Showing posts with label Şair. Show all posts
Showing posts with label Şair. Show all posts

Tuesday, December 29, 2009

BEYRUT küllerinden doğuyor

Tevrat’ta “bal ve süt” ülkesi olarak geçen Kenaneli’nin “vaat edilmiş” topraklarıyla alfabenin mucidi Fenike’yi düşünüyorum... Tüm Semitik kökenli dillerde, karlı zirvelerinden dolayı “Beyaz Dağ” diye anılan Lübnan’ın başına gelenleri. Bu küçük ama zengin (yalnızca yerel kaynakları açısından değil tarihi ve kültür mirasıyla da) ülkenin, yıllar boyu birbiriyle halleşip kaynaşmış ama ilk fırsatta birbirinin gözünü oymaktan geri kalmamış Hıristiyan, Müslüman, Dürzi halklarının trajik alın yazısını...MERKEZDEKİ METRUK ALANLAR CANLANMIŞMS 551’deki depremde yerle bir olmadan, dev dalgaların altında yitip gitmeden önce antikçağın en önemli yerleşimlerinden biri vardı burada. Mermer sütunları, tapınakları, su kemerleri, tiyatrosu ve hipodromuyla olduğu kadar Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanından gelen öğrencilerin en yetkili hocalardan ders aldığı Hukuk Okulu’yla da ünlüydü. Ama taş üstünde taş kalmadı bir anda, eski kent yeryüzünden silindi gitti. Neyse ki bugün, son savaşta yıkılan kent merkezindeki metruk alan, kazı çalışmaları sayesinde canlanmış durumda. Beyrut’un Fenike, Helenistik, Roma ve Bizans mirası yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor. Haçlılardan kalma kilise kalıntılarıyla Kölemen ve Osmanlı hamamları da. Dev vinçleri, kıyı boyunca yükselen gökdelenleri ve köstebek yuvasını andıran kazı yerleriyle büyük bir şantiye halinde Beyrut, her kazma darbesiyle eski kimliğine kavuşma mücadelesi veriyor. Otelin balkonundan gördüğüm manzara: çanak antenlerle sarmaş dolaş kuruyan çamaşırlar, harap bir evin çatısına yığılmış, ne işe yaradığı belirsiz eski Otomobil lastikleri ve bir parça deniz: Akdeniz. Romalılardan bu yana “bizim” olan, yine de bir türlü paylaşamadığımız, tarih boyunca kan gölüne dönüştürdüğümüz deniz. Bu yüzden olsa gerek, Filistinli Şair Mahmut Derviş ünlü “Beyrut Kasidesi”nde “Ak ya da kurşuni, nisanda yeşil. Gerçekte mavi ama öfkelendiğinde her mevsim kıpkırmızı” der Beyrut’un denizinden söz ederken.Boş arsada tek başına bir palmiye bekliyor, öyle mahzun, yalnız, kurumak üzere. Sivri yaprakları arasından beş katlı bir yapı görünüyor, duvarlarında mermi izleri, içi boş, pencereleri kırılmış. Her yıkımdan sonra küllerinden doğsa da, savaşın (daha doğrusu peşpeşe patlak veren savaşların) yaralarını tümüyle saramamış bir kent görünümünde Beyrut. İSYAN VE SEVGİ İFADESİÜç yıl öncesinin İsrail bombardımanından söz etmiyorum, iç savaşın yol açtığı derin yaralar var hâlâ, yalnızca kentin Mimari dokusunda değil, insanların yaşamlarında da. Bir anlamda mirasçısı olmayan, yani sahipsiz bir kentteyim. Sahi, yüce dağlardan Akdeniz’e yumuşak bir iniş yapmış gibi sere serpe uzanan bu güzel yarımadanın gerçek sahibi kim? Yine Mahmut Derviş’e dönersek “Saygıyla kıyıya inen dağlarla, dağlara yükselen denizin” sahibi? Bir ulustan ziyade çokkültürlü, çokdinli bir topluluklar harmanı olan Lübnan halkı mı, hâlâ kamplarda yaşayan Filistinliler mi yoksa? Filistinliler silahlarıyla 1962’de kovulmuştu bu kentten, dolayısıyla onlar olamaz. 0 zaman Hizbullah örgütüdür belki ya da Suriye. Lübnan’ın tek sahibi yok anlayacağınız. Bu yüzden de başına gelmedik bela kalmamış. İsrail bombardımanları sırasında “kim derdi ki bir gün” diye yazmıştım, “evet bir gün her şey yeniden başlayacak, kentin kalbine yeniden bombalar yağacak? İç savaştan, Sabra - Şatila katliamından, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün zorla sürgüne gönderilmesinin ardından İsrail, Lübnan’a yeniden müdahale edecek, bu kez Hizbullah’ı ortadan kaldırmak bahanesiyle yeniden siviller ölecek. Kim derdi ki bir gün, önce Suriye’nin gizli, sonra İsrail’in haksız ve ölçüsüz müdahalesiyle kan dökülecek, Beyrut yeniden geçmişin acılarını yaşayacak.” Yalnızca bir isyan değildi bu satırlar, aynı zamanda bu ülkeye, bu kente duyduğum ilgi ve sevginin de ifadesiydi. Arkadaşlarım vardı orada. Kitaplarımın Arapça çevirilerini yayımlayan Dar Al Farabi Yayınevi ve yöneticisi Abou Akl bombardıman altındaydı. Kentin en akıllı, en cana yakın, en güzel gazetecisi, sevgili Joumana ve onun gazetesi An-Nahar bombardıman altındaydı. Arap dünyasının en değerli yazar ve şairleri, dostlarım Elias Ghoury ve Amman’da yaşamakla birlikte yolu sıkça Beyrut’a düşen Mahmut Derviş bombardıman altındaydı. ŞAŞIRTAN KARŞILAŞMAOysa şimdi, resmi binalarla kentin stratejik noktalarında bekleyen silahlı askerlere rağmen, ortalık sakin gibi görünüyor. Bir gerilim var evet, ama savaş yok. Şimdilik yok. Gökdelenlerle izbelerin, boş arsalarla viran evlerin kentindeyim. Yine de, Ortadoğu’nun en ışıklı, en Canlı, en göz alıcı kentlerinden biri Beyrut, çünkü kozmopolit bir geleneğe sahip. Sabahın erken saatlerinden itibaren dağdan inen Dürzilerle Ermeni ve Kürtlerden, Maronitlerle çember sakallı Şiilerden oluşan, iş aramaya gelmiş Pakistanlı ve Hintlilerle renklenen bir kalabalık dolduruyor sokakları. Kıyı kahvelerinde kot pantolonlu genç kızlarla türbanlı kadınlar kavrulmuş çekirdek, fındık fıstık, dondurma, artık ne bulurlarsa