Showing posts with label Afrika. Show all posts
Showing posts with label Afrika. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

İtalyan seyahat dergisinden İstanbul a özel 14 sayfa

İSTANBUL - ''Türkiye: Boğaziçi'' başlığıyla İstanbul'dan çok sayıda fotoğrafın bulunduğu dergide, harita üzerinde müzelere ve saraylara ilişkin bilgiler aktarıldı. İtalya'dan İstanbul'a ulaşım hakkında bilgiler verildi. Oteller ve restoranlar tanıtıldı.
Cristina Gambaro'nun kaleme aldığı, Andrea Pistolesi'nin fotoğraflarıyla süslenen yazı, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Tepesi ve İstanbul'daki ilk yerleşimlere ev sahipliği yapan Kadıköy'den söz ederek başlıyor.
Yazıda, çok iyi korunmuş durumdaki 34 Roma gemisinin enkazına ulaşıldığı, aralarında Kuzey Afrika'dan gelen amforalar, deriden yapılmış kıyafetler ve ayakkabılar, Ege'den tabaklar bulunan tarihi eserlerin antik dönemde Boğaziçi'ndeki Ticaret trafiğine ışık tuttuğu belirtiliyor.
İstanbul'un ''Marmara Denizi ile Karadeniz'i birbirine bağlayan aynı zamanda Asya ile Avrupa'yı birbirinden ayıran, resmi olmayan rakamlara göre 15 milyonluk nüfusuyla bir megapol'' olarak nitelendirildiği yazıda, Boğaz, ''iki kıyı arasında her gün milyonlarca kişiyi taşıyarak gidip gelen vapurların, balıkçı gemilerinin ve büyük Petrol tankerlerinin gezdiği bir nehre'' benzetiliyor.
İLGİLİ HABER
'Kıtalar arası zarafet'
ALTIN BOYNUZ VE HALİÇ''Altın Boynuz'' yani Haliç'in de anlatıldığı yazıda, 1502'de II. Beyazıd döneminde Leonardo Da Vinci'nin Galata'da bir köprü yapmak istediği ancak bunun gerçekleşemediği de anımsatılıyor.
Yazıda, Galata Köprüsü, ''alt katındaki balık lokantaları ve nargile kafeleri, üst katında ellerinde olta balık tutan onlarca insanla İstanbul'un en Canlı noktalarından biri'' olarak betimleniyor. Boğaziçi'nin asırlar boyunca yerleşim yerlerine ev sahipliği yapmadığı, surların dışında yaşamanın insanlara korkutucu geldiği ifade edilen yazıda, Bizans döneminde kıyıda sadece manastırların olduğu, Osmanlı döneminde ise Boğaziçi'nin Yaşam alanlarına açıldığı, 1471'de Hünkar İskelesi'nde ilk sarayın kurulduğu, bunu Beşiktaş, Bebek ve Ortaköy'dekilerin izlediği anlatılıyor.
Dolmabahçe Sarayı'nın ''muhteşem'' olarak nitelendirildiği yazıda, sarayın bölümlerine ilişkin ayrıntılı bilgi okurlarla paylaşılıyor.
Dergide, iki denizin tuzluluk ve sıcaklılık oranlarının farklı olmasının Boğaziçi'ni balık açısından zengin bir hale getirdiği belirtilerek, mevsimine göre tadılabilecek balıklar hakkında bilgi veriliyor.
Bir dönem Boğaz'daki balık bolluğunun, ''Boğaz'da neredeyse elinle balık yakalayabilirmişsin'' sözleriyle anlatıldığı yazıda, zaman içinde İstanbul yakınlarındaki balıkçı köylerinin sayısının azaldığına dikkat çekiliyor. HAMAMLAR VE YALILAR Kentte tarihi ve doğal güzelliklerin bir arada bulunduğu semtler, ''Boğaziçi Köprüsü'nün ayağındaki Ortaköy'de barlar, nargile kafeler, restoranlar, caz Müzik dinlenebilecek yerler var'', ''Asya tarafındaki en kalabalık semtlerden biri Üsküdar'' gibi kısa notlar da yer alıyor.
İstanbul'daki tarihi yapılar arasında hamamların önemine vurgu yapılan yazıda, kentin tarihinde özel bir öneme sahip yalılar hakkında da geniş bilgi bulunuyor.
Yalıların fiziki özelliklerinin anlatıldığı yazıda, bu yapıların bugün butik otellere dönüştürüldüğü kaydediliyor. Ayrıca, İstanbul'da çeşitli dinlere ait ibadet mekanlarının ziyaret edilebileceği de yazıda belirtiliyor.
İtalyan seyahat dergisinden İstanbul'a özel 14 sayfa

