Showing posts with label Müze. Show all posts
Showing posts with label Müze. Show all posts

Tuesday, December 29, 2009

Köpekbalığı avcılarının okyanus esintili kasabası

Sahile çekilmiş birkaç balıkçı kayığının manzarası nostaljik... Denizden esen serin rüzgâr, masmavi gökyüzü ve yakan güneşiyle tipik bir yaz günü... Kumsal yürüyüş yapanlar ve güneşlenenlerle dolu. Kimileri kayalıkların üzerinden balık tutmayı deniyor. Uruguay’ın bu okyanus beldesinde binlerce yıldan beri doğanın hükmü geçiyor. Rüzgâr durmaksızın eserek granit kayaların altın kumlara gömülmesine yol açıyor, ardından iç kesimlere doğru yolculuğuna devam ediyor. Sahili boydan boya kat ederek okyanustan Laguna Negra’ya (Siyah Lagün) kadar yayılan altın kumsallar, tamamen bu rüzgârların ürünü... Yağmurla oluşan erozyon kumulların şeklini bir anda değiştiriveriyor. Sahildeki devasa granit kayalıklar arasından yolunu bulan kumlar tuhaf biçimli tümseklere dönüşüyor, üzerini bitkiler kaplıyor.Yükseklerden gelen dereler ve yağmur, bu kumulların arasında minik göletler oluşturuyor. Bu da yörenin envai türde bitkilerine Yaşam ortamı sunuyor.KURULUŞ VESİLESİ ASTIMLI BİR ÇOCUKPunta del Diablo, ülkenin doğusundaki Rocha Bölgesi’nde. Başkent Montevideo’nun 300 kilometre kuzey- doğusunda. Vaktiyle küçük bir balıkçı köyüymüş, bugün popüler bir sahil beldesi. Arjantinli, Brezilyalı ve Avrupalıların gözdesi. Kumsalları, “trident” olarak adlandırılan üç kayalık dağla adeta damgalanıyor. Bu bölge aynı zamanda Santa Teresa ve San Miguel ulusal parklarının da yakınında. Punta del Diablo’nun daimi nüfusu yalnızca 650 kişi. Çoğunu balıkçılar, zanaatkârlar oluşturuyor.Kasabanın kuruluşu 70 yıl öncesine uzanıyor. Vuelta del Palmar’da küçük bir arazi sahibi olan Rocha Ailesi, çocukları astım hastalığına yakalanınca, doktorların önerisiyle bu bölgeye geldi. Martinez Ailesi’ne ait dağlık arazide bir çiftlik kurdu. Yazları sahile indi. Küçük çocuğun bedeni okyanus havasıyla güçlendi. Bay Rocha, kışın balık sezonunda da sahildeki evine geliyordu. Ardından 1942’de, köpekbalığı avlayıp ciğerini Asya ülkelerine satan balıkçılar kulübeler kurdu. Onları, ülkenin iç bölgelerinde yaşayıp hayatlarını değiştirmek isteyen köylüler izledi. Böylece bir balıkçı kasabası oluştu. Pamuktan “tasajo” dedikleri ağlar örüp, yıllarca umutlu denize açıldılar, hayatlarını böyle kazandılar. 1990’larda bölgeye sürekli gelen, yerleşmeye karar veren turistler ilk tesisleri kurdu. Kasabanın tanıtımına girişti. Bugün, yerli halkın kısaca “Punta” olarak adlandırdığı Punta del Diablo, gelişmiş altyapısı, birinci sınıf restoranları, şirin butikleriyle cıvıl cıvıl bir Tatil belde. 40 DOLARA EV KİRALAYINSanatçı ve zanaatkârlar her daim işbaşında. Tatilciler gündüz plaja, gece ise pub, Restoran ve barlara akıyor. Restoranların özellikle kızarmış kalamarları çok lezzetli. Marmelatlı pastalar ve “dulce de leche” isimli sütlü tatlılar tatmaya değer. Kasaba oldukça ucuz. Birkaç kişinin kalabileceği bir evin gecelik ücreti 40 dolar. Bu nedenle özellikle aileler, öğrenciler ve huzur arayanlar için ideal.ÇEVREDE GÖRÜLECEK YERLER· Aguas Dulces: Göz alabildiğine uzanan kumsala küçük çiftlikler, kulübeler kurulmuş. Kumsalda yürüyüşe çıktığınızda karaya oturmuş çok sayıda geminin enkazıyla karşılaşacaksınız. · Bosque de Ombues Monte Grande: Valizas İskelesi’nden günübirlik tekne turlarıyla gidebilirsiniz. · Cabo Polonio: Kayalık alan doğal bir fok yuvası. Çığlıkları uzaklardan bile duyuluyor. Fokları güneşlenirken, dalgalarla oynarken seyredebilirsiniz. · Centro de Tortugas Marinas del Uruguay: Denizkaplumbağası cenneti. · Chuy: Rocha Bölgesi ile Brezilya’nın Rio Grande do Sul eyaletleri arasında tam bir Alışveriş cenneti. Uruguay-Brezilya Bulvarı’nın Uruguay tarafı vergisiz mağazalarla, Brezilya tarafı rengârenk dükkânlarla dolu. · Fortaleza de Santa Teresa: Uruguay’ın en görkemli tarihi miraslarından biri. Kaleyi 1762’de Portekizliler inşa etmeye başlamış, İspanyollar tamamlamış. Bağımsızlık savaşlarından sonra toprağa gömülen yapıyı 1928’de arkeolog Horacio Arredondo yeniden gün ışığına çıkarmış. İçinde silahhane, şapel, Müze, orijinal mönüleriyle asker mutfağı replikası bulunuyor. · La Bara Grande Bosque de Ombues: Rehber eşliğinde Ombu ormanında çıkacağınız turda bölgenin hayvan ve bitki türlerini gözlemleyebilirsiniz. · La Paloma: Atlantik Okyanusu’nda Santa Maria Burnu üzerinde 20 kilometrelik muhteşem bir kumsal, turist cenneti. Fenerin tepesinden bakıldığında iki körfez güvercini andırıyor. · Laguna Negra: “Ölüm Lagünü”ne geçmişte yerliler cenazelerini getirirmiş. Doğal ormanlar, palmiyelikler ve bataklıklala çevrili bir doğa cenneti. · Parque Santa Teresa: Üç bin hektarlık alanı kaplayan ulusal park 2 milyon ağaca ev sahipliği yapıyor. Egzotik bitkileri, 330 türün yetiştiği gül bahçesiyle ünlü. Temiz, bakımlı bir park.
Köpekbalığı avcılarının okyanus esintili kasabası