atıştırıp bir yandan da nargile içiyor. Bu kozmopolit ve görece özgür ortamda, uzun yıllar bu topraklara hükmetmiş Osmanlı’nın da payı var elbette. Eski kültür bakanlarından Ghassan Salame’nin davetlisi olarak Lübnan’a geçen gelişimde Galatasaray Lisesi’nden sınıf arkadaşım Celâlettin Kart’a rastlamıştım. Hayretle, burada ne işin var, diye sormuştum. “Asıl senin ne işin var, ben TC’nin Beyrut büyükelçisiyim!” yanıtını almıştım. Dağın tepesinde bir oteldeydik. Celâlettin bir Osmanlı valisi edasıyla dolaşıyordu ortalıkta. Ne de olsa bu dağ ve aşağıdaki kıyı, dik yamaçlar, Bekaa vadisi, 1. Dünya Savaşı ertesinde Fransız yönetimine geçene kadar, 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştı. Son gece, Celâlettin’in de katıldığı Fransız elçisinin rezidansındaki yemekte Osmanlı’dan miras duvar süslemeleriyle çinilere hayran kalmıştık. Yalnızca kent merkezinde ve köklü ailelerin yaşadığı köşklerde değil, “Davut Paşa” gibi bazı yemek adlarında bile Osmanlı izlerine rastlamak mümkündü. Balkonda kahve keyfinden sonra otelden çıktığımda dikkatimi çeken ilk şey askerler oldu. Ağır silahlar kuşanmış, zırhlı araçlarla köşe başını tutmuşlardı. Para bozdurmak için girdiğim ilk bankanın duvarında eski başbakan Hariri’nin fotoğrafını görünce savaş ve yıkım günlerini anımsadım. Hariri de, Lübnan siyasetini yönlendiren nice lider gibi bir suikastta can vermişti. Onun adını taşıyan Osmanlı tarzı camiye doğru, küçük saat kulesine açılan sokaklarda yürüdüm. Balkonlu, cepheleri yenilenmiş eski taş yapılar tarihsel Beyrut’un bağdaşık, tutarlı ve güzel bir mimari dokusu olduğunun en belirgin işaretleri. Ne var ki, Ortodoks Katedralin yanı başına, sanki ona meydan okumak için dikilmiş izlenimi veren Hariri Camii, turkuvaz rengi kubbeleri ve süslü minareleriyle Binbir Gece Masalları’ndan çıkıp gelmiş bir devasa oyuncağı andırıyor. Ve mimari dokuyu berbat ediyor.OTOBÜS, DOLMUŞ ARAMAYIN Yayalara göre bir kent değil Beyrut, benim gibi toplu taşıma araçlarını, otobüs ve tramvayları özel araçlara tercih edenlere göre hiç değil. Çünkü Beyrut’da yoksul da zengin de kendi otomobiliyle dolaşıyor. Otomobilleri tek varoluş nedenleri sanki, kişiliklerinin, günlük hayatlarının ayrılmaz bir parçası. Hatta en doğal uzantısı. Yoksullarınki hurda belki, ama, yine de, bunlardan daha hurda taksilerle dolmuşlara bir alternatif oluşturuyor. Kent merkezinde ne metro var ne otobüs. Ne de, anılarda, sepya fotoğraflarda kalmış eski tramvaylardan en küçük bir iz. Otobüslerin yalnızca kenar mahallelerde çalıştığını söylediler; merkezden kent dışına sefer yapan Nuh-u Nebi’den kalma tektük minibüslere rastladığımı ama binmekten çekindiğimi, hatta düpedüz korktuğumu da itiraf etmeliyim. Beyrut doğumlu, ergenlik yıllarını ve gençliğini bu kentte yaşamış, Kavafis’in o nefis şiirinde İskenderiye için söylediği gibi “hayatını bu köşede karartmış” kadim dostum Amin Maalouf’a romanlarında Semerkant, Granada, hatta Cenova gibi birçok kentten söz etmesine rağmen neden Beyrut’u (Tinos Kayası hariç) es geçtiğini sorduğumda, iç savaşın travmasını bir türlü üzerinden atamadığını, bu nedenle sevgili kentinden söz etmeye gönlünün el vermediğini söylemişti. Ama, dikkatli bir okurun, dolaylı da olsa, satır aralarında Beyrut’u bulabileceğini de eklemişti. Cebimde son kitabı, Amin Maalouf’un Beyrut’unu keşfetmek üzere Musichall’den otele dönerken gün ağarıyordu.NÖBETTEKİ SİLAHLI ASKER BİLE NARGİLE İÇİYORBurada bir nargile cennetindeyim. Yalnızca kent merkezindeki, “Yıldız Alanı” na çıkan sokaklar boyunca sıralanmış şık kahve teraslarında değil, yoksul halkın, daha doğrusu cellabalı erkeklerin çene çaldığı izbe kahvelerde de değil, lokantalarda, tüm kapalı yerlerde nargile içiliyor. Kaldığım otelin barında kısa etekli kızlarla başörtülü teyzeler, hatta türbanlı genç kadınlar da, kocalarının eşliğinde geç vakitlere kadar nargile içiyorlardı. Sabaha karşı otele dönerken, köşede mevzilenmiş Kalaşnikov ve roketatarlı askerlerin bile nöbette nargile içtiklerine tanık oldum. SAVAŞA İNAT EĞLENİYORLARMusichall, Beyrut’un en ünlü gece kulüplerinden. Geç vakit, kırmızı kadife perde açıldığında Sahne alan Rock grupların çaldığı Müzik eşliğinde mini etekli, aşırı makyajlı, birbirinden güzel kızlarla delikanlıların, kulübe son model cipleriyle geldikleri her hallerinden belli olan mirasyedilerin masalar üzerinde dansı, daha doğru bir deyimle “tepinmesi”, başlıyor. Siyasi ve ekonomik krize, adım başında rastlanan Askeri barikatlara ve Hizbullah’a inat, çılgın gençlik burada kurtlarını döküyor. İçki serbest elbette, Sigara dumanı kalabalığın üzerine bulut gibi çöktüğünde hayaletler de sahnede yerlerini alıyor. Öldürülen siyasi liderlerle iç savaş sırasında komşularının kulaklarından kolye, derilerinden abajur yapan milisleri, bizimkinden pek farkı olmayan Lübnan rakısının da etkisiyle, görür gibi oluyorum. Rock eşliğinde hora tepiyorlar. Derken, karşımda durmadan konuşan ama gürültüden söyledikleri anlaşılmayan, Kameriye’nin Altında romanıyla Lübnan iç savaşına yeni bir yorum getiren Hyam Yared’e 15 yıl süren savaşı kimin kazandığını soruyorum. Tek cümleyle yanıtlıyor: “Hiç kimse kazanmadı, herkes kaybetti.”
BEYRUT küllerinden doğuyor

Wednesday, December 23, 2009

Dört ülkeden yılbaşı alternatifleri


İRLANDA
Dublin’in kapıları isyanın rengi barları edebiyatçıların ilham perisi
Dublin’i hayal edebilmeniz için Heinrich Böll’ün, “İrlanda Güncesi” adlı kitabında onun kentle karşılaşmasını okumanız lazım:“Sabah güneşi beyaz badanalı evleri ağır ağır pusun içinden çekip aldı, bir deniz feneri gemiye karşı kırmızı-beyaz parladı, gemi ağır ağır soluyarak Dun Laoghaure Limanı’na girdi. Martılar gemiyi selamladılar. Dublin’in kurşuni silueti bir görünüp bir kayboldu. Kiliseler, anıtlar, doklar, bir gazometre, birkaç bacadan titrek bayraklar gibi yükselen duman...” Eğer Dublin’i James Joyce’a soracak olursanız alacağınız yanıt canınızı sıkabilir. Çünkü yazarın ünlü eseri “Dublinliler”deki kahramanı Chandler hikayede, sokakların donuk zarafetsizliğinden yakınıp durur. Başarıya ulaşmak için bu kenti terk etmek gerektiğini söyler.Aslında İrlanda dilindeki adı Dubh Linn (Kara Havuz) veya Baile Atha Cliath (Çitli Irmak Geçidindeki Kurt) olan Dublin öne sürüldüğü gibi can sıkıcı değildir. Bu mevsimde günlerin rengi hep gri olsa da size çok şeyler sunar. Kafanıza birçok sorunun üşüşmesine neden olur. Örneğin, “Neden bütün ünlü yazın adamları Dublin’den çıkmış” sorusunun yanıtını aramaya kalkarsanız kenti yakından tanırsınız. O zaman Dublin’in ne Heinrich Böll’ün ne de James Joyce’un Dublin’ine benzediğini görürsünüz. Çünkü, Wicklow Dağları’ndan kopup gelen ve kenti ikiye bölüp denize ulaşan Liffey Irmağı’nın kıyısındaki can sıkıcı kara badanalı evler yerlerini rengarenk, sevimli binalara terk etmiştir artık. Geniş caddelerin iki yanına büyük mağazalar, Alışveriş merkezleri sıralanmıştır. Duvarlar rengarenk reklam afişleriyle süslenmiştir.İNGİLİZLERE İNAT KAPILAR RENGARENKAra sokakları gezerken dikkatinizi evlerin kapıları çekecektir. Çoğu kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, maviye boyanmıştır. Bunun nedenini bilenler şöyle anlatır: Kraliçe Viktorya 1902 yılında ölünce, üzerinde güneşin batmadığı imparatorluğun merkezi Londra’dan, Dünyanın dört bir yanına Haber salınıp, yas nedeniyle bütün evlerin kapılarının siyaha boyanması istenir. Bu emre bir tek “yaramaz çocuk” İrlanda karşı çıkar. “Biz İngiltere’nin kraliçesi için yas tutmayız” diyerek inadına tüm kapıları rengarenk boyarlar...Dublin’de bir de barların (pub) çokluğuna şaşırırsınız. Neredeyse her köşe başında bir Bar vardır. Bir zamanlar kentteki binaların üçte birinin bar olduğunu öne sürenler bile bulunur. Dublinliler içki içmeyi çok sever. Günün erken saatlerinden başlayıp, gecenin geç saatlerine kadar barlar dolup taşar. Bu yüzden de sabahları ayılmakta epey zorluk çekerler. Böll, Dublinlilerin bu özelliğini şöyle anlatır: “Sabahın erken saatlerinde kime sorarsam sorayım, ne sorarsam sorayım, tek hecelik bir yanıt alıyordum: Sorry... Sabahları saat yediyle on arasının, İrlandalıların tek hecelik konuşmaları yeğledikleri saatler olduğunu bilmiyordum...”Gerçek Dublinlileri tanımak istiyorsanız, Temple ve Merrion Row sokaklarındaki barlarda zaman geçirmeniz gerekir. Gündüzleri St. Stephen’s Green parkında dolaşmanızı öneririm. Kestane ağaçlarının altında dinlendikten sonra, Liffey Nehri’ne doğru uzanan Grafton Caddesi’ne gidip, şık mağazaların vitrinlerini seyrederek, Trinity Kolej’e doğru yürüyebilirsiniz. Bu yürüyüş sırasında bir kez daha kafanıza aynı sorunun takılacağından emin olabilirsiniz: Dünyanın en ünlü yazın adamları neden Dublin’den çıkmıştır?Çağdaş edebiyatın en önemli yazarı James Joyce, düz yazı ve Şiir ustası Oscar Wilde, tüm yaşamını edebiyata ve şiire adayan Yeats, Drakula’yı yaratan Bram Stoker, Şair, yazar, besteci ve kahraman Thomas Moore, Godot’nun yaratıcısı Samuel Becket, isyankar yazar Brendan Behan, Nobelli aforizma ustası Bernard Shaw, tüm dünyayı Güliver’in peşine takan Jonathan Swift, kitapları Türkiye’de de kapış kapış satılan Maeve Binchy ve Glenn Meade... SORU YAĞMURUNA HAZIR OLUNEğer edebiyata meraklıysanız, kenti gezerken kendi kendinizi soru yağmuruna tutacağınızdan emin olabilirsiniz: Çağdaş dünya edebiyatının en önemli yazarı James Joyce, romanlarını yazarken sizin duyduğunuz çan seslerini duymuş muydu acaba? Çünkü bu kilise, tam 300 yıldan beri çanlarını çalıp duruyordu. Güzel söz avcısı Oscar Wilde, Dublin Üniversitesi’ne sizin girdiğiniz kapıdan mı giriyordu?.. İrlanda’nın kaderini değiştirebilecek bir ulusal birlik yaratabilmek için kendini edebiyata ve tiyatroya adayan Yeats, Abbey Tiyatrosu’ndaki oyunu yönetmeye gelirken, köşedeki bara uğrayıp, sizin gibi simsiyah Guinness birasından yuvarlıyor muydu? Drakula ile bütün dünyanın uykusunu kaçıran Bram Stoker, Transilvanyalı vampiri Dublin Şatosu’nun karanlık koridorlarında mı kurgulamıştı? Sorunun yanıtını hiçbir yerde bulamayacaksınız. Ama yanıtı ararken kenti sokak sokak gezip, çok seveceksiniz. Yeni yıla Dublin barlarından birinde girmek, yaşamınızda unutulmaz anılar bırakacaktır. Denemek istemez misiniz?
İTALYA
Roma’nın sürpizleri hiç bitmez
Goethe Usta, “İtalya Seyahati” adlı eserinin birinci cildinin son sayfalarına doğru şunları yazmış: “Vaktim zevk almadan ziyade, tetkik ve çalışmayla geçiyor. Roma başlı başına bir alem; insanın burada kendini bulabilmesi için bile seneler lazım.. Burayı hemen görüp gidebilen seyyahlar ne kadar mesutlar...”Goethe çok haklı. Sadece Vatikan’daki Sistina Şapeli’nin tavanını günlerce izlemek gerekir. Veya Michelangelo’nun, tam dört yıl boyunca, derme-çatma iskelelerin üstünde, iki büklüm çalışarak yaptığı tavan fresklerinden, evrenin yaradılışını seyretmeye saatler ayırmak gerekir. Ama kimde bu kadar çok boş zaman var ki! Roma’da mutlaka görmeniz gereken yerlerden biri de ünlü Kolosyum. Flavius Hanedanı’nın yaptırdığı, 50 bin kişilik bu dev yapıyı görünce hayranlığınızı gizleyemeyeceksiniz... İmparator Titus’un düzenlediği açılış törenleri tam 100 gün sürmüş. Bu muhteşem yapıyı gezerken, aslanlar tarafından parçalanan kölelerin kan kokusunu duyar gibi olacaksınız.BİÇİMSİZ ESERDaha sonra, İspanyol Merdivenleri’ne gitmenizi öneririm... Bu mevsimde basamaklarda oturan pek bulunmaz ama, yaz aylarında dünyanın en güzel kızlarının veya yakışıklı erkeklerinin bu basamaklarda sere serpe güneşlendiklerini hayal edebilirsiniz. Oradan yürüyerek, Venezia Meydanı’na gidin. İtalya’nın ilk kralı Vittorio Emanul II’ye adanan, olağanüstü boyutlardaki anıtı görmeniz gerekir. Roma halkı, çok çirkin bulup yıkılmasını istediği bu anıta, “Düğün Pastası”, “Daktilo” gibi ilginç adlar takmıştır. Burada fazla oyalanmadan, dar sokaklardan kıvrıla kıvrıla yürüyerek Trevi Çeşmesi’ne ulaşın. Tam 30 yılda tamamlanan bu çeşmenin önündeki havuza, sol omzunuzun üstünden para atarsanız dileklerinizin gerçekleşeceğini aklınızın bir köşesine yazın. Biraz soluklanınca Corso Caddesi’nde yürüyün. Bu caddedeki bir birinden şık mağazaları, mağazaların vitrinlerindeki şık giysileri, bunları satmaya çalışan Manken gibi tezgahtarlar görülmeye değer. Ama burada fiyatların biraz abartıldığını unutmayın.BİTTER CAMPARİCorso Caddesi’yle kesişen ara sokaklardan birine sapıp, ünlü Pantheon Tapınağı’nın içindeki ışık oyunlarını gördükten sonra, kendinizi Campo dei Fiori meydanındaki bir kahveye atın. Tabanlarınızın sızısını dindirmeniz için biraz molaya ihtiyacınız olacak. Meydanın ortasındaki kel kafalı adam heykeli, engizisyonun yaktığı son bilgin Giordano Bruno’ya aittir. Bir kadeh bol buzlu “Bitter Campari”yi onun şerefine kaldırın. Dinlendikten sonra, Tiber Nehri’ne doğru yürüyüp, Roma’nın en güzel köprüsü Sant’Angelo’nun üstünde durup, nehrin akışını seyredin. Sırada Vatikan var. Papa’nın yönetimindeki bu küçük ülkede görecek çok şey olduğunu söylemeliyim. Binlerce turistin arasına karışıp, kafanıza üşüşen soruların yanıtlarını arayın.Akşam güneş batmaya yakın Navona Meydanı’na varmanız gerekiyor. Tam ortada, Bernini’nin yaptırıdığı “Dört Irmak Çeşmesi”nin ilk bakışta sizi büyüleyeceğinden emin olabilirsiniz. Tuna, Nil, Ganj ve Rio de la Plata ırmaklarının sularının aktığını simgeleyen dört şaheserin önünde fotoğraf çektirmeyi unutmayın sakın. Daha sonra bir kahveye oturup, meydandaki şenliği izlemeye koyulun: Şarkı söyleyenler, resim yapanlar, poz verenler, seyyar satıcılar, aşıklar, Aşk arayanlar...Johann Wolfgang von Goethe, kitabının bir yerinde şöyle yazar: “Akşam olunca, bakmaktan ve gördüklerine hayret etmekten insan kendini tükenmiş hissediyor...” İşte siz de kendimizi yatağa attığınızda aynı tükenmişliği hissedeceksiniz.Ertesi gün serbestsiniz. Canınız nereye istiyorsa oraya gidip Roma’nın keyfini çıkartın.Yeni yıla Roma’nın ünlü meydanlarından birinde girmenin tadını, uzun yıllar unutamayacağınızdan emin olabilirsiniz. Hele yanınızda sevdiğiniz birisi varsa!
BREZİLYA
Günahkâr kent Rio
Eğer yeni yılı bahane edip, kış ortasında yazın tadını çıkarmak isterseniz, size Rio’yu öneririm. Türklerden vize istemeyen bu ülkeye uçmak biraz uzun ama, görecekleriniz ve yaşayacaklarınız bu zahmete değer.Havaalanından bindiğiniz taksinin radyosunda mutlaka samba çalıyor olacaktır. Daha sonraki günlerde, saat kaç olursa olsun her yerde bu kıvrak müziği dinleyeceksiniz. Jamaika’da reggae müziği ne kadar kutsalsa, burada da samba o kadar kutsaldır. Güneşten, sudan, havadaki oksijenden bile daha önemlidir. Yazarın dediği gibi, “Samba, Brezilya halkının kanında dolaşan, sevda ateşini tutuşturan bir ezgi değildir yalnızca. Yaşamın ta kendisidir. Buralılar için sambasız bir Yaşam asla düşünülemez.”Rio’daki ilk gününüze, ünlü Copacabana Plajı’dan başlamanızı öneririm. Bu plaj sabahın erken saatinden itibaren dolmaya başlar. Ve birden, fotoğraflarda gördüğünüz kadınlar karşınıza çıkar. Baktıkça iç geçirten, minicik mayolarıyla kumsalda güneşlenen kadınlar!DİŞ İPİ MAYOLAROnların giydikleri avuç içi kadar küçük, ip kadar ince mayolara, “filo dental-diş ipi” adını takmışlardır. Neyi ne kadar örttüğü belli olmayan bu mayolar, Rio plajlarının vazgeçilmez aksesuarlarıdır. Sere serpe güneşlenen bu birbirinden güzel kadınların arasında, esmer tenli, sırım gibi, vücudunda bir gram bile yağ olmayan yağız delikanlılar, kadınlara aldırmadan Futbol oynar. Kaldırımın üstüne sıralanmış büfeler, sıcaktan bunalanların sığınağı haline gelmiştir. Buz kovasından çıkartılıp, baş kısmı bir pala darbesi ile uçurulan hindistancevizinin içinden çıkan tatlı suyun tadına bakmanızı öneririm. Bu büfelerde her türlü tropikal meyveyi bulmak mümkündür: Goyaba, Manga, kaju ve diğerleri. Karnı acıkanlar için de seyyar satıcılar ellerindeki tepside, şişe dizilmiş jumbo karidesleri dolaştırır. İlerleyen zamanla birlikte kalabalık da artar. Beş kilometrelik kumsalda, çıplak gövdelerden oluşan dalgalar, bir o yana bir bu yana salınıp durur.YOKSULLARIN SIĞINAĞIYemyeşil dağların içine doğru uzanan mahallelerdeki evler, ikinci katlarına kadar demir parmaklıklarla kaplıdır. Müstakil evlerin etrafını çevreleyen yüksek duvarların üstüne, cam kırıkları döşenmiştir. Bunlar soygunculara karşı alınmış önlemlerdir. Her mahallenin özel bir koruma teşkilatı vardır. Yoksul halk ise tepelerdeki gecekondularından kenti kuşbakışı seyreder. Bu mahallelere “Favela” denir. Bu kelime Brezilya’da yoksullukla eşanlamlıdır. Bir kitapta favelalarla ilgili şunlar yazar: “Nüfusun dörtte biri, toplumsal kumaşın kontrolsüzce yırtılıp, parça parça olduğu, hırsızlığın olağan bir hal aldığı ve etrafı haraca kesen kokain tacirlerinin kahraman addedildiği bu kenar mahallelerde yaşıyor..”Favelalar karnaval zamanı canlanır. Bir yıl çalışıp, dişlerinden, tırnaklarından artırdıklarını karnaval giysilerine harcarlar. Karnaval günü gelip çattığında, Müzik aletlerini yüklenen sırım gibi gençler, birbirinden şuh Kızlar, kadın iç çamaşırlarını ve file çoraplarını giymiş travestiler yoksul favelayı terk edip, geçit törenlerinin yapılacağı Apoteose’de soluğu alır. Artık dört gün boyunca Rio onların olur. Rio’da plajdan bol başka bir şey yoktur: İpenama, Flamingo, Botafogo, Leblon ve Barra plajlarında da aynı tahrik edici görüntüler vardır. Plaj gezisinden sonra küçük bir trenle, Corcovado Dağı zirvesine çıkıp, 38 metre boyunda ve 145 ton ağırlığındaki İsa heykelinin ayaklarının dibinden Rio’yu kuşbakışı seyredebilirsiniz. Kenti simgeleyen diğer bir yükselti de Şeker Dağı’dır. Teleferikle çıkılan bu dağın tepesinden kentin uçurumlarını, dantel gibi sahillerini, plajlardaki çıplak vücutların dalgalanışını, havaalanına inip kalkan uçakları, şişik yelkenleriyle süzülüp giden tekneleri tek bir fotoğraf karesinde görebilirsiniz.Eğer yeni yıla alışılmışın dışında, yaz sıcağında girmek isterseniz Rio’dan iyisini bulamazsınız. Yeni yıl gecesi Copacabana Plajı’na gitmeyi aman unutmayın. Orada beyazlar giyinmiş binlerce kişinin, denize beyaz çelenkler bırakmasını yaşamınız boyunca unutamayacaksınız.
ARJANTİN
Buenos Aires’te tangonun kollarında
S ize yeni yıl gecesi yaz sıcağı sunacak şehirlerden biri de Buenos Aires olabilir. Aslında kentin adı bu kadar kısa değildir. Güney Amerika’ya “bir vatan” getiren İspanyol gemiciler bu kente, St. Maria del Buen Aire (Güzel Hava Azizesi Maria) adını koymuştur. Gel zaman git zaman bu uzun isim kısalıp, Buenos Aires (İyi Havalar) olmuştur. Sanıyorum buradaki “güzel”den, fırtınasız, dingin bir hava kastedilmektedir. Çünkü kent, dünyanın en geniş nehri olan Rio De La Plata’nın ağzında kurulmuştur. Aslında ilk görenler bu suyu genellikle denize benzetir. Çünkü görüntü asla bir nehir ağzını değil de, gerçek bir denizi andırır. Zaten Arjantinliler de buraya “Tatlı Deniz” adını takmışlardır. Fırtınalı okyanusu aştıktan sonra bu kıpırtısız suları gören İspanyol denizciler, buraya haklı olarak “İyi Havalar” adını uygun görmüşlerdir sanırım.Buenos Aires, Santiago, Rio veya Meksiko City gibi, Latin görüntülerle donanmış bir kent değildir. Çünkü bu kentte yaşayanlar kendilerini, Güney Amerikalı değil de Avrupalı olarak nitelendirirler. Eğer bir Buenos Airesli ile bu konuyu konuşacak olsanız, size şunları söyleyeceğinden emin olabilirsiniz: “Meksikalılar Azteklerden, Perulular İnkalardan, Arjantinliler ise gemilerle Avrupa’dan gelmiştir...” FLORİDA CADDESİ ŞENLİK YERİBuenos Aires Paris’i andırır. İleri yaşına rağmen hala “mihrabı yerinde” duran, çapkın yaşlı bir aristokrat kadın gibidir. Havaalanından kente gelirken yolun iki yanındaki teneke evleri ve yeni binaları yan yana görürsünüz. Teneke evler kentin yoksulluğunu yansıtır. Üst katlarında demir filizleriyle yarım binalar, ağaçlar arasına gerilmiş iplerde uçuşan çamaşırlar, kırık dökük otomobiller... Kentin içine girdikçe belleğimdeki görüntüler kaybolur. Dünyanın en geniş caddesi “9 Temmuz Bulvarı”nda yoksulluk yerini zenginliğe bırakır. Kenti gezmeye Florida Caddesi’nden başlayabilirsiniz. Burası trafiğe kapalıdır. Binlerce kişi, bir o yana bir bu yana gidip gelir. İki yanına mağazalar sıralanmıştır. Şenlik yeri gibidir: Arya söyleyen bir tenor, Napoliten çalan bir gitarcı, tango yapan bir çift, gözleri görmeyen, ayakları olmayan dilenciler, striptiz kulüplerine müşteri çekmeye çalışan çığırtkanlar, dolara cazip fiyat veren karaborsacılar... Kent, 47 bölgeden oluşur ama tümünü görmeye gerek yoktur. Temel karakterini yansıtan birkaç bölgeyi tanımak yeterlidir: Palermo, Recoletto, Retiro, San Nicolas, Monserrat, San Telmo, La Boca... İşe kentin bohemi San Telmo’dan başlayabilirsiniz. Sanatçıların atölyeleri, antikacıların sıralandığı pasajlar, küçük butikler, kahveler, barlar... San Telmo baştan aşağı Parislidir. Evita Peron, Marilyn Monroe, Che, Beatles, Lorel Hardy... Sahaflardaki eski posterler ve plaklar sizi eski yıllara sürükler. Buradaki pasajlar bir anılar müzesini andırır. Eski Gazete koleksiyonları, cep saatleri, kılıçlar, düğmeler, rozetler, kim bilir kimin yakasını gururla süslemiş madalyalar, kime destek olduğu bilinmeyen bastonlar... Tezgahlarda sergilenenler eşya değil birer yaşam öyküsüdür sanki.Dorrego Meydanı’nda, bir şemsiyenin gölgesinde limonatanızı yudumlarken, San Telmo’da zamanın ilerlemediğini hissedebilirsiniz.ŞARAP VE ETLERİNİ MUTLAKA TADINPlaza de Mayo’ya gitmeden kent hakkında tam bir fikir edinilemez. Palmiye ağaçları, çiçekler, heykeller ve koloniyel binalarla süslü olan bu meydan kentin kalbi kabul edilir. Önemli olaylar, yıldönümleri burada kutlanır, protesto gösterileri burada yapılır. Yani her an bir neşe veya öfke seline rastlamak mümkündür. Kentin kurulduğu yer olan La Boca, Buenos Aires’in en bilinen yeridir. Tangonun buradaki batakhanelerden doğduğu söylenir. La Boca’nın dar sokaklarında dolaşırken, karşınıza Keman ve bandoneonla tango çalan yaşlı müzisyenler çıkar. Onların müziklerine ise çok giyilmekten parlamış siyah elbiseli, siyah fötr şapkalı adamlarla, file çorapları yer yer kaçmış, derin yırtmaçlı, kırmızı kadife elbiseli kadınlar danslarıyla eşlik ederler. Kentin her köşesinde rastlayabileceğiniz bu sokak tangocuları, kendilerini izleyen turistlere, bir kaç kuruş karşılığında öfkenin, kıskançlığın, intikamın, ölesiye aşkın tarihini anlatmaya çalışır. La Boca hâlâ ilk günkü gibi bakımsız ve fakirdir. Teneke evlerdeki yoksulluk, rengarenk boyanmalarına rağmen gizlenememiştir. Tango tarihinin ünlü kahramanları bu sokaklarda beste yapmış, kavga etmiş ve ölmüşlerdi. Ernasto Panzio, Rosendo Mandizebal, Osvaldo Pugliese, Vicento Greco, Everisto Carriego, Pascual Contorsi, Carlos Gardel ve diğerleri bu sokaklardan çıkıp, tango tarihinde hak ettikleri yerleri almıştır. Kent, tangosu kadar lezzetli etleri ve şarabıyla da ünlüdür. Onun için iyi bir lokantada, bunların tadını çıkarmak gerekir. Meydanlarından birinde, sokak çalgıcılarının çaldığı müzik eşliğinde tango yaparak yeni yıla girmek de, sizin için unutulmaz ve hoş bir deneyim olabilir.
Dört ülkeden yılbaşı alternatifleri

Prag ın kükreyen rakibi


“Ufak havaalanında bizi karşılayan Sovyet döneminden kalma Memur görünümlü, gözlüğü kalın camlı rehberimiz İgor ‘Lviv rüyalarınızın başkenti olacak’ dedi. Meğer bu cümle, Vasly Symonenko’nun 1962’de yazdığı Ukrayna Aslanı şiirinden bir dizeymiş... Ve Symonenko haksız sayılmazmış.” Koç, restorasyonlar bittiğinde, bu şehrin Prag’ın en büyük rakibi olacağını söylüyor. THY’nin direkt uçtuğu Lviv’i, turistik rotalara girmeden görmenizi öneriyor.
1256 yılında Galiçya-Volynia Prensi Danylo Halytsky kurduğu kente oğlu Leo’nun adını verir. Kent çeşitli devletlerin egemenliği altında kalsa da Lemberg (Almanca), Leopolis (Grekçe), Leopoli (İtalyanca), Lvov (Rusça) gibi verilen adların hepsi aslan anlamında. Bugün Ukrayna dilinde aslan karşılığı Lviv deniliyor. 2006’da 750’nci yılını kutlayan kent tarihi Mimari dokusu, kültürel zenginliği ve 50 müzesiyle her mevsim gezilebilir. Üç üniversite, çok sayıda yüksekokul, üç akademi ve 40’ın üzerinde araştırma enstitüsü olması nedeniyle ülkenin eğitimde ikinci önemli şehri. Yurtdışından da pek çok öğrencisi var.İDAM SEHPASI NEPTÜN’ÜN YANINA KURULURDUÇok değil, restorasyonlar beş yıl sonra bitirildiğinde Lviv, Prag’ın en büyük rakibi olacak. Lviv de Prag gibi tipik ortaçağ kent yerleşim planına göre kurulmuş. 14. yy’da Magdeburg Anlaşması’yla kent vasfını kazanmış. Kentin kalbi, ortasındaki Rynok (Pazar) Meydanı. 65 metrelik görkemli saat kulesi, Belediye Sarayı burada. Alan etrafına dört köşe ve sekiz cadde sistemiyle oluşturulmuş. Bugün bu kısım tarihi kent merkezi olarak adlandırılıyor. Meydanın dört yanındaki Yunan tanrıları Diana, Neptün, Adonis ve Amphitria’yı simgeleyen heykeller etkileyici. Neptün heykelinin olduğu kısımda ortaçağda idamların infaz edildiği söyleniyor. Meydan bugün açıkhava müzesi özelliğinin yanı sıra adeta açıkhava birahanesi. İçki içmeyi ucuza getirmek isteyen gençler marketten aldıkları biraları banklara veya kaldırıma oturarak içiyor. Mimarlık tarihi (gotik, barok, rönesans) içinde içki içmek farklı bir duygu olsa gerek. Gözünüzü bina cephelerinden gençlere çevirirseniz özellikle kızların çok bakımlı, şık ve çok güzel olduğunu görürsünüz. Aylık kazançlarının büyük bölümünü ayakkabı ve elbiseye harcıyor olmalılar. Bu kadar bira içip incecik kalmaları şaşırtıcı.DÖRDÜNCÜ PENCEREYE VERGİ ÖDÜYORLARDIMeydanın çevresinde Rönesans tarzında 44 bina bulunuyor. Çoğunun cephesinde sadece üç percere var. Yapıldıkları yıllarda üçten fazlasına vergi ödenirmiş. Kiminin balkon ferfojesi, kiminin cephesi ve tepesindeki heykeller tarihi şehri yaşamanın keyfini veriyor. Dört numaradaki Siyah Konak 1589’da İtalyan tüccar için, altı numaradaki Kornyakt Evi ise Yunan tüccar için yapılmış. Her iki bina bugün Lviv Tarih Müzesi. Hemen yanlarındaki 10 numaralı ev ise Lyvbomirski adlı zengin Leh’e ev sahipliği yapmış. Bazı yapılar 16 yy’da çıkan yangından sonra yenilenmiş.Meydana açılan dar Arnavut kaldırımlı sokaklarda Ortodoks, Katolik ve Yahudilere ait dini Mekanlar var. Gece turuncu ışıkla aydınlatılan bu mekanlardan en görkemlisi barok cephesiyle hemen dikkati çeken Domiken Rahipler Kilisesi. Cephenin sol tarafında Dominikenlerin Tanrı’nın köpeği olmalarını simgeleyen kabartma yeralıyor. Yüksek kapının üzerindeki alınlığın devamında yükselen yeşil kubbe kentin çoğu yerinden görünüyor. Kiliseye sırtınızı döndüğünüzde karşınıza gelen ev Ermeni tüccara ait. Yeşil boyalı evin cephesinde karısını mutlu edemeyen adamın hikayesi yer alıyor. Ermeniler, hem Ticaret yapmaları hem de taş işçiliğini öğretmeleri için Prens Daniel tarafından kent kurulurken davet edilmiş. Geçmişte önemli Ermeni nüfusa sahip olan kent dışarıya çok fazla göç vermiş. Virmenska Caddesi üzerinde 1363’te tamamlanan Ermeni Katedrali’ni mutlaka görmelisiniz. Bahçesinde bir köşede tabiat şartlarına karşı korunmasız bırakılan tahta İsa heykeli ise sahiplenilmeyi bekliyor gibi.Meydanın Yevrejska adlı caddesi yakınında 2. Dünya Savaşı esnasında Yahudilerin yerleştirildiği mahalleyi uzaktan görebilirsiniz. 