Wednesday, February 17, 2010

Namibya nın İskelet Sahili

2008 Ekimi’nde Botsvana, Namibya ve Gambiya’da 17 günlük tura çıkmıştı. Namibya’da yolu, İskelet Sahili’ne düştü. Kelly “Önce ismi ilgimi çekmişti. Sahil boyunca kıyıya vurmuş gemiler, dinmeyen rüzgar, ıssızlık ve hayvan iskeletleriyle karşılaşınca ürperdim. Ancak bir o kadar da ilginçti” diyor.

Namibya, Afrika’nın güneybatısındaki eski bir Alman sömürgesi. Yüzölçümü Türkiye’den biraz büyük. Buna karşın nüfusu iki milyon civarında. Issız bucaksız bu ülkenin başkenti, kelime anlamı “Rüzgarın Yeri” anlamına gelen Windhoek. Ankara’nın sonbaharını geride bırakıp, Windhoek’in Hosea Kutako Havaalanı’na vardığımızda, güzel bir ilkbahar gününü kokluyoruz. “Hello” yerine “how are you / nasılsınız” sorusuyla karşılanma sürprizi gümrükte başlıyor. Gezimizin sonuna dek peşimizi bırakmıyor. Havaalanından 42 kilometre uzaklıktaki başkente giden ana yol çorak, bomboş bir araziden geçiyor. Babunlar jipimize yakın bizimle koşuyor, zıplıyor. Yol boyunca sadece bir araç görüyoruz. Şehrin girişinde ise eflatun çiçekli, güzelim “jakaranda” ağaçları dikkat çekiyor. Binalarda Alman mimarisi hakim. Küçük başkentin caddeleri sakin. Kalabalık, telaş, tabela kirliliği yok. Ülkede Afrikaans, ingilizce, Almanca ve yerli dilleri konuşuluyor. İskelet Sahilleri’ne ulaşmak için, isminin aksine rüzgarsız Windhoek’den, rüzgarı hiç eksik olmayan, batıdaki Swakopmund’a gitmek gerekiyor. Atlantik kıyısındaki şehirden, kuzeydeki Angola sınırına kadar uzanan bölgenin adı İskelet Sahilleri. İnsanın tüylerini ürperten, boşluk duygusuna sürükleyen bu manzarayı görmeden önce Swakopmund’da kum kayağı, yüzme, botla gezi ve ATV gibi etkinliklere katılmak mümkün.


SIRTLAN, GEYİK KEMİKLERİ


Namib Çölü’nün “dune” denilen ipeksi kumulları ile okyanus arasına sıkışan sahilde çok sayıda karaya vurmuş gemi bulunuyor. Balıkçı tekneleri, yük gemileri ıssızlıkta çürüyor. Çevre öylesine ıssız ki, iç bölgelerde gördüğümüz çalılardan yapılmış köy kulübelerine bile rastlamıyoruz. Yiyecek bulma umuduyla gelen sırtlanların, geyiklerin kemikleri kum tepeciklerinin, çalıların altında kalmış. Sahilde yürürken gömülü iskeletlere basmamak için dikkat etmek gerekiyor. Hava güneşli ama buz gibi, sürekli esen şiddetli rüzgara karşı ayakta durmaya çalışarak yaklaşık bir buçuk sene önce karaya oturan bir balıkçı teknesine uzaktan bakıyoruz. Kazada can kaybı olmamış. Gemiciler iletişim teknolojisinin nimetleri sayesinde kurtarılmış. Ancak geçmişteki gemilerin mürettabatı aynı şansa sahip değilmiş. Bu nedenle, Portekizli gemiciler “Cehennem Kıyıları” dermiş buraya. Kıyıya yakın giden gemiler, yoğun rüzgar ya da soğuk su akıntısının oluşturduğu sisten kurtulamayınca sığ kayalıklara otururmuş. Gemiciler kazadan kurtulduklarına sevinemeden, serin sulardan çöl kumlarına düşer, susuzluktan ölürmüş. Çoğunun kemikleri bile kalmamış geriye.GECE GİRMEK YASAKCehennem Kıyıları isminin İskelet Sahilleri’ne dönüşmesini sağlayan kişi İsviçreli Pilot Carl Nauer. Cape Town’dan Londra’ya rekor uçuşu yaparken bu sahillere düşmüş uçağı. Ölümünden sonra, sahilin ismi değişmiş. Gizemlerle dolu Kara Afrika’nın en gizemli köşelerinden biri olan İskelet Sahilleri, Namibya’da başkent Windhoek’den yaklaşık 400 kilometre uzaklıkta. Kuş uçmaz kervan geçmez bu coğrafya sadece gündüz saat 10.00-17.00 arasında ziyarete açık.