Wednesday, December 23, 2009

Paris in sıra dışı müzeleri


Sihirbazlık dersi alabilirsiniz
Paris’in en güzel mahallerinden Marais’deki Müze büyücülük ve sihirbazlığa ışık tutuyor. 16. yüzyıldan kalma, tonozlu bir mahzene kurulmuş. Koleksiyonunda 17. yüzyılda hokkabazların kullandıkları fincanlardan, 19. yüzyılda aletli gösterilerde kullanılan “bilge” otomat makinelere çok sayıda obje bulunuyor. Müzenin “ruhçuluk” vitrininde ise medyumların kullandığı aksesuvarlar sergileniyor: Öbür dünyadan mesajlar aktaran hileli tablolarla, ünlü Macar hokkabaz Houdini’nin kehanet kutusu da objeler arasında. Göz ilüzyonu salonunda ise vücudun testereyle kesilip havada uçtuğu hissini veren mitik kuleler tekniği görülebilir. Müze personelinin çok sempatik olduğunu, yaklaşık 1,5 saat süren turun kısa bir sihirbazlık gösterisiyle süslendiğini de söyleyelim. Butikteki sihirli aynalarla göz yanılmacası üzerine kurulu makineler küçükler gibi büyüklerin de ilgi odağı. Yıl boyunca sihirbazlık dersleri verilen müze çarşamba, cumartesi ve pazar günleri 14.00 - 18.00 arası açık. Giriş yetişkinler için 9, çocuklar içinse 7 Euro. (www.museedelamagie.com)
Domatesler bile nikotinli
Sigara yasağının çok sayıda ülkede yarattığı tartışma şöyle dursun, Paris’in 11’inci bölgesindeki bu küçük müze Sigara severlere adanmış bir minik ada adeta. Farklı kıtalarda ve dönemlerde her türlü “duman içiciliği” üzerine yıllardır çalışan ve konu hakkında bir de antoloji hazırlayan Michka-Tigrane Hadengue çiftinin 2001 yılında açtıkları müzenin ilginç sloganları arasında “Daha az içmek ama daha iyi içmek” de var. Müze koleksiyonunun en önemli parçasını farklı çağlardan ve bölgelerden gelen pipolar oluşturuyor: Afyon pipolarından, ince uzun flaman pipolarına, Çin’den gelme antika su pipolarından, nargilelere yok yok. Tibet çakmakları, kurutulmuş bitkiler için öğütücüler, gizli çekmeceli pipolar, Amazonya kökenli şamanik tütün ruloları... Ünlü desinatör Mister Natural’in vitrinlerdeki desenlerini, 19. yüzyıl tarihli mizahi gravürler, 1900’lerde çok eğlenceli olduğu düşünülen, ağızlarında sigaralarla çocukların görüntülendiği kartpostallar tamamlıyor. Göze çarpan ilginç detaylardan biriyse İsviçre menşeli, kenevirli makarna paketi! Müzede bir de bitki bölümü oluşturulmuş. Kenevir ve haşhaş saksılarının yanı başındaki domatesler göründüğü kadar masum değil: Nikotin içeriyorlar! Girişin 5 Euro olduğu müze pazar ve pazartesi hariç her gün 12.30-19.00 arası açık.(www.museedufumeur.net)
Çocukluğunuzu hatırlatacak
Bu küçük müze, koleksiyoncu Jean-Paul Favand’ın tutkusunun ürünü. 19. yüzyılın şenlik atmosferini yeniden canlandırmak isteyen koleksiyoncu, interaktif gezinin yapılabileceği rengarenk bir dünya yaratmış. Tahta atlara binmeye, piyango oynamaya hakkımız var burada. En eğlenceli oyunsa şüphesiz 1898 tarihli İngiliz atlıkarınca. İlk yapıldığında buharla, ardından elektrikle çalışan sistem bugün, ziyaretçilerin bilek gücüyle dönüyor.Yaldız ve gümüş kaplamanın cıvalı aynalarla karıştığı; Belçika art nouveau, Alman lirik, İngiliz Romantik ve Fransız klasik akımının ürünü çok renkli ahşabın saltanat sürdüğü bir şenlik alanı burası. Üstelik her biri 19. ve 20. yüzyılın büyük isimleri Limonaire Kardeşler, Gustave Bayol, Müller’in elinden çıkma.Müzenin Müzik salonunda şaşırtıcı bir konser: Manivelasının çevrilmesiyle çalışan 1934 yapımı mekanik Kafe orgu, kuyruklu otomatik Piyano ile bir çan önce bir Polka dansı, ardından Çaykovski’nin 2 numaralı valsini çalıyor. Seyircilerse, balmumu mankenler.Girişin yetişkinler için 12,5, çocuklar içinse 4 Euro. Müze, randevu üzerine açılıyor. (www.pavillons-de-bercy.com)
Esrarengiz ritüeller
Gözlerden uzak çalışmayı tercih eden, ritüelleri ve uluslararası bağlantılarıyla her zaman merak konusu olan masonlara ithaf edilen bu müzeye giriş Bedava, haftanın her günü açık. Bina aynı zamanda Avrupa’nın en eski mason grubu “Grand Orient de France”ın merkezi. Müzenin beş bin parçadan oluşan ve 18. yüzyıldan 19. yüzyıla uzanan koleksiyonu, piramit vitrinlerde sergileniyor. El yazmaları, usta önlükleri, madalyalar, mücevherler koleksiyonun parçalarından oluşuyor. Müzenin masonluk, ezoterizm, ruhçuluk ve paranormal olayları konu alan 100 bin eserin yer aldığı bir de kütüphanesi var. Kitapların yanı sıra patentler, diplomalar, ritüel görselleri bu bölümde görülebilir. Müzenin koleksiyonu açık artırmalardan elde edilen yeni objeler ve kişisel bağışlarla her geçen gün genişliyor. Müze duvarlarının birkaç yıldır çağdaş plastik sanatlar alanında çalışanların ürünlerine açıldığını da belirtelim. (www.godf.org/foreign/ uk/musee_uk.html)
İlaçtan ütüye çakma ürünler
Taklit malların dünya pazarındaki oranı yüzde 9’a tırmanır da Parisli üreticiler konunun müzesini yapmaz mı! Hem de taa 1951’de kurulmuş! Taklit mala karşı kurulan ilk Fransız derneği İmalatçılar Birliği’nin açtığı müze, Paris’in en şık köşelerinden birinde, 16. bölgede. Taklitle orijinalin yan yana sergilendiği müzede baş köşeyi lüks mallar tutuyor; Cartier ve Rolex ilk sırada gelenler. Deri çanta, kemer, Parfüm, Mücevher, beyaz eşya, Bilgisayar, DVD, CD, ilaç, oyuncak, kısacası aklınıza gelebilecek her türlü ürün dizaynı ve ambalajıyla neredeyse aynı görünen taklidiyle yan yana. Ünlü peynir markası La Vache Qui Rit bile Polonya, Mısır ve Suudi pazarındaki taklidiyle, “Vache Kiki” ile almış yerini. Müzenin giriş salonunda Roma dönemine ait ilk markalı amfora ile taklidi sergileniyor. Vuitton’un 20. yüzyıldaki taklit çantalarının ve ünlü Fransız heykeltıraş Rodin’in bronz heykellerinin de aralarında olduğu 350 objenin sergilendiği müzedeki gezinizin sonunda, taklitle orijinal arasındaki farkları kafanıza kaydedip, tuzağa düşmemeyi öğreniyorsunuz. Derneğin amacı da bu zaten... Pazartesi dışında her gün 14.00-18.00 arası açık. Giriş 4 Euro. www.unifab.com

Paris’in sıra dışı müzeleri

Monday, December 14, 2009

Potala nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Malatya nın geçmişi BATTALGAZİ de saklı

Birçok ülkede Küreselleşme, yerel kültürü zayıflattı. Türkiye’de ise Batılı Yaşam stantartlarına ulaştığı halde özgünlüğünü koruyabilen kentlerin bulunması sevindirici. Çorum’da nohut, Kayseri’de pastırma, Isparta’da gül suyu kültürü korunuyor. Malatya’da ise kayısının tartışmasız hükümranlığını hemen hissediyorsunuz. Kayısının başkenti, aynı zamanda Dünyanın en büyük kuru kayısı ihracatçısı. Kente adım attığınızda etrafınızı kayısı ürünleri sarıyor: Kurusu, pestili, kolonyası, yağı, hatta döneri...Malatya adının Hititçe’de bal anlamındaki Melid’den geldiği düşünülüyor. Asur kraliçesi Semiramis şehri Meliten olarak adlandırmış. Anadolu’nun yetiştirdiği önemli isimlerden, coğrafyacı Strabon şehirden bahsederken Melitene’yi kullanmış. Gaziantep gibi çok göç alan Malatya, son 15 yılda epeyce yol kat etmiş, şehre Modern bir görüntü hakim olmuş. Buna rağmen, eski dokuyu görebileceğiniz birkaç tarihi eser, birkaç eski ev ayakta kalmış. Şehir merkezindeki Yeni Cami henüz bir asrı geride bırakmasa da görkemli bir yapı. Eski, cumbalı evleri görmek istiyorsanız Beş Konaklar, Sinema Caddesi’nde sizi bekliyor. Atatürk ve Kanalboyu caddelerinin kesiştiği noktada ise geçen yüzyılın başında inşa edilen taş binalar yer alıyor. Atatürk’ün kaldığı, bugün Müze olarak ziyaret edilebilen yapı da bu bölgede. Şehirde neden bu kadar az tarihi yapı bulunduğunu anlamak için 10 kilometre kadar kuzeye, Battalgazi ilçesine gitmeniz gerekiyor. İlçe “Eski Malatya” olarak biliniyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1839’da Osmanlı ordusuyla çarpışmaya giderken burada konaklamış, askerlerini evlere yerleştirmiş. Halk Aspuzu’ya göç etmek zorunda kalmış. Sonrasında evlerine dönmeyip, Aspuzu’da bugünkü Malatya’yı kurmuş. O günlerde kentten geçen İngiliz gezgin W. F. Ainsworth, askerlerin ayrıldığı kentten geriye, 500 harap ev kaldığını yazıyor. Charles Texier de, aynı dönemde kervansarayların ıssız, evlerin perişan olduğunu dile getirmiş.RESTORASYON FACİASIMalatya, Cumhuriyet döneminde gelişmiş. Yöre halkının “Aşağı Şeher” dediği Battalgazi’de yaşayanlar azalırken, Yeni Malatya hızla büyümüş. Bugün kent merkezinde göremediğiniz türde tüm önemli tarihi yapılar Battalgazi’de. Buraya adım atıp bir zamanların muhteşem surlarıyla gözgöze geldiğinizde, zihninizde geçmişin dünyası canlanmaya başlıyor.Battalgazi’deki en önemli Tarihi Eserler Ulu Cami ve Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı. 1224’te Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı cami birkaç yıl önce çok özenli bir restorasyon geçirmiş. Yolun karşısına geçtiğinizde son derece Romantik kalıntılar içinde Halfetih Camii’nin tek minaresini ve Şahabiye-i Kübra Medresesi’ni göreceksiniz. Ulu Cami’nin tam aksine, Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı’nın restorasyon sonrasındaki hali için söylenecek söz bulmak zor! 1637’de Sultan IV. Murad’ın Bosnalı silahtarı için inşa edilen harika yapı adeta yeniden inşa edilip toplantı merkezine dönüştürülmüş. Orijinalliğe değer veriyorsanız, kervansarayın hali sizi üzecek, hazır olun. Oysa zaman yapıları yıpratırken yaşanmışlık katar, değerlendirir. Türkiye’de birçok yapı, restorasyon adına yenileştiriliyor, özellikleri yok ediliyor. İlçedeki diğer tarihi eserleri, kervansarayın yanındaki meydana yerleştirilen haritada göreceksiniz. Bunları gezmeniz yaklaşık bir saat sürecek, harcadığınız zamana değecek. Vaktiniz sınırlıysa, önceliği iki büyüleyici esere vermekte fayda var. İlki, Kanlı Kümbet. 1300’lerde yapılmış, kubbesi çok ilginç. Çatısı yakın zamanda yenilenmiş. İkinci eser, daha az gizemli ama çok daha mükemmel: Selçuklu Namazgahı. 1243’te yapılmış, henüz restore edilmemiş. Geçmişin dokusunu yansıtıyor.ORTADOĞU’NUN İLK SARAYIHititler’in kurduğu Aslantepe, Battalgazi ile Malatya karayolunun ortalarında. 19. yüzyılda gezginleri bir höyük üzerinde, bir çift taştan aslan gördüklerini yazınca höyüğün adı Aslantepe olmuş. Devam eden kazılar, kalıntıların Ortadoğu’daki en eski saray kompleksi olabileceğini ortaya koyuyor. Kadın, erkek figürlü kerpiç duvarlar dahil pekçok buluntu Malatya Müzesi’nde sergileniyor. İkiz aslanlar Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde. Malatya’dan Battalgazi ve Aslantepe’ye ulaşım yerel otobüslerle çok kolay. Darende’deki muhteşem güzellikteki Somuncu Baba Türbesi’ne mutlaka gitmenizi öneririm. Tohma Kanyonu’nun girişindeki türbe, burada inzivaya çekilen sufi Seyyid Hamid-i Veli’ye (1331-1412) ait. Camisinin, Şanlıurfa’dakini anımsatan bir kutsal balık havuzu var. Türbenin altındaki müze buraya kadar gelmenizin bir başka ödülü. Türbenin yanından, nehri izleyen patika şirin ahşap evlerin bulunduğu piknik alanına varıyor.Malatya’ya dönmeden biraz dinlenmek, yemek yemek istiyorsanız Tohma Kanyonu girişindeki çiçek bahçesine yönelin. Hasbahçe Restoran’ın küçük çardaklarında oturup, günün yorgunluğunu atın. Malatya’da ise Nostalji Restoran’da yer minderlerinin keyfini sürebilir, kağıt kebabı, analı kızlı gibi yerel lezzetleri tadabilirsiniz. Kayısı ürünlerini Şire Pazarı’nda bulacaksınız.Nemrut’un tanrılarıNemrut Dağı ve Türkiye afişlerinde karşınıza çıkan dev Kommegene heykelleri Malatya yakınlarında. Kendini tanrılarla bir tutan I. Antiokhus’un mezarının bulunduğu 2 bin 150 metrelik zirveye vardığınızda, nefesiniz kesiliyor. MÖ. 50’li yıllarda yaşayan, Pers imparatoru Darius ve aynı zamanda onun ezeli rakibi Büyük İskender’in soyundan geldiğini iddia eden kral Antiokhus, gücünü kanıtlamak için baş tanrı Zeus’tan tutun, en güçlü tanrı Herkül’e kadar bir sürü devasa heykeli dağ başına diktirmiş. Mezarın olduğu höyük, 50 metre yüksekliğinde. Henüz içine girilemedi. Höyüğün doğu ve batı cephe teraslarına dokuzar heykel aynı sırayla konulmuş. Nemrut’ta gündoğumu ya da günbatımını izlemenizi öneririm.
Malatya’nın geçmişi BATTALGAZİ’de saklı

Aralık güneşinde Erdek

Bandırma’dan batıya sapıp Erdek yolunu tuttuğumda içimi bir sevinç kaplar. Bir dosta, bir güzelliğe yeniden kavuşmanın heyecanından bu. İlk kez 1980 yılında gittiğim Erdek’i, 1960’lı yılların başında, Edirne Erkek öğretmen Okulu’ndan arkadaşlarımdan dinlemiştim.Erdek’in bulunduğu Kapıdağ, zamanın behrinde bir adayken, yakın kıyıyla arasında kumulların, birikintilerin yığılıp sertleşmesiyle oluşan, coğrafyada tombolo da denilen bir kıstakla Anadolu Yarımadası’na bağlanmıştır. Bugün, iki yanda denizi gördüğünüz anda Düzler’e doğru ilerlerken Kapıdağ Yarımadası’nın kapısı önünüzde açılıyor demektir. Hem de yalnız Erdek merkeziyle sınırlı değildir bu alan; bütün köyleriyle koca bir Kapıdağ Yarımadası’dır. Her mevsim ayrı güzellikleri barındıran, yeşilin türlüsü ve türküsüyle bezenmiş bir zenginlik karşınızdadır. Kışınsa ayrı bir güzelliktedir Erdek. Tenha, dingin, içli şarkıların içtenliğinde ve yalnız... Kendinizle buluşmak, ıssızlıkta kendi sesinizi duymak için birebirdir. Bütün kış kıyıları gibi, hatta daha da fazla. Kendine çekilmiştir çünkü.BU ÇINARA 1350’DE PAŞA ATINI BAĞLAMIŞTIErdek’e Çanakkale üzerinden geliyorsanız, Edincik’ten geçerek de ulaşabilirsiniz.Sakin, kendi dünyasında yaşayıp giden zeytin beldesi Edincik’te dikkatinizi çeken bazı ahşap yapılar olacaktır. Bu evlerin geçmiş zamandan günümüze selamlar taşıdığını görmemek mümkün mü? Onlarla selamlaşırken, 1350’lerde buraları Osmanlı toprağına katan Süleyman Paşa’nın atını bağladığı bin yıllık, içi oyuk bir çınara da merhaba diyebilirsiniz.Sonra, kıvrıla büküle ineceğiniz yolda ve sapaktan sonra da Erdek’e kadar bilgelik ağacı zeytinin saltanatına teslim olacaksınız. KİZİKOS’UN GİZEMİArtaki ya da Artake’den Erdek’e uzanan tarihsel sürecin öncesinde Kizikos var.Kizikos, genel yapısıyla bir üçgeni andıran Kapıdağ’ın girişindeki antik yerleşim alanı. Bugün ne yazık ki çok az bir bölümü gün yüzüne çıkarılmış. Özensiz ve düzensiz, terk edilmiş bir hazine, orada öylece yatıyor. Hadrianus Tapınağı ve dehlizleri ile köstebek yuvası gibi. Tarih yağmacılarının kazmalarla köşesini bucağını deşip kurcaladığı bir ören yeri.Söylenenlere bakılırsa, Efes kadar ya da ondan daha büyük bir alanı kaplıyor Kizikos.Bütünüyle ortaya çıkarıldığı zaman, Erdek sırf Kizikos’u görmek isteyen on binlerce insanı çekebilecektir. Ama bunun için bizdeki kazıların yazgısının değişmesi gerek öncelikle. Orada tiyatrosu, amfitiyatrosu ve günışığına çıkmış çıkmamış bölümleriyle koca bir antik kent (ve daha niceleri) dururken, ne acı ki, bize düşen yalnızca beklemek!KIYI KAHVELERİ HEP CIVIL CIVILErdek çarşısını geçip kıyıya ulaştığınızda yılın dört mevsiminde cıvıl cıvıl kaynaşan kıyı kahveleri çıkar karşınıza. Erdek rıhtımı, dalgakıranın ve Zeytinli Ada’nın korumasında rüzgârlardan uzak, deniz masallarını söyleyip durmaktadır. Kıyıda tekneler, balıkçılar... Yüzyıllık çınarların altına sıralanmış kahvelerde dinlenen, söyleşen, eyleşen insanlar...Ben Erdek’le Akçay’ı kıyıdaki bu yapılanmalarıyla birbirine benzetirim. Gerçekten ikisi birbirini andırır. Ancak burada karşıda Zeytinli Ada vardır cepheyi kapatan. Güneydoğuda ise Seyitgazi Tepesi. Akçay’ın önü ise açıktır. Arada önemli bir fark var yalnız: Akçay’da denizden fışkıran bir tatlı su kaynağı vardır: Erdek/Zeytinli Ada’da ise sıcak su...ZEYTİNLİ ADA’DA KAZILAR SÜRÜYORErdek’in incisi Zeytinli Ada’da bugün kazı çalışmaları hızla ve titizlikle sürdürülüyor. Tatil günlerinde bulunmamız nedeniyle benim adaya geçmem ve orayı yakından görmem mümkün olmadı ama Erdek Belediyesi Halkla İlişkiler Müdürü Şebnem Gürel, orayı görmüş kadar olacağım bilgi ve belge sundu bana. Sekizgen vaftiz havuzu başta olmak üzere oradaki buluntuları gerçekten görmek istiyorum. Yağmurlu sonbahar gününün azizliğine uğradığımız için gidemediğim Kirazlı Manastır’ı bir de...APOSTOL’ÜN DİLEK AĞACIAgrigento Otel’den kuzeye, kıyıdan içerilere doğru kısa bir süre yol alıp da bir yamacı tırmandığınızda güzelim bir tepede buluyorsunuz kendinizi. Sırttan denize, nefis bir manzara... Sonradan bir iki ad konusa da, kadimden beri süregelen adıyla Apostol’dür orası.Ulu çınarların birbirini çiğneyerek göğe uzandığı bu tepeden aşağılara, ötelerde uzanan denize bakarak çayınızı yudumlamak, hele mümkün olsa iki kadeh parlatmak emsalsiz bir keyif olur. Ancak, ne yazık ki burası işletmeye elverişli iyi bir tesisle taçlandırılamamış. Çınarlardan birinin oyuğundan geçenlerin dileklerinin kabul olunduğuna öylesine inanılmış ki, ağacın içindeki oyuk gelen geçenin sürtünmesiyle neredeyse cilalanmış. Tek tük çaputlar da cabası. Ortalıkta ne eren var, ne evliya; koşuşturan, ağaçtan ağaca geçen sincaplarla dallarda ötüp duran kargalar kış tenhalığının özgürlüğüne bırakmışlar kendilerini.Apostol, kadri bilinmemiş bir cennet köşesi. Erdek Belediyesi orayı gün yüzüne çıkarmalı ve yaşama katmalı. Yaz tatillerinde olduğu kadar öteki mevsimlerde, özellikle de kışın, İstanbul’un burnunun dibindeki bu cennet, kendinizi dinleyerek dinlenmeniz için Erdek içindeki ve Ocaklar’daki nezih otelleriyle, yemek ve balık çeşitleriyle sizi bekliyor. Yenikapı-Bandırma hızlı feribotu sizi oraya iki buçuk saatte ulaştırır, eğer İstanbul’da yaşıyorsanız. Başka yerlerde yaşayanlara ise isteyene hiçbir yerin uzak olmadığını anımsatmak yeter sanırım. AGRİGENTO OTELİ Müze GİBİBu kez Erdek’i bana Edirne Erkek Öğretmen Okulu’ndan arkadaşım, eski Erdek Lisesi Müdürü Namık Güven gezdirdi. Köşe bucak saklı güzellikleri bir bir bulup tanırken, ünlü Agrigento Oteli’ne de uğradık. Turistik geçinen nice il ve ilçede böyle bir Otel yok! Görkemiyle, nice gösterişli yapı yarışamaz. Koca bir müzeyi andıran tarihi koleksiyonları bağrında barındırması ise başlı başına bir farklılık ve zenginlik. Milattan öncesinden bugüne birçok tarihi eserin sergilendiği bu “müze”nin bence tek kusuru, sergilenenlerin dönemlerine göre sıralanmamış ve bölümlenmemiş olması. Yoksa, Mekke’nin kilidinden sedef kakmalara, değişik kılıç ve silahlardan Abdülhamit Fermanı’na kadar akla gelebilecek nice değerli tarihsel eşya yer alıyor Agrigento Otel’in özel müzesinde.Toplantı salonları, özel bölümleri ve havuzları ile birkaç büyük gruba birden hizmet verebilecek kapasitedeki otelin kongrelere de ev sahipliği yapabileceğini söylemek abartı olmaz; bir gerçekliği dile getirmek olur.Agrigento, görülmesi, gezilmesi gereken bir otel, eşsiz bir konaklama yeri.LÜFERE MERHABAErdek’in deniz ürünlerine ve Ege’den Balkanlar’a uzanan çeşnisiyle zeytinyağlı ağırlıklı mutfağına imrenirsiniz.Her mevsim denizin bereketi balığın türlüsüyle sofralarınızdadır ama sonbaharda ve kışta lüferin tadına bakmadan olmaz. Akya balığının bifteğini de unutmamak gerekir. Ben Kafkas Restaurant’taki damak tadını unutmadım bu balıkların.
Aralık güneşinde Erdek

Basra Körfezi nin parlayan incisi

Şikago ya da Şanghay’ı hatırlatan gökdelenler, geleneksel bir yaşamın hüküm sürdüğü ara sokaklar, denizin üzerine inşa edilmiş şehir Pearl Qatar, muhteşem İslam Eserleri Müzesi, Doha Film Festivali, ünlü tenisçilerin raket salladığı turnuvalar, yabancı üniversitelerin kampüslerine kucak açmış Eğitim Şehri Projesi, görkemli evler, Venedik’teki gibi kanallarla süslenmiş Alışveriş merkezleri, El Cezire Televizyonu, denizin kenarındaki çölde yapılan safari Katar’da beni şaşırtanlardan bazılarıydı. BODRUMLU HEREDOT 2500 YIL ÖNCE YAZMIŞ


Katar gittiğim 108’inci ülke oldu. Gördükten sonra bu kadar sona bıraktığıma üzüldüm. Gerçekten çok daha başlarda ziyaret edilmeyi haketmiş. Katar Emiri Şeyh Hamid Bin Halife El Tani ve eşi Mozah Bint Nasır El Missned ülkeyi bambaşka bir lige taşımış. Vizyonları Katar’ı Körfez’in incisi haline getirmiş.Dünyada Lihtenştayn’dan sonra en yüksek milli gelire sahip ikinci ülke olan Katar hakkındaki ilk yazılı belge, MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan, Bodrumlu Heredot’a ait. Katar tarihinde fazla bir renk yok, yüzyıllarca fakir bir ülke olmuş. 16. yüzyılda Osmanlılar ele geçirip dört yüzyıl egemenlik sürmüş. Bedevi El Tani ailesi ise 18. yüzyılın ortalarında Katar’a gelip yerleşik düzene geçmiş. Ülkede özellikle balıkçılık ve inci ticareti ile uğraşmışlar. I. Dünya Savaşı sırasında, Şeyh Abdullah döneminde Osmanlı yönetimi sona ermiş. İngilizler kendilerinin izni olmadan başka yabancı güçlerle ilişkiye girmeme sözü karşılığında Katar’ın hamiliğini üstlenmiş. Bu süreç 3 Eylül 1971’deki özgürlük ilanına kadar devam etmiş. 3 Eylül Katarlılar için önemli bir tarih. Bağımsızlık Günü olarak kutlanıyor. Ülkenin en büyük gelir kaynağı inci ticareti 1930’larda değerini yitirince yoksulluk almış başını yürümüş. Petrolün bulunması ise Katar’ın makûs talihini değiştirmiş.


KADINLARA OY HAKKI VERİLDİ


1995’te babasını kansız bir darbeyle deviren Emir Şeyh Hamid Bin Halife El Tani ülkede çok seviliyor. Kadınlara Otomobil kullanma ve oy verme hakkı tanımış. Demokrasi yolunda önemli adımlar atılmış. 2003’teki referandumla nüfusun yüzde 96.6’sı yeni anayasaya “evet” demiş. Ama Katar’da hâlâ politik bir parti yok, monarşi devam ediyor. Emir aynı zamanda Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı. Dünyanın en büyük üçüncü doğal gaz rezervine sahip Katar’da son yıllarda kaydedilen gelişmeler inanılmaz. Ülke nüfusunun yarısının yaşadığı başkent Doha’nın silueti gökdelenlerle değişmeye başlamış. Her taraf inşaat dolu, hummalı faaliyet 24 saat devam ediyor. West Bay Lagoon’da, aynı Dubai’deki Palmiye misali denizi doldurup Pearl Qatar isimli inanılmaz bir yerleşim yaratmışlar. Burada her şey çok lüks, en bilindik markaların mağazaları ve marinalardaki görkemli yatlar dikkat çekiyor. Emirin başarısının arkasındaki kişi ise eşi. Şeyha diye geçen Mozah Bint Nasır El Missned’in internet sitesine (www.mozahbintnasser.qa) bir göz atın. Arap kadından ziyade Hollywood yıldızlarına benziyor. Onun modern, Batılı görünümü ülkedeki kadınlara da örnek olmuş.


2.5 YILDIR KATAR’DA YAŞAYAN ŞAFAK GÜVENÇ TAVSİYE ETTİ


Gece hayatının merkezi Crystal Lounge, en iyi Restoran Il TeatroŞafak Güvenç, Katar’ın en güzel otellerinden W’nun genel müdürü. İsviçre’de okuyan, New York ve Kahire’deki önemli otellerde çalışan Güvenç, 2007 Martı’ndan bu yana Doha’da yaşıyor. Katar izlenimlerini ve 2.5 yıllık tecrübesinden yararlanıp gezginlere önerilerini sordum. Güvenç, Katar’ın en çok dinamizminden etkilendiğini söylüyor. Bunun nedeni çok farklı kültürlerin Katar’da birbiriyle kaynaşması. Özel bir üniversite şehri kuracak kadar eğitime önem veriliyormuş. Hatta yakında bir kültür köyü açılacakmış. İslam Eserleri Müzesi’ndeki iddialı koleksiyonu mutlaka görmenizi tavsiye ediyor. Doha’daki en iyi Otel ve restoranları ise şöyle sıralıyor: “W, Four Seasons, Sharq Village, Hyatt iyi oteller arasında. Restoran olarak Spice Market, Il Teatro, Al Dana, Al Bandar, Tajine ve Bice’yi tavsiye ederim. Gece hayatının merkezi ise Crystal Lounge.”DOHA Dhow’la körfezi gezin, çölde safariye çıkınDoha Körfezi, İzmir Körfezi gibi şehri ikiye ayırmış. Ortasındaki bölüm yürüyüş yolu. Bir tarafı gökdelenlerle bezenmiş, adeta bir Avrupa şehri, diğer taraf ise yakın tarihin sıradan binalarıyla dolu. Modern kısımda beş yıldızlı oteller, uluslararası şirketlerin merkezleri ve büyükelçilikler bulunuyor. İki yerleşim arasında ise Korniş dedikleri, sekiz kilometrelik sahil şeridi var. Doha’nın tarihi bölgesi vasat bir yerleşim. Şehrin iki yüzü taban tabana zıt. Eski kısımda en ilginç yer Souq Waqif dedikleri kapalı çarşı. Burası oryantalistlerin anlattığı, resmettiği görünümdeki kişilerle dolu, geleneksel yapı korunmuş. Çarşı etrafında ilginç bir hayvan pazarı var, yan sokaklarında da otantik restoranlar ve nargile keyfi yapabileceğiniz kafeler. Eski Doha’nın yeni yüzü olan ve deniz üzerine inşa edilmiş İslam Eserleri Müzesi tam bir Mimari harikası. İçindeki eserler az ama öz, sergileme ise olağanüstü. Osmanlı’dan çok sayıda eser müzeyi süslüyor. İznik çinileri, halılar, yazı setleri bizden izlerin bazıları. Giriş ücretsiz. Bu müzeyi gördükten sonra İstanbul’daki Türk ve İslam Eserleri Müzesi öyle sıradan kalıyor ki... Eski Doha’da göreceğiniz bir başka güzel Müze, eski bir saraydaki Ulusal Müze. ÇÖL SAFARİSİ DENİZDE BİTİYORSize tavsiyem, Dhow adı verilen geleneksel teknelerle Doha Körfezi’nde tur atmanız. Dhow’lar İstanbul’un Boğaziçi’ndeki dolmuş motorları gibi. Sizi eski ve yeni Doha arasında yolculuğa çıkarıyor. Körfezin tam ortasına gelince iki tarafa da bakın, Katar’ın kat ettiği inanılmaz yolu göreceksiniz. Alışverişe meraklıysanız City Center Doha ve Landmark büyük alışveriş merkezleri ama en görkemlisi Villaggio. İçine kanallar yapıp gondol koymuşlar. Gondollarla dolaşırken vitrinleri seyretmeye ne dersiniz?Küçük bir ülke olan Katar’da yapılacak en güzel etkinliklerden biri de çölde safari. Doha’dan karayoluyla bir saatte ulaşabileceğiniz çöl bu iş için ideal. Dört çeker araçlarla kumun üzerinde adeta akrobasi yapıyorlar. Sonunda da denizin kenarında duruluyor ve kendinizi sulara atıyorsunuz. Körfez’de bir yarımada ülkesi olan Katar’ın Suudi Arabistan’la 60 kilometrelik bir sınırı var. Suudilerle ilişkileri iyi, İran, İsrail ve Batı dünyası ile de bağlantıları sağlam. Turistlere karşı hoşgörülüler. Arap ülkesi olmasına rağmen basın son derece özgür, baskı yok. Doha’dan yayın yapan El Cezire televizyonunun bu kadar güvenilir olmasının sebebi de bu. Etrafta Katarlı görmek çok zor. Onlar azınlık konumunda. 900 bin kişilik nüfusun sadece üçte biri Katarlı. Her taraf yabancı kaynıyor. Pakistanlı, Hintli, Filipinliler sokakları doldurmuş. Yabancılar her işi yapıyor, Katarlılar da yüksek duvarlı villalarında hayatın tadını çıkarıyor. işsizlik oranını merak ediyorsanız sadece yüzde 0.4!


ÇÖPÇATAN BLUETOOTH


Ülkede modern kadınlar da görüyorsunuz ama çoğu peçenin ardına gizlenmiş, gözleri bile örtülü. Kadın erkek ilişkilerini merak edip sorduğumda modern teknolojiyi kullandıklarını söylediler. Tanışmak için bir alışveriş merkezine gidiyorsunuz, restoran ya da kafeye oturuyorsunuz, kendinize uygun bir rumuz belirleyip Bluetooth’unuzu açıyorsunuz. Sonra mesajlaşmalar başlıyor. Adeta Oyun gibi! Size mesajı göndereni bulmaya çalışıyorsunuz. Sonra telefonla sohbet, ardından kaçamak buluşmalar başlıyor. Issız sokaklarda yan yana gelen siyah camlı otomobiller, araç arası transferler derken, belki de mutlu sona ulaşılıyor. İşin ilginç yanı daha sonra gittiğim Bahreyn’de de durumun aynı olmasıydı. Konuştuğum bir Türk, Türk olmanın avantajlarından bahsetti. Bizi Batılı Müslümanlar olarak gördükleri için Türk olduğunuzu belirten bir rumuz seçtiğinizde mesajlar yağmaya başlıyormuş! Diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi Katar’da da Türk dizilerine büyük ilgi var. Ben Doha Film Festivali zamanı Katar’deyken Gümüş dizisinde oynayan Kıvanç Tatlıtuğ da oradaydı. Resminin basılı olduğu tişörtler dükkânlarda satılıyordu. Aşk-ı Memnu dizisinin ülke televizyonlarına gelmesi sabırsızlıkla bekleniyor. Türkiye’de oynayan bölümleri Arapça altyazılarla hemen You Tube’a konuluyor. Vahabi İslam’ın katı kurallarına rağmen Katar’da beş yıldızlı otellerin Bar ve restoranlarında içki serbest, sokak arası restoranlarda ise gazoz ve meyve suyuyla idare ediyorsunuz. Türk mutfağı çok popüler, bol miktarda döner ve kebap salonu var. Ülkeye giriş için vizeyi kapıda alıyorsunuz, ücretini de kredi kartınızdan çekiyorlar!Katar Arap dünyasının İsviçre’si olarak geçiyor, bu sıfatı da fazlasıyla hak etmiş. Listenize bir an önce koyun, pişman olmayacaksınız.


Basra Körfezi’nin parlayan incisi

Wednesday, December 9, 2009

Katalonya’nın kültür başkenti

Barselona, tarih boyunca tüm uygarlıkların beşiği sayılan Bizim Deniz’den (Mare Nostrum / Akdeniz) gelip geçmiş hemen tüm kültürlere sığınak olmuş kadim bir liman kenti. Akdeniz dillerinin, renklerinin, ırklarının, dinlerinin buluşma noktasına dönüşmüş, ticari ve kültürel değişim alanı olmuş. Deniz ile birdenbire 500 metrelik yüksekliğe çıkan Collserola Sıradağları arasındaki beş kilometrelik düzlüğe kurulu. Güney ve kuzeyinden LLobregat ile Besos ırmakları denize dökülüyor. Şehre tipik, ılıman, Akdeniz iklimi hâkim. En soğuk aylarda bile ortalama sıcaklık 10 derece, aralık ortalaması 8-14 derece arasında.Günümüzde kent merkezinin nüfusu 1.7 milyon. Çevredeki işçi kentleriyle birlikte metropoliten alanında 4 milyona yakın kişi yaşıyor. İspanya’nın ikinci, Avrupa’nın altıncı büyük kenti. Barselona, Fenikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Endülüs Emevileri ve İspanyol imparatorluğundan süzülerek gelen 2 bin yıllık tarihin ürünü. Bu güzelliklerde birbirinden güzel eserlerle şehri donatan mimarlar, krallar, taş ustaları, işçiler kadar, kent bilinciyle zenginliklerine sahip çıkan Barselonalıların da payı var. Antoni Gaudi, Domeneq i Montaner, Josep Puıg i Cadafalch, Santiago Calatrava gibi 20.yy’ın dâhi mimarları Venüs heykelleri yontarcasına özenle birbirinden görkemli saraylar, malikaneler, apartmanlar, parklar ve meydan çeşmeleriyle donatmış şehri. Barselona, Franko’nun 37 yıl süren diktatörlüğü döneminde bile en değerli evlatlarına, sanatçılarına sahip çıkmış. Bugün, Pablo Picasso, Salvador Dali, Joan Miro, Antoni Tapies gibi dahi ressamların yapıtlarının sergilendiği müzeleriyle, 1929 Expo Evrensel Fuarı, 1992 Olimpiyatları ve Forum 2004 gibi etkinlikler sayesinde kazandığı görkemli yapılarıyla, Eski Liman, Olimpik Liman boyunca uzanan balık restoranları, trendy barları, kafeteryaları ve diskolarıyla, Futbol kulübü ve 120 bin kişilik Nou Camp stadyumuyla yerel özelliklerini koruyan bir dünya şehri.ZENGİNLERİN YARIŞI ŞEHRİ GÜZELLEŞTİRDİKatalonya ve kozmopolit liman kenti Barselona, tarih boyunca Fransa’ya ve Orta Avrupa’ya coğrafi yakınlığının, Akdeniz Ticaret yollarını buluşturmanın avantajını iyi kullanmış. Aragon Krallığı ve Barcelona Kontluğu döneminde önce Endülüs Emevileri sonra da İspanyol Krallıkları ve İmparatorluğu ile Fransız Krallıkları arasında akıllı diplomatik manevralarla özel imtiyazlar edinmiş. 18. yy sonunda İspanya’nın diğer bölgeleri ağır feodal koşullar altında yaşarken, Barcelona köklü ticaret geleneği, sermaye birikimi sayesinde sanayileşme atılımlarına girişmiş. Burjuvazisi gelişmiş, Fransız Devrimi’nin de etkisiyle özgürlükçü, eşitlikçi düşünce akımları yeşermiş. Koyu merkeziyetçi İspanyol Kraliyet, feodal yapının korunmasını isteyen aristokrasi ve kiliseyle sürekli çatışmış. 19. yüzyıl ortalarından itibaren Tekstil ve makine sanayi gelişmiş, güçlenen yeni zenginler, yeni burjuvaziyle birlikte kentin Mimari dokusunu da değiştirmeye başlamış. Önce neoklasik akımlar ortaya çıkmış, ardından da Guell, Battlo, Amatlıer gibi zenginleşen sanayici ailelerin siparişleriyle Gaudi, Montaner, Cadafalch gibi modernist mimarlar hayal gücünün sınırlarını zorlayan binalar gerçekleştirmiş. Yerleşik değer yargılarına, dogmalara, geleneklere meydan okuyan Joan Miro’lar, Picasso’lar, Dali’ler işte bu atmosferde ortaya çıkmış.CADDELERDE IŞIK VE RENK SELİAralık ayının ilk günlerinde tüm İspanya’da olduğu gibi Barselona’da da caddeler ışıklandırılmaya, geceler renk ve ışık cümbüşüne dönüşmeye başlıyor. 6 Aralık Anayasa Bayramı ve 8 Aralık İnmaculada Yortusu bu dönemin ilk önemli günleri. Şölen atmosferi 24 Aralık’taki Noel gecesinde doruğa ulaşıyor. Bu dönemde Barselona’da olmak, renk ve ışık cümbüşü içerisinde çılgın kalabalığın arasında sokaklarda dolaşmak büyük şans. 6 Aralık Anayasa Bayramı’nın şehir için özel bir önemi var. 1936’da General Franko, seçimle işbaşına gelen sol hükümete karşı ayaklanmış, üç yıl süren iç savaşı Hitler ve Musolini’nin yardımıyla kazanmıştı. Cumhuriyetçileri destekleyen Katalonya’nın özerkliğini iptal edip, Katalanca konuşmayı yasaklamış, 37 yıl boyunca ağır baskı uygulamıştı. Ölümünden üç yıl sonra, 6 Aralık 1978’de kabul edilen Anayasa’yla Katalonya özgürlüklerini geri aldı. 8 Aralık’taki İnmaculada Concepcion Yortusu’nda ise Hazreti İsa’nın anne rahmine düştüğü gün kutlanıyor. 7 Aralık’ı 8 Aralık’a bağlayan gece tüm kiliselerde gece yarılarına, hatta bazılarında şafak saatine kadar dualar okunur, ayinler yapılır. Her ne kadar seyahat acenteniz kente vardığınızda panoramik şehir turuyla size ana arterleri, önemli anıtları, turistik merkezleri gösterecek olsa da benim sizlere bazı özel tavsiyelerim olacak. Tabii ki önce kentin kalbi muhteşem Katalonya Meydanı’ndan ve simge caddesi Rambla’dan söz etmek gerekir. LA RAMBLA’YI UNUTAMAYACAKSINIZCaddenin ismi Barselona’da 717-801 yılları arasında hüküm süren Endülüs Emevileri’nin mirasıdır. Arapçadaki al raml (dere) veya ramla (ağaçlıklı yol) kelimesinden gelir. Tam anlamıyla non stop görsel sölen sunan caddedenin ortasındaki geniş kaldırım günün her saatinde doludur. Kalabalığı yararak, bu kaldırımdan aşağıya, “Bizim Deniz”e doğru yürüyün. Kuşçu, çiçekci dükkanlarının arasına sokak tiyatrocuları, pandomimciler, ressamlar, müzisyenler sıralanmıştır. Aklınıza hayalinize gelmeyecek kıyafetler içerisindeki Modern dilenciler ilgi çekmeye çalışır. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmezsiniz. Sağlı sollu mağazalar, işyerleri arasından bu ağaçlıklı şirin yoldan insan seliyle aşağıya doğru akarsınız. Aman çevrenizdeki binalardaki sevimli detayları kaçırmayın. 121 numaradaki eczaneyi, 109 numaradaki Filipin Tütünleri binasını, yine sağ kolda Peru Genel Valisi’nin karısı için 1770’lerde yaptırdığı Palau de la Virreina Sarayı’nı atlamayın. Ve işte sağınızda Mercat de la Boqueria... 1578’de kurulan bu pazar yerinden isteseniz de çıkamayacaksınız. Bin bir türlü egzotik, tropik taze meyve, meyve suları, dondurmalar öyle iştah açıcı şekilde sunulur ki hangisinden yiyeceğinizi şaşırırsınız. Girişte sağ kolda Jean Paul Gaultier, Umberto Eco gibi ünlülerin uğrak yeri Pinocchio’da (Pinokyo) ayaküstü bir şeyler atıştırmadan çıkmayın. Boqueria pazarının hemen karşısında 96 numarada erotik Müze var, ilgilenenler olabilir. Denize doğru yürüyüşünüzü sürdürün. Az sonra sağınızda Milano’daki La Scala’dan sonra Dünyanın en prestijli Opera binası belirecek. 1874’de yapılan Gran Teatre del Liceu... Placido Domingo, Jose Carreras, Montserrat Caballe gibi dünya devi opera sanatçılarını yetiştiren İspanyollar operaya çok düşkündür. Opera izleyemeseniz dahi, girip Aynalı Salon ve mermer merdivenlerinin ihtişamını görün. Opera binasının tam karşısındaki Cafe de Opera’ya girip bir soluklanın, güzel bir kahve ya da çilekli cava (köpüklü şarap) içip kendinizi operadan çıkmış bir asilzade gibi hissedin. Çıktığınızda Carrer Nou de la Rambla caddesindeki bir Gaudi eseri olan Güell Sarayı’nı ve Rambla üzerindeki muhteşem Orient Otel’in karşısında gizlenmiş Güzellik Plaça Real’i (Kraliyet Meydanı) görmeden geçmeyin. Revaklarının altında birbirinden güzel restoranların bulunduğu bu meydanda pazar günleri başta para ve pul koleksiyoncularının yer aldığı bitpazarı kurulur. Rambla’nın sonunda, Barselona Limanı’nı ve keşfettiği Amerika’yı işaret eden Kristof Kolomb heykeline varırsınız. Sağınıza devam ettiğinizde İnebahtı Deniz Savaşı’nda kullanılan Avusturyalı Don Juan’ın kadırgasının replikasının bulunduğu Drassanes’e (Deniz Müzesi) ulaşırsınız.KATEDRAL ÖNÜNDE SARDANA DANSIPlaça Real’in hemen yanındaki Ferran Caddesi’ne girip birbirinden hoş tapas (meze) barları ve modernist restoranlar arasından Belediye Başkanlığı Sarayı ve Generalitat yani Katalonya Özerk Yönetim Hükümet Binasının bulunduğu San Jaume Meydanı’na çıkın. Yüzyıllar boyunca, farklı kültürlerin katmanlar halinde oluşturduğu Gotik Mahalle’de, Barselona’nın tarihi bölgesindesiniz artık. Barselona Katedrali’ni ve çevresindeki sokakları dolaşın, katedral önündeki meydanda pazar ayini sonrası saat 12 sularında yüzlerce Barselonalının geleneksel sardana (bir tür halay) dansını izleyin. Gizli güzellik Plaça del Rei Meydanı’nın merdivenlerinde oturup Müzik şöleninden payınızı alın. CD’den orkestra eşliğiyle konçerto çalan kemancıları, ardından sahneye çıkan klasik gitarcıların resitalini dinleyin. Şehir Tarihi Müzesi’ni (Museo d’Hıstorıa de la Cıutat) gezip bir asansörle binlerce yıl öncesine, mesela MÖ 12 yıllarına gidin. Bu arada kentin en eski kafesi, Libreteria Sokağı 16 numaradaki şirin ve kadim Meson Del Cafe’de hayatınızın en güzel kahvesini yudumlayın.Artık kendinizi Gotik Mahalle’nin daracık labirentlerinde kaybolmaya bırakabilirsiniz. Her taşı tarih kokan sevimli sokaklarda “Granja” diye adlandırılan şirin semt lokantalarında, tipik ev yemekleri çok ucuza tadabilirs iniz. Kentin belki de en sevimli sokağı, 700 yıllık Carrer de Montcada’ya sapın. Başlı başına bir kültürel tapınak olan Picasso Müzesi’ne uğrayın. Aynı sokak üstündeki sanat galerilerine ve müzelere dönüştürülmüş yüzlerce yıllık saray ve malikânelere hayran kalacaksınız. 22 numaradaki Xampanyet’te tapaslar eşliğinde bir kadeh cava (köpüklü şarap) içerek, tipik Katalan tatlısı Crem Catalan yiyerek tüm yorgunluğunuzu unutabilirsiniz. Montcada Sokağı’nın sonundan sağa kıvrıldığınızda Santa Maria del Mar gotik kilisesini görürsünüz. Kapısından başınızı uzattığınızda muhtemelen bir dini nikâh törenine rastlar, İspanyol gelini ve damadı görebilirsiniz.GAUDİ, KAPADOKYA’DAN ESİNLENMİŞ MİYDİ?Tekrar Barselona’nın kalbi Katalonya Meydanı’na dönüp sur dışı modern kesime, Passseig de Gracia bulvarına girin. İstanbul’daki ValiKonağı - Nişantaşı’nı çağrıştıran bu bulvarın iki yanında dünya markalarının mağazalarını, alışverişe çıkmış şık İspanyol kadınları, eşlerini, kafeteryaları ve dahi mimarların birbiri ardına sıralanan başyapıtlarını bulacaksınız: Domenech Montaner’in Casa LLeo Morera’sı, Cadafalch’ın Casa Amatlıer’i, Gaudi’nin Casa Battlo’su ve nihayet Casa Mila’sı (La pedrera)... 1929 yılında talihsiz bir tramvay kazasında yaşamını yitiren, “Bir gün Barselona benim adımla birlikte anılacak” diyen ünlü Mimar Antoni Gaudi’nin eserlerini, başlı başına yazı konusu Sagrada Familia’sını, şehri tepeden bakan Güell Parkı’nı gördükten sonra bakalım ünlü İspanyol yazar Juan Goytisolo’nun “Gaudi, bir biçimde Kapadokya’yı ve peri bacalarını görmüş ve esinlenmiştir” tezine katılacak mısınız?Yazmakla ve gezmekle bitmeyecek güzellikler var Barselona’da. Ülkedeki tüm önemli şehirlerin mimari kültürlerini bir araya getiren El Pueblo Espanyol (İspanyol Köyü) mü dersiniz, Tibi Tabu Tepesi’ndeki muhteşem Barselona manzarasını mı dersiniz, Mont Juic’de (Yahudi Tepesi) Olimpiyat Stadı ve Juan Miro Vakfı Müzesi mi, Mare Magnum’da çocukluğunuzu yaşayabileceğiniz devasa akvaryum mu, dünyanın ilk denizaltısı mı, Olimpik Liman’daki barlar ve restoranlar mı, muhteşem Hayvanat Bahçesi mi? Ama olağandışı bir güzellikten bahsetmeden geçemeyeceğim: Magic Font, yani Büyülü Çeşme’den. İspanya Meydanı’ndaki (Plaza Espana) Fuar Alanı (Fira) ile Katalonya Ulusal Sanat Müzesi arasındaki alanda geceleri olağanüstü ışık ve ses gösterisi gösterisi yapılıyor. Kış aylarında sadece cuma ve cumartesi akşamları saat 19:00 - 21:00 arasındaki büyülü gösteriyi görmeden dönmeyin.Fırsat bulursanız günü birlik turlar ya da trenle Figueres ve Girona’ya gitmenizi öneririm. Salvador Dali’nin eserlerinden oluşan en büyük koleksiyonu doğduğu Figueres’te görebilirsiniz. Dali tüm ayrıntılarını tasarladığı bu müzede gömülü. Ortaçağ atmosferini koruyan Girona’nın Yahudileri engizisyondan kaçıp Osmanlı’ya sığınmıştı. Alışveriş cenneti Andorra gezisini de gündeminize alabilirsiniz. Bir başka seçenek 35 kilometre uzaklıktaki şirin kasaba Sitges.İKİ ŞEHİR EFSANESİBarselona’nın kuruluşuna dair iki efsane var. İlkine göre kurucusu Herkül. Dokuz gemiyle Altın Postu aramaya çıkan Jason ve astrogonotlara katılır Herkül. Patlayan fırtınada dokuzuncu gemi (Barca Nona) Katalunya açıklarında kaybolur. Herkül gemiyi aramaya çıkar. Şimdiki Mont Juıc (Yahudi Tepesi) eteklerinde geminin enkazını ve kurtulan mürettebatını bulur. Karaya çıktıkları yerin iklimi ve manzarasını pek beğenen astrogonotlar burada yerleşmeye karar verir. Roma kentinden 400 yıl önce Barca Nona (Dokuzuncu Gemi) adıyla kenti kurarlar. Diğer efsane, kentin MÖ 230 yılında Kartacalı ünlü hükümdar Anibal’in babası Amilcar Barca tarafından kurulduğu yolunda. Romalıların önünü kesmek için kurmuş, aile adından yola çıkarak Barci Nova ya da Barkenon ismini vermiş. Siz hangisi hoşunuza gittiyse onu seçin. NEREDE YENİR, EĞLENİLİRRestoranlar: · SALAMANCA SILVESTRE: Balık ve deniz mahsulleri, safranlı deniz mahsullü pilavı paella’sıyla ünlü. (C/ Almiral Cervera,34 Barceloneta) · MONCHO, EL CANGREJO LOCO: Her ikisi de Port Olimpic’te. Balık ve deniz mahsullerinde iddialı. · TORRE DE ALTAMAR: Teleferik Kulesi’ndeki lüks bir balık ve deniz mahsulleri restoranı. · LA DAMA: Katalan mutfağını tadabileceğiniz lüks bir restoran. (Diagonal, 423) · MUSSOL: Izgara et ve sebze sevenler için. (Carrer de Casp, 19) · CERVECERIA CATALANA: Akdeniz mutfağı ve mezeleriyle (tapas) iddialı bir birahane. (Mallorca, 236) Barlar: · LUZ DE GAS: Canlı müzik, gözde mekan (C/Muntaner, 246) · SHOKO: Bar ve Restoran (Passeig Maritim - La Barceloneta, 36) · OPIUM MAR BCN: Eğlenceli şovlar izleyebileceğiniz disco ve bar. (Passeig Maritime de Barceloneta,34) · BUDA BAR: Ünlü bar, restoran zincirinin Barselona şubesi. (Pau Claris, 92) · SUTTON BAR: Disko ve bar. (Tuset, 13) · HONKY TONK BLUES BAR: Caz ve blues sevenler için. (Finlandia,45) · JAZZSI CLUB: Caz gruplarını dinleyebileceğiniz bir bar. (Requesens,2)BARSELONA’NIN İNCİLERİKATALAN MÜZİK SARAYIAvrupa’nın gün ışığıyla aydınlanan ilk konser salonu19. yy sonunda Barselona’lıları içki ve kötü alışkanlıklardan korumak amacıyla çok sayıda koro kurulmuştu. İşçi korolarının topladığı yardımlarla 1908’de Palau Musica Catalana inşa edildi. Mimar Domenech i Montaner, metalden prefabrik bir yapı inşa etti. Renk ve rafine zevkler bileşkesi yapının tavanı gün ışığından yararlanmak için camdan yapıldı, vitraylarla süslendi. Duvarlarına dev rölyefler yerleştirildi. İki bin kişilik salonun tavanındaki dev güneş avizesini gördüğünüzde gözlerinize inanamayacaksınız. Salonu rehberli turlarla gezebilirsiniz. Konser dinlemek isterseniz 5-8 Aralık’ta Belarus Filarmoni Orkestra ve Korosu, Mozart’ın Requiem, Handel’in El Messies, Carl Orff’un Carmina Burana, Verdi’nin La Traviata’sını seslendirecek. Bilet rezarvasyonu ya da sanal tur için www.palaumusica.org adresini tıklayın.LES 4 CATSDehaların buluştuğu köşePablo Picasso aslında Endülüs bölgesinin Malaga şehrinde doğmuştu. Ancak gençlik yıllarını Barselona’da geçirdi. Bir Katalan kadar iyi Katalanca konuşuyordu. Bu dahi Ressam ilk resim sergisini Les 4 Cats’te açmıştı. Paris’teki Le Chat Noir’ın İspanyol versiyonu olan bu bohem restoran bistro, modernist sanatçı Santiago Rusinol ve arkadaşları tarafından 1890 da kurulmuş. 20. yüzyıl sanatına yön veren Picasso, Dali gibi ressamların, Lorca gibi şairlerin, Bunuel gibi sinemacıların, De Falla gibi müzikçilerin buluşma noktası olmuş. İzleri hâlâ duvarlarda görülebiliyor. Hiç değilse bir kahve içmek için uğramanızı öneririz. (Porta de L’angel, C/Montsio, No.3)GAUDI MUCİZELERİDindara katedral işadamına apartmanHayal gücünün sınırlarını zorlayan Gaudi, Barselona’ya kimliğini kazandıran en önemli mimarlardan biri. 74 yıllık ömründe iskemleden, kaldırım karosuna, şehir parkından katedrale pek çok Tasarım yaptı. 1878’de, 26 yaşında Barselona Mimarlık Akademisi’nden mezun olduğunda hocası “Bu diplomayı bir dahiye mi, zırdeliye mi verdik Tanrı bilir. Zamanla göreceğiz” demişti. Gaudi, Placa Real’in lamba direklerini tasarlayarak başladı işe. Zengin işadamları Vincens ve Güell’le tanışması dönüm noktası oldu. Hayal şatosu benzeri Vincens Evi, bugün UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Güell Sarayı ve daha nice yapıyı bu sayede tasarladı. 1884’te hayatının en çılgın projesine, Sagrada Familia Katedrali’ne başladı. İnşaatı hâlâ sürüyor. KATALAN ULUSAL SANAT MÜZESİBin yıldan on binlerce eser1929’da Dünya Fuarı sırasında inşa edilen yapı, 1990’da İspanya’nın en önemli sanat müzelerinden birine dönüştü. Barok öncesinden, günümüze binlerce resim, heykelin sergilendiği müzede İspanya’nın gelmiş geçmiş tüm önemli sanatçılarının eserlerini görmek mümkün.


Katalonya’nın kültür başkenti

Tuesday, December 8, 2009

Şarlanların fıçı atölyesi şarap turlarının uğrak yeri

Tekirdağ’ın Şarköy ilçesi yüzyıllara varan bir şarapçılık geçmişine sahip. Roma, Bizans dönemlerinde bölgede üretilen şaraplar toprak amforalara konularak, gemilerle uzak diyarlara gönderilirken, 18. yüzyıl sonundan itibaren şaraplar fıçılara konulmaya başlanmış.Fıçıcılık önemli bir işkoluymuş. Şarköy, Mürefte’nin şarapları sahile demirleyen gemilere fıçılarla yüklenirmiş. Şarköy’ün yaşayan en eski şarapçılarından Ziya Keresteci (82) geçmişte Müslümanların fıçı ürettiğini, Rumların şarapçılık yaptığını söylüyor. “Türkiye’nin en iyi fıçı ustaları Şarköy, özellikle Mürefte’deydi. Fıçılanan şaraplar, denizden Karaköy’deki Rum toptancılara gönderilirdi. Bomba adını verdiğimiz bu fıçıları sahilde birbirine kalın urganla bağlar, kayıkla çekerek gemiye çıkarırdık.”Şarköy - Mürefte hattından bir çok fıçı ustası gelmiş, geçmiş. Mesleğe gençler el atmayıp ustalar hayata gözlerini yumunca bu gelenek kaybolma noktasına gelmiş. Şarköy Kaymakamlığı son ustalardan yararlanıp, iki yıl önce Mürefte’de marangozlara yönelik fıçı yapım kursu açmış. Marangoz Ahmet Şarlan, bu kursta fıçı yapımını öğrenenlerden. Eşi Mediha Şarlan da daha sonra bu kurslara gidip, usta belgesi almış. Atölyeleri son zamanlarda bağbozumu turlarının uğrak yerlerinden biri oldu. Bağları, fabrikaları gezenler, Şarlanların atölyesine de uğrayıp fıçı üretiminin incelikleri hakkında bilgi alıyor.YILDA ORTALAMA 200 FIÇI YAPIYORLARŞarlanlar, fıçılarını Kırklareli Demirköy’den gelen ağaçlardan yapıyor. TÜBİTAK’ın araştırmalarına göre, bölgedeki Demirköy (Macar) meşesi alkollü içeceklerin olgunlaşması için ideal. Şarlan ağacın kullanımdan iki ay önce kesilip, doğal ortamında bekletilmesi gerektiğini söylüyor. İstediği ölçüde kesip, atölyesine gönderiyorlar. Ve onun işi başlıyor: “Yedi santim genişliğinde şeritler kesiyoruz. Boylarını fıçı ölçeğine göre ayarlıyoruz. Örneğin 50 litrelik fıçı için 28-30 adet şerit keseriz. Pürmüz ateşinde eğip, tahta kalıba koyarız. Bombe verip, altı çemberle birleştiririz. Kapağını kapattıktan sonra içine su koyarak meşenin şişmesini bekler, sızdırmazlığını kontrol ederiz.”Şarlan ve eşi, yılda 100 litrelik 60 adet, ayrıca irili ufaklı çeşitli boylarda 100’ün üzerinde fıçı yapıyor. Talep çoğunlukla butik üretim yapan küçük firmalardan ve evde Şarap üreten amatör şarapseverlerden geliyor. Bölgedeki Doluca, Gülor, Sevilen gibi büyük şarap fabrikaları fıçılarını yurt dışından getiriyor. “Bizimki el yapımı, yurtdışından gelen fıçılar ise çoğunlukla fabrikasyon üretim” diyor Ahmet Şarlan. Fıçıcılığın geleceğinden umutlu. “Şarapçılık ülkemizde nasıl günden güne gelişme gösteriyorsa, fıçı yapım işi de çoğalacak, fabrikaların talebi artacak.”Mediha Şarlan, tamamlanan her fıçının kendisine büyük bir mutluluk verdiğini söylüyor. “Şarköy dışından, ülkemizin birçok yerinden fıçı siparişleri alıyoruz. Şarköy’e gelen şarapseverler atölyemizi ziyaret ediyor, beğendikleri fıçıları alıyor ya da sipariş veriyor.”MÜZEDE ŞARABIN TARİHİNE YOLCULUKTürkiye’de şarabın tarihine yolculuk edilebilecek Müze sayısı bir elin parmaklarından az. Sadece Mürefte iki müzeye sahip. Kutman Şarap Müzesi ile Aker Şarap Müzesi yıl boyunca ziyarete açık. Her ikisinde de şarabın bu bölgede 1900’lerden günümüze uzanan öyküsüne tanık olabilirsiniz. Şarap kültürü, şarap tarihi, şarap yapımı, şarap gelişimi, hakkında müze yetkililerinden bilgi alabilirsiniz. Neler mi var bu müzelerde? Üzümü şarap yolculuğuna hazırlayan geçmişin kollu el presleri, tahta presler, elle çevrilen salkım ayırma makineleri, küfeler, kantarlar, üzümün ayakla çiğnendiği ağaç çıfıtlar, mantar presleri, fıçılar, şarap şişeleri, üzerinde İnhisar (Tekel) İdaresi yazan şişeler, Romalılar döneminden kalma, denizden çıkmış, şarap amforaları... Müzenin duvarlarına yansımış, elektriğin olmadığı dönemde, bağdan üzümün at, katır, eşek sırtında küfelerle şarap mağazalarına gelişini gösteren sararmış fotoğraflar, yağlı boya tablolar, yazılı belgeler...Her iki müzeye de yurtiçi ve yurtdışından pek çok ziyaretçi geliyor. Aker Şarapçılık’a ait müzeye uğradığımızda, bizden önce gelen CHP eski milletvekili, ünlü kamuoyu araştırmacısı Bülent Tanla’ya rastladık. Datça’dan birlikte geldikleri İtalyan asıllı Türk Claudio Petrini’yle birlikte müze koleksiyonundaki tarihi belgeleri inceliyorlardı.Şarköy ve Mürefte’nin sokaklarında gezdiğinizde Rumlar’dan kalma eski şarap mağazalarını da göreceksiniz... Bir çoğu hâlâ şarap yapımında hizmet gören bu yapılarda, yıllarını şarap yapımına vermiş ustalardan da şarap hakkında bilgiler alabilirsiniz...Şarköy, Mürefte bölgesinde, Çınarlı ve Mursallı gibi tarihi eskilere giden ve bölgede en fazla üzüm üretilen bu iki köyde üretilen şaraplardan da tadın, evinize dönerken mutlaka almanızı öneririm.
Şarlanların fıçı atölyesi şarap turlarının uğrak yeri

Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Malatya’nın geçmişi BATTALGAZİ’de saklı

Birçok ülkede Küreselleşme, yerel kültürü zayıflattı. Türkiye’de ise Batılı Yaşam stantartlarına ulaştığı halde özgünlüğünü koruyabilen kentlerin bulunması sevindirici. Çorum’da nohut, Kayseri’de pastırma, Isparta’da gül suyu kültürü korunuyor. Malatya’da ise kayısının tartışmasız hükümranlığını hemen hissediyorsunuz. Kayısının başkenti, aynı zamanda Dünyanın en büyük kuru kayısı ihracatçısı. Kente adım attığınızda etrafınızı kayısı ürünleri sarıyor: Kurusu, pestili, kolonyası, yağı, hatta döneri...Malatya adının Hititçe’de bal anlamındaki Melid’den geldiği düşünülüyor. Asur kraliçesi Semiramis şehri Meliten olarak adlandırmış. Anadolu’nun yetiştirdiği önemli isimlerden, coğrafyacı Strabon şehirden bahsederken Melitene’yi kullanmış. Gaziantep gibi çok göç alan Malatya, son 15 yılda epeyce yol kat etmiş, şehre Modern bir görüntü hakim olmuş. Buna rağmen, eski dokuyu görebileceğiniz birkaç tarihi eser, birkaç eski ev ayakta kalmış. Şehir merkezindeki Yeni Cami henüz bir asrı geride bırakmasa da görkemli bir yapı. Eski, cumbalı evleri görmek istiyorsanız Beş Konaklar, Sinema Caddesi’nde sizi bekliyor. Atatürk ve Kanalboyu caddelerinin kesiştiği noktada ise geçen yüzyılın başında inşa edilen taş binalar yer alıyor. Atatürk’ün kaldığı, bugün Müze olarak ziyaret edilebilen yapı da bu bölgede. Şehirde neden bu kadar az tarihi yapı bulunduğunu anlamak için 10 kilometre kadar kuzeye, Battalgazi ilçesine gitmeniz gerekiyor. İlçe “Eski Malatya” olarak biliniyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1839’da Osmanlı ordusuyla çarpışmaya giderken burada konaklamış, askerlerini evlere yerleştirmiş. Halk Aspuzu’ya göç etmek zorunda kalmış. Sonrasında evlerine dönmeyip, Aspuzu’da bugünkü Malatya’yı kurmuş. O günlerde kentten geçen İngiliz gezgin W. F. Ainsworth, askerlerin ayrıldığı kentten geriye, 500 harap ev kaldığını yazıyor. Charles Texier de, aynı dönemde kervansarayların ıssız, evlerin perişan olduğunu dile getirmiş.RESTORASYON FACİASIMalatya, Cumhuriyet döneminde gelişmiş. Yöre halkının “Aşağı Şeher” dediği Battalgazi’de yaşayanlar azalırken, Yeni Malatya hızla büyümüş. Bugün kent merkezinde göremediğiniz türde tüm önemli tarihi yapılar Battalgazi’de. Buraya adım atıp bir zamanların muhteşem surlarıyla gözgöze geldiğinizde, zihninizde geçmişin dünyası canlanmaya başlıyor.Battalgazi’deki en önemli Tarihi Eserler Ulu Cami ve Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı. 1224’te Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın yaptırdığı cami birkaç yıl önce çok özenli bir restorasyon geçirmiş. Yolun karşısına geçtiğinizde son derece Romantik kalıntılar içinde Halfetih Camii’nin tek minaresini ve Şahabiye-i Kübra Medresesi’ni göreceksiniz. Ulu Cami’nin tam aksine, Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı’nın restorasyon sonrasındaki hali için söylenecek söz bulmak zor! 1637’de Sultan IV. Murad’ın Bosnalı silahtarı için inşa edilen harika yapı adeta yeniden inşa edilip toplantı merkezine dönüştürülmüş. Orijinalliğe değer veriyorsanız, kervansarayın hali sizi üzecek, hazır olun. Oysa zaman yapıları yıpratırken yaşanmışlık katar, değerlendirir. Türkiye’de birçok yapı, restorasyon adına yenileştiriliyor, özellikleri yok ediliyor. İlçedeki diğer tarihi eserleri, kervansarayın yanındaki meydana yerleştirilen haritada göreceksiniz. Bunları gezmeniz yaklaşık bir saat sürecek, harcadığınız zamana değecek. Vaktiniz sınırlıysa, önceliği iki büyüleyici esere vermekte fayda var. İlki, Kanlı Kümbet. 1300’lerde yapılmış, kubbesi çok ilginç. Çatısı yakın zamanda yenilenmiş. İkinci eser, daha az gizemli ama çok daha mükemmel: Selçuklu Namazgahı. 1243’te yapılmış, henüz restore edilmemiş. Geçmişin dokusunu yansıtıyor.ORTADOĞU’NUN İLK SARAYIHititler’in kurduğu Aslantepe, Battalgazi ile Malatya karayolunun ortalarında. 19. yüzyılda gezginleri bir höyük üzerinde, bir çift taştan aslan gördüklerini yazınca höyüğün adı Aslantepe olmuş. Devam eden kazılar, kalıntıların Ortadoğu’daki en eski saray kompleksi olabileceğini ortaya koyuyor. Kadın, erkek figürlü kerpiç duvarlar dahil pekçok buluntu Malatya Müzesi’nde sergileniyor. İkiz aslanlar Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde. Malatya’dan Battalgazi ve Aslantepe’ye ulaşım yerel otobüslerle çok kolay. Darende’deki muhteşem güzellikteki Somuncu Baba Türbesi’ne mutlaka gitmenizi öneririm. Tohma Kanyonu’nun girişindeki türbe, burada inzivaya çekilen sufi Seyyid Hamid-i Veli’ye (1331-1412) ait. Camisinin, Şanlıurfa’dakini anımsatan bir kutsal balık havuzu var. Türbenin altındaki müze buraya kadar gelmenizin bir başka ödülü. Türbenin yanından, nehri izleyen patika şirin ahşap evlerin bulunduğu piknik alanına varıyor.Malatya’ya dönmeden biraz dinlenmek, yemek yemek istiyorsanız Tohma Kanyonu girişindeki çiçek bahçesine yönelin. Hasbahçe Restoran’ın küçük çardaklarında oturup, günün yorgunluğunu atın. Malatya’da ise Nostalji Restoran’da yer minderlerinin keyfini sürebilir, kağıt kebabı, analı kızlı gibi yerel lezzetleri tadabilirsiniz. Kayısı ürünlerini Şire Pazarı’nda bulacaksınız.Nemrut’un tanrılarıNemrut Dağı ve Türkiye afişlerinde karşınıza çıkan dev Kommegene heykelleri Malatya yakınlarında. Kendini tanrılarla bir tutan I. Antiokhus’un mezarının bulunduğu 2 bin 150 metrelik zirveye vardığınızda, nefesiniz kesiliyor. MÖ. 50’li yıllarda yaşayan, Pers imparatoru Darius ve aynı zamanda onun ezeli rakibi Büyük İskender’in soyundan geldiğini iddia eden kral Antiokhus, gücünü kanıtlamak için baş tanrı Zeus’tan tutun, en güçlü tanrı Herkül’e kadar bir sürü devasa heykeli dağ başına diktirmiş. Mezarın olduğu höyük, 50 metre yüksekliğinde. Henüz içine girilemedi. Höyüğün doğu ve batı cephe teraslarına dokuzar heykel aynı sırayla konulmuş. Nemrut’ta gündoğumu ya da günbatımını izlemenizi öneririm.
Malatya’nın geçmişi BATTALGAZİ’de saklı