1941’de nüfusları 100 bine ulaşan Yahudiler bugün yok denecek kadar az. Bu mahalledeki tünellerin Osmanlı lağımcılarınca Lviv kuşatması esnasında kazıldığı söyleniyor. Opsidione Turcica adı verilen gürz kuşatmanın bir anısı olarak bugün Latin Katedrali’nin duvarında karşımıza çıkıyor.Belediye Meydanı civarında birahaneler kadar kafeler de yoğun. Kahve kültürü Osmanlı’dan Avusturya’ya, oradan Lviv’e gelmiş. Kentin ilk kahvesi, eski bir binanın alt katındaki kafede içilmiş. Kafenin avlusunda ağzında üzüm tutan bir aslan heykeli var. Zaten şehrin her yanında simge olan arslan bir şekilde karşınıza çıkıyor.ŞAPELİN ÇATISINDA DÜŞÜNEN HZ.İSABelki başka hiçbir şehirde göremeyeceğiz “Düşünen Hz. İsa” figürü burada Vohaim Şapeli’nin tepesinde yer alıyor. Gerçekten ilginç bir görüntü. Düşünen Hz.İsa’nın altındaki şapelin taş ikonastasisi üzerinde Tevrat Peygamberleri ve İsa’nın çilesi gibi figürleri görüyoruz. Öylesine ince işçilikle yapılmışlar ki, acaba tepedeki Hz. İsa bunların nasıl yapılabildiğini mi düşünüyor, diye geçiriyorum aklımdan. Kentin en eski parkı bu alanda. Lviv’in ilk matbaasını kuran İvan Bodaroviç, parktaki heykelinde elinde kitapla sembolize edilmiş. İlk kitap Kiril ve Slav alfabeleriyle basılmış. Bugün heykelin etrafı kitap sergileriyle çevrili. Romanesk tarzdaki çan kulesiyle ilgi çeken “Meryemin Ölüme Yatması” kilisesi de park yakınlarında. Şehir eskiden duvarlarla çevriliymiş, içinden Poltva Irmağı geçermiş. 20. yüzyılın başında ırmak kirlenince üstünü kapatmışlar. Duvarlardan geriye kalan ufak bölümü de burada görebilirsiniz. Kilisenin karşısındaki bina kentin dış cephesi en farklı olan yapısı, çini ve seramiğin en güzel örneklerini taşıyor.
RESTORANDA SABRIN SONU SELAMET
Lviv’lilerin tercih ettiği restoranlar Voahim Şapeli’nin önündeki ufak meydanda. Yemek, siz sipariş verdikten sonra hazırlanıyor. Sabırlı olmanız gerek, aşçıların hiç acelesi yok. Ağır ağır hazırlayıp servis ediyorlar. Sonuç beklemeye değer. Zira tavuk kievski, mantıya benzer Pelmeni, Varensyky Patates-peynir köftesi gibi son derece leziz yemek geliyor. Güzel bir Şarap eşliğinde yerel halkla beraber paylaşılan mekanda zevkli vakit geçiriliyor.
KADIN VATMANLAR HER FIRSATTA Makyaj TAZELİYOR
Kentin paket taşlı dar sokaklarından çıkıp gelen rengarenk boyalı tramvaylar, süzülerek yanımızdan geçiyor. Fotoğraf çekeni görünce yavaşlıyorlar. En dikkatimi çeken husus duraklardaki kısa süreyi fırsat bilen kadın vatmanların makyajlarını tazelemeleri. Adam Mickiewicz ve Taras Shevchenko Bulvarı’nda faytonla da tur atabiliyorsunuz. Şair, Ressam, halk kahramanı Shevchenko için yapılan görkemli anıt ve önündeki heykel meydana damgasını vuruyor. Shevtchenko, Ukrayna’nın ulusal bilincinin gelişmesine önderlik etmesinin yanı sıra Modern Ukrayna dili ve edebiyatı temelinin atılmasına da katkıda bulunmuş. Meydan etrafında pek çok Kafe yer alıyor. Hepsi tıklım tıklım gençlerle dolu. Lviv’de şimdilik fazla turist yok. Meydanın bir ucundaki Bohdan Salomi (Opera) cephesindeki üçgen alınlık, tepesindeki heykellerle kentin başka bir güzelliği. Paris ve Milano’dan sonra Avrupa’nın en güzel Opera binası. Viyanalı Mimar Z. Gorgolevsky’nin eseri. Önüne Alman işgalinde Hitler heykeli dikilmiş. Savaş sonrası heykel yerini havuza bırakmış. Rusya yolu üstünde olduğu için şehrin bombalanmaması büyük şans. Kentin ilginç bölümlerinden biri de heykel galerisini andıran Lychakiv Mezarlığı. Paris’teki Perla Chez’i çağrıştıran mezarlığa biletle giriliyor. Hakkını vererek gezmek zaman alıyor. Hüzün ve hayranlığı bir arada yaşıyorsunuz.Son durağımız şehrin en yüksek tepesi Vysokyi Zamok (Yüksek Kale). Yeni evli çiftler bu tepeye çıkıp, içki eşliğinde dans ediyor. Kutlamaya katılıp, mezarlıktaki hüznü dağıtıyoruz.Lviv’e gelmişken bir gün daha kalıp, karayoluyla bir saat mesafedeki “Altın Nal” bölgesindeki şatoları da görmenizi öneririm. En azından Oleska Kalesi’ni ziyaret edebilir, ortaçağ atmosferini yaşayabilirsiniz.
Prag’ın kükreyen rakibi