FOKLARI İZLEMEK BÜYÜK KEYİF, TABİİ KOKUYA DAYANABİLİRSENİZ




Kafatas ve kırık kemiklerin doldurduğu sahillerdeki ıssızlığı tek bozan fok kolonisi. Cape Cross bölgesindeki fokların toplam sayısı 350 bin civarında. Foklar ürkütücü atmosferi bir anda değiştiriyor. Yüzümüze gülümseme getiriyor. Fokları her mevsim görmek mümkün. Seyretmeye doyamazsınız. Ancak kokularına dayanmak pek kolay değil. Gözlem amacıyla yapılan bir köprüden izlenebiliyorlar. Binlerce fok ya okyanusta yüzüyor ya da kendileriyle aynı renkte olan kayaların üzerinde uyuyor. Bebekler ise Oyun peşinde. Büyükler kaşınıyor, etrafa bakıyor. Kayalıklarda büyük bir hışımla patlayan okyanus dalgalarının görünümü ise fokların yağlı derilerinden dolayı renk değiştirmiş. Yağlar su üzerinde kirli sarımsı köpükler bırakıyor. Çakallar sinsice yaklaşıp, yavruları avlamaya çalışıyor. Yetişkinlerden korktukları için çoğunlukla elleri boş dönüyorlar. Tatil Turları


Namibya’nın İskelet Sahili

Kapalıçarşı tavrındaki ısrar İstanbul otellerini ucuzlattı

Turizm sektörüne yönelik pazar ve Trend araştırmaları yapan STR Global tarafından yayımlanan "En hızlı fiyat düşüşlerinin yaşandığı şehirler" sıralamasında İstanbul ikinci sırada çıktı. Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) dün açıkladığı Turizm rakamlarında turist sayısının artmasına rağmen gelirlerde yaşanan yüzde 3'lük düşüş sonrasında ise turizmciler kara kara düşünmeye başladı. İstanbullu turizmciler fiyat düşüşlerinin bu yıl da kaçınılmaz olduğu görüşünde birleşti. Rakamlar, krizde fiyatlarını düşüren İstanbul otellerinin '2010'da fiyatlar ne olacak?' tartışmalarını da beraberinde getirdi. Geçtiğimiz yıl İstanbul otelleri yılın ilk 11 ayında ortalama yüzde 25 fiyat düşüşü ile Dubai'den sonra en hızlı fiyat düşüren şehir olmuştu. Rezidor Otelleri Ortadoğu ve Kuzey Afrika Satış ve Pazarlama Müdürü Yiğit Sezgin, İstanbul otellerindeki fiyat düşüşlerinin korkutucu olduğunu söyleyerek "Dubai en fazla fiyat düşüren yer oldu. Ancak Dubai'deki fiyatlar ortalamanın çok üstündeydi. Düşüşlerle fiyatlar realize oldu. İstanbul'da ise ortalama fiyatlar vardı. Şu anda makul seviyelerin altına indi" dedi.



'KONGRE DE YOK, İŞİMİZ ZOR'



Turistik Otelciler İşletmeciler ve Yatırımcılar Birliği (TUROB) Başkanı Timur Bayındır, bu yıl şehir otellerinde fiyat düşüşlerinin devam edeceğini en iyi ihtimalle ise fiyatların aynı olacağını söyledi. Bayındır, zincir otellerin fiyat indirmesiyle birlikte diğer otelleri de fiyat indirimine zorladıklarını kaydetti. 2009'daki fiyat düşüşlerinin IMF, Dünya Su Forumu gibi büyük kongrelere ve otellerin bu dönemde çok iyi fiyatlardan oda satmalarına rağmen yaşanmasına dikkat çeken turizmciler, bu yıl kongre olmaması hnedeniyle işlerin daha zor olacağını söylüyor.


Kapalıçarşı tavrındaki ısrar İstanbul otellerini ucuzlattı

Monday, December 14, 2009

Potala nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Serengeti de bir belgeselin içinde yaşadık

2006’da erkek arkadaşımla Nepal’e gitmiş ve çok etkilenmiştik. O geziden sonra Türkiye’de çok popüler olmayan ve hakkında pek bir şey bilmediğimiz, bizim için bakir sayılabilecek, çevremizdekilerin görmediği ülkelere gitmeye karar verdik. “Keşfetmekten memnuniyet duyacağımız ülkeler” listesi yaptık. Listemizin en başında Tanzanya vardı. Geçen yılbaşında safari turuna gitmeye karar verdik. Zaten aralık ve ocak en iyi mevsimleri. Nişantaşı’ndaki fahri konsolosluktan 30 Dolar’a aynı gün vize alabiliyorsunuz. Gitmeden önce mutlaka tetanoz ve sarı humma aşısı yaptırmanız gerekiyor. Tanzanya’ya Dubai aktarmalı 15 saatlik bir uçuşla vardık. Eski başkent Dar es Salaam’dan iç hat uçuşuyla Arusha kentine gittik. Zaten bütün safari turlarının başlangıç noktası burası.ZÜRAFA GÖRDÜĞÜMDE SEVİNÇTEN AĞLADIMBu dönemin en büyük özelliği büyük hayvan sürülerinin göçüne tanık olmak. Göç mevsiminde safari yapmak benzersiz bir deneyim. Ufuk çizgisine doğru baktığınızda yüzlerce, binlerce hayvanın bir arada yürümesi şiirsel bir görüntü yaratıyor. Mesela o dev zürafaların incecik bacaklarıyla zarafet timsali gibi yürüyüşlerini gördüğümde mutluluktan ağlamak istedim. Vahşi hayvanların çoğu otçul olduğu için kuraklık başladığında Kenya’ya doğru ileriyorlar. Safaride amaç “Büyük Afrika Beşlisi”ni (fil, leopar, suaygırı, bufalo ve aslan) izlemek. Ciplerde özel rehber eşliğinde tur rotasını izliyorsunuz. Bu tur yaklaşık bir hafta sürüyor.Tur sırasında hayvanlar arasında dolaşırken araçtan inmek kesinlikle yasak, uzaktan fotoğraf çekebiliyorsunuz. Sadece yemek ve ihtiyaç için ayrılmış özel alanlarda iki kez mola veriyorsunuz. Vahşi Yaşam parkları saat 08.00-17.00 arası açık, hayvanlar geceleri avlandıkları için akşam ortalarda dolaşmak kesinlikle yasak. Aslında yırtıcı hayvanlar insan etine çok da bayılmıyor, kesinlikle ilk tercihleri değil. Ortada antilop filan yoksa insanlara saldırıyorlar. MACERAPEREST OLUYORSUNUZ Safari turları için uçak hariç 2000-8000 Euro arasında ücret ödeniyor. Tabii çok ultra lüks ve kişiye özel turlarla bu fiyatlar çok artıyor. Biz bu skalanın ortasında, ancak epeyce konforlu bir tur seçtik. Ahşap çadırların bazıları 5 yıldızlı otelleri aratmıyordu. Lüks sayılabilecek kamp alanlarına “lodge” deniliyor. Bazı yemekler gurme restoranlarla yarışır. Kamp alanlarında turistlerin kaldığı bölümler çok iyi aydınlatılıyor. Turumuzu özellikle çocuklu arkadaşlarıma anlata anlata bitiremedim. Ellerinde dürbünlerle hayvanları izleyen çocukları gördükçe içim gitti. Bu Dünyanın bizden başka canlılarla ve hayatlarla dolu olduğunu anlatmanın daha iyi bir yolu olamaz. Safari boyunca kendinizi maceraperest sanıyorsunuz. Zaman zaman kendimi bir belgeselin içinde buldum. Belgeselleri çekmek ve özel anlar yakalamak için ne kadar büyük bir çaba harcadıklarını daha iyi anladım. Turumuza Mayara Gölü’nden başladık. Burası sodalı bir göl, 400 kuş türü yaşıyor. Suyu çok yakıcı olduğu için insanlar giremiyor ama suaygırlarının neşesine diyecek yok. Daha sonra sık sık karşılacağımız bufalo, çita, antilop, benekli kirpi, akbaba, yabandomuzu, kertenkele, çakal, ceylan, zürafa, fil ve impalaları ilk kez burada gördük. EN ünlü VAHŞİ PARK Ngongoro’dan sonra Serengeti’ye vardık. Burası dünyanın en ünlü ve en eski vahşi yaşam alanlarından. “Dünyanın en büyük açık hava gösterisi” diyenler de var. Burası coğrafi olarak tabak gibi dümdüz ama sık sık dev kayalara rastlanıyor. Hayvanların çoğu bu kayaların gölgesinde ve kovuklarında yaşıyor. Vahşi yaşam parkları korucular tarafından korunuyor. Ayrıca hayvanları doğal ortamlarında besliyorlar. Serengeti’de gördüğümüz en etkileyeci manzaralardan biri şuydu: Bir bufalo sürüsünün peşine düşmüş Masai köylüleri. Köylüler bazen bu sürünün peşinde kilometrelerce yol gidiyor. Zaten parkta bir Masai köyü var. Yerliler günlük yaşamlarını sürdürüyorlar, bir yandan da turistik gösteriler yapıyorlar.Bir gece kamp alanında şarkılarını ve danslarını seyrettik ve çok etkilendik. Çok mutlu ve sempatikler. Swahili dilini konuşuyorlar. Müslüman, Hırıstiyan ve diğer dinlerin nüfus içindeki oranları yüzde 30’ları aşmıyor. Serengeti’den sonra genellikle Zanzibar’a geçiliyor. Ada, Tanzanya’nın en turistik bölgesi. Pudra gibi kumsallarıyla cennet gibi bir Tatil merkezi ve sualtı dünyası ilgi çekiyor. Safari turunun yorgunluğunu atmak için ideal bir yer bana kalırsa. ASLAN SAHİDEN ORMANIN KRALIYMIŞAslan başka hiçbir hayvana benzemiyor. Dişiler avlanıyor ve erkek ganimetin en güzel yerini yiyor. O 300 kiloluk cüsseleriyle inanılmaz bir zarafetle koşuyorlar. Aslanların çiftleşmesi çok ilginç, toplamda yedi gün sürdüğünü söylüyorlar. 60 saniyelik çiftleşme sonrası 20 dakika mola veriyorlar ve bu olay yedi gün boyunca tekrarlanıyor. Ve biz çok nadir rastlanan bu manzarayı izleme şansına sahip olduk. Erkek aslana neden ormanlar kralı dediklerini çok iyi anladım. O yelesi, o kükremesi çok etkileyici. Kimseyi umursamadan en yüksek kayanın tepesine kurularak yatıyor. Yolunun kenarından geçsen, tenezzül edip kafasını çevirmiyor. Vahşi hayvanlar arasında sadece çakallar gündüz avlanıyor. Bir çakalın bebek ceylanı kovalamasına şahit oldum. Anne ceylan zikzaklar çizerek araya girmeye çalıştı ama yavrusunu kurtaramadı. Çakal gözümüzün önünde bebek ceylanı çatır çatır yedi.
Serengeti’de bir belgeselin içinde yaşadık

Tuesday, December 8, 2009

Ciudad Juarez dünyanın en tehlikeli kenti

MEKSİKO - Kamu Güvenliği Yurttaşlık Konseyi adlı Meksikalı bir sivil toplum kuruluşunun raporunda, 1,4 milyon nüfusa sahip olan kentte, geçen yıl 100 bin kişi başına 130 cinayet işlendiği, bu oranın Caracas'ta 96, New Orleans'ta ise 95 kişi olduğu belirtildi.
Raporda, Meksika'nın ABD sınırındaki bir başka kenti Tijuana'nın 100 binde 73 cinayetle 4. sırada yer aldığı, Irak'ın başkanti Bağdat'ın da 100 binde 40 cinayetle 10. sırada bulunduğu kaydedildi.
Kuruluşun raporunda, Güney Afrika'nın Cape Town kentinde bu oranın 100 binde 62, Salvador'un başkenti San Salvador'da 49, Kolombiya'nın Medellin kentinde 45 olduğu belirtildi.
Ciudