıcak kanlı, konuksever, güler yüzlü... Ne de olsa o ilk iyi insanların torunları bunlar. Dedelerinin genlerini taşıyorlar.Bir zeytin hasadı daha izleyeceğim. Geçmişin öykülerinin gizlendiği dar bir sokağın sonunda, tam denizin kıyısındaki “Sızma Han”ın terasında, bacaklarımı uzatmış, göle benzeyen denizi, karşıdaki adaları, özellikle Cunda’yı seyrediyorum. Sızma Han, eski bir Ayvalık binasından otele dönüştürülmüş. Otel demek belki de doğru olmaz. İnsanı ev gibi kucaklayan bir mekân.Ilık bir sonbahar akşamüstü. Böylesi bu mevsimde az bulunur. Tanrının bir armağanı mı yoksa? Midilli’nin arkasından batmaya başlayan güneş, denizi bakır rengine boyamaya başlamış bile. İster çarşaf gibi ister tahta gibi dümdüz deyin. Her ikisi de denizin sakinliğini anlatmak için uygun benzetme olabilir. Bir balıkçı, küçük teknesiyle bu sakin denizi yırtarak gidiyor. Pat pat pat... Pancar motorun kulak tırmalayan sesinin, bu kadar Romantik olabileceğini hiç düşünmemiştim! Bir martı. Denizin üstünde tahtadan bir oyuncak gibi hareketsiz duruyor. Balık peşinde olmadığı belli. Levrekler görünmüyor ama denizin kıpırtısına bakarak onları hissedebiliyorum. Zamanı değil ama Ay kendini göstermek için acele ediyor nedense. Hayal meyal de olsa Güneş’e rağmen gökyüzüne asılmış.BİR DÜŞÜN ANLATIMIAyvalık’a tam bir sonbahar sakinliği çökmüş. Yazdan kalan yorgunluğundan sıyrılmaya çalışıyor sanki. Her şey öylesine romantik ki, sayılardan, dertlerden, kavgalardan uzak bir hasat yazısı yazmak istiyorum. Bir düşü anlatır gibi.Hem manzaraya bakıyorum hem de dersimi çalışıyorum! Ayvalık öğrenimim bir türlü bitmiyor. Elimde bu kez Berrin Akın ve Hakan Dinç ikilisinin yazdığı “Kentli Ayvalık” kitabı var. Ne güzel de anlatmışlar bu Egeli kasabayı. Birlikte okuyalım: “Ayvalık kıyıdan tepeye doğru kademeli olarak sıralanmış evleriyle denizi izler. Denizin uçsuz bucaksız görüntüsü değildir pencerelere yerleşen. Göl gibi durur Ayvalık’tan bakınca Ege Denizi. Sonra gitgide derinleşir, karşı uzak kıyılara ulaşır mavi sular... Delice esen rüzgâr, sokakların sessizliğine usulca karışır. Denizin üzerinde dalgalarla bağıran poyraz, evlerin denize dik yerleştirilip bu rüzgârla uzlaşmasından dolayı susuverir kapı önlerinde... Yazın insanın tenini kucaklayan, yumuşak kokulu imbat ise affettirir kışın keskin poyrazını.”Aydınlık karanlığa dönerken, ben de kadehimin sonuna geliyorum. Mezem, küçük bir tabağın içindeki zümrüt yeşili erken sıkım zeytinyağı, pamuk gibi çavdar ekmeği ve kırma yeşil zeytin. Ekmeğimi, kıyıya gelip beni seyreden kefal yavruları ile paylaşıyorum. Dar sokaklardan Şehir Kulübü’ne doğru acelesiz yürüyorum. Orada dostlar ve Mehmet Yörük’ün hazırladığı yemekler beni bekliyor. Yörük’ü yıllardır tanırım. Kim bilir ne lezzetler damıtmıştır şimdi. Oraya vardığımda, yarıya inmiş kadehlere bakınca geç kaldığımı anlıyorum. Bütün “hasat dostlarım” tam takım burada. İlk yudumu hepsinin sağlığına içiyorum, ikincisini zeytincilere ayırıyorum. Sonraki yudumlarıma ise çeşitli bahaneler buluyorum.Her şey umduğum gibi çok lezzetli. Mezeler, yemekler, kahkahalar... Sızma Han’ın önündeki kefal yavruları da buraya gelmiş. Yüzlercesi levrek saldırılarına aldırmadan bekleşiyor. Atılan ekmek parçalarına yüz vermedikleri için ne beklediklerini anlayamıyorum.HASAT ZAMANIGece bitiyor. Ertesi gün hasat var. Yakamozlara yakalanmadan odama çekiliyorum. Gözüm onlara bir takılırsa sabahı edeceğimi biliyorum.Murateli Köyü, bayraklarla süslenmiş bizi bekliyor. Meydana masalar kurulmuş. Ayvalık’ın lezzet ustaları, yan yana dizilmiş küçük büfelerde yemeklerini hazırlıyorlar. Sahnede, Muammer Ketencoğlu ve arkadaşları, biraz sonra başlayacak şenlikler için ses ayarı yapıyor.Sonra herkes zeytinlikte toplanıyor. Ağaçlar silkeleniyor, tırmıklanıyor, çubukla dövülüyor. İlk kez hasat izleyenler heyecanlı. Her anın fotoğrafını çekmeye çalışıyorlar. Benim beşinci hasadım. Artık bir zeytin üreticisi kadar deneyimliyim. Bir ağaç gölgesine sığınıp yine de izliyorum. Kafamda bir çok soru var yanıt bekleyen. En önemli sorum: Acaba zeytini, dalları sopalarla döverek toplamasak her yıl “var yılı” olur mu? Çünkü sopalar filizleri kırıyor. Onların kendini toplaması bir yılı buluyor. Yani sonraki yıl zeytin az oluyor. Belki daha özen gösterilse, her yıl “var yılı” olacak.Hasattan sonra konuşmalar başlıyor. Doğal olarak zeytinyağıya ilgili sıkıntılar, çözüm önerileri dillendiriliyor. Sonra sıra bana geliyor. Benim konum “Zeytinyağı ve lezzet”. Yani sorunsuz ve dertsiz bir konuşma olacak. Salon tıklım tıklım dolu. Dinleyiciler zeytinle yatıp zeytinle kalkan kişiler. Yani zeytinyağının lezzetini benden daha iyi biliyorlar. Onlara neyi, nasıl anlatacağımı şaşırıyorum. Bir heyecan basıyor içime. Derin bir nefesten sonra başlıyorum:Zeytin ağacının kutsallığından, asırlar boyu insanlığı aydınlattığından, iyileştirdiğinden, beslediğinden dem vuruyorum. Onun için Halikarnas Balıkçısı’nın zeytinyağını “erimiş güneşe” benzettiğini belirtiyorum. Anadolu insanının damağının hâlâ zeytinyağına yabancı olduğunu öne sürüyorum. Buna çözüm bulunduğunda, zeytinle uğraşan tüm kesinlerin daha mutlu olacağını söylüyorum.Konuşmamı, antik dönemden bugüne kadar yapılan zeytinyağlı yemekleri anlatarak noktalıyorum.HASAT YEMEĞİSonra hasat yemeği başlıyor. Her şey öylesine lezzetli ki, insan yemeye doyamıyor. Bu arada Muammer Ketencoğlu ve arkadaşları, Ege’nin hasret dolu şarkıları ile yemeğe daha da lezzet katıyorlar. Görüntü bana, İtalyan filmlerindeki şenlik sahnelerini anımsatıyor. Bir ara, masaya gölgesini veren zeytin ağacının kulağıma bir şeyler fısıldadığını duyar gibi oluyorum: “Herkese aidim ve kimseye ait değilim. Sen gelmeden önce de buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım...” Aslında zeytin ağacının bu sözleri, kavurucu bir yaz günü gölgesine sığınan Homeros’a fısıldadığını biliyorum. Şarap, lezzetli yemekler, Müzik derken, kendimi zeytin ağaçlarıyla konuşan Homeros’un yerine koyuyorum anlaşılan.Beşinci zeytin hasadının, yeme-içme, görme, öğrenme fasılları, aynı akşam Ümit-Cem Boyner’in evindeki muhteşem partiyle sona eriyor. Partide, taze nar suyuyla yapılan kokteyl eşliğinde önce yine zeytin konuşuluyor. Ama ilerleyen saatlerde zeytinin pabucunun artık dama atıldığını, konunun karadikene (deniz kestanesi), kidonyaya, zeytinyağlı sarmaya, mantıya, papalinaya, köfteye, müziğe ve dansa kaydığını gözlüyorum. Diskjokey işini iyi biliyor. Çünkü herkesi piste çekmeyi başarıyor. Hasat şenliği, gece yarısı havuz başında dökülen lokma ile noktalanıyor. Yani tadı damağımızda kalıyor.Ertesi gün, Cunda’da, Muhtar Kent’in babasının adına yapılan kütüphanede ayılmaya çalışıyorum. Manzara harika. Ayvalık’ın ünlü zeytinyağı üreticilerinden Kürşat Ailesi’nin kahvaltılıkları ise damak çatlatan cinsten. Daha sonra dar sokaklardan inip, Taş Kahve’de tanıdığım kedileri severek adaçayı içiyorum. Ve dönme zamanı geliyor. Başta Ticaret Odası Başkanı Rahmi Gencer olmak üzere, bu hasada emeği geçen tüm Ayvalıklı dostlarıma veda edip İstanbul’un yolunu tutuyorum.Ayvalık bugünlerde zeytinyağı kokuyor. Bir süre daha kokacak. Uzun bir hafta sonunu bu güzel ilçeye ayırırsanız, siz de benim gibi çok mutlu olursunuz.2 bin 200 yıllık meze tarifiRoma döneminin önemli yemek yazarlarından Cato, MÖ 200’de zeytin mezesi yapımını tarif etmiş: “Yeşil veya siyah zeytinin çekirdeklerini çıkartın. Zeytinleri doğrayıp üstüne sirke, kişniş, kimyon, rezene, sedefotu, nane ekleyin. Bu karışımı bir kavanoza koyup, üstüne bolca zümrüt yeşili zeytinyağı doldurun. Zeytin mezesi kullanıma hazırdır...” Bu mezeyi yaptım. Ama hemen yemeyip, birkaç gün zeytinyağının içinde beklettim. Ortaya öylesine lezzetli bir meze çıktı ki, neredeyse parmaklarımı yiyecektim. Bir de ortaçağda çok rağbet gören salata tarifi vermek istiyorum: Maydanoz, adaçayı, sarımsak, soğan, pırasa, rezene, tere, sedefotu, biberiye, nane ve semizotunu bir güzel yıkadıktan sonra ayıklayıp küçük parçalara bölün. Sonra bolca sızma zeytinyağı ekleyip iyice karıştırın. Daha sonra bir miktar sirke ilave edip tekrar karıştırın. En son olarak da tuzu ekleyin. Bu sıraya dikkat etmeniz gerekiyor. Yoksa istediğiniz tadı elde edemezsiniz.Kutsal zeytin ağacı“Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı / yetmişinde bile / mesela zeytin ağacı dikeceksin. / Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil / ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için / yaşamak yanı ağır bastığından...”Böyle diyor Nâzım Hikmet. Zeytin dikmeyi, yaşamı ciddiye almanın göstergelerinden biri sayıyor. Ne şanslı ağaçtır ki, asırlar boyu yazarların övgülerine konu olmuş, hep sevilmiş, barışı simgelediği için başlara taç edilmiştir. Zeytin ağacı dendi mi, ardından akıllara hemen deniz gelmiştir. Zaferi, ödülü, arınmayı, gücü çağrıştırmıştır hep. Bir yanından lezzeti damlatırken, diğer yanından şifa dağıtmıştır.Deniz deyince; zeytinin denizi Akdeniz’dir. Onun kıyılarında hayat bulup, hayat vermiştir. Bunu en güzel Akdeniz’in yazarı Lawrance Durrell anlatabilir: “Bütün Akdeniz, heykeller, palmiyeler, altın kolyeler, sakallı kahramanlar, şarap, fikirler, gemiler, ayışığı, kanatlı gorgonlar, bronz adamlar, filozoflar... Yani Akdeniz’in tümü dişlerin arasındaki kara zeytinin ekşi, sert tadından çıkmış gibi. Etten ve şaraptan daha eski bir tattan. Soğuk su kadar eski bir tattan.” Georges Duhamel ise zeytin ağacının vazgeçtiği yerde Akdeniz’in de bittiğini söyler. Arif Damar, bir zeytin ağacı gibi bin yıl severek yaşamaya davet eder.Zeytin ağacının çok zengin bir sembolizması vardır. Ortaçağda zeytin ağacı, altını ve aşkı simgeler. Angelus Silesius, Süleyman Mabedi’nden esinlenerek, “Kapında altın renkli zeytin ağacı görürsem, seni o dakika Tanrı’nın Kutsal Mabedi bilirim...” diye yazar. Japonya’da ise başarının sembolüdür. Zafer ağacıdır. Bir başka inanca göre, seçilmişler cennetini sembolize eder.Zeytin ağacı kutsaldır. Kuran’da Nur suresinde ondan bahsedilir.Bir inanışa göre, İsa’nın çarmıha gerilişini, havarilerden başka orada bulunan sekiz zeytin ağacı da görür. Bu nedenle Hıristiyanlar için zeytin, İsa’nın gözyaşını sembolize eder. Zeytinyağı, vaftiz törenlerinin kutsal yağıdır. Nuh Peygamber büyük tufanın bittiğini, beyaz güvercinin getirdiği zeytin dalından anlar.
Güneş erirken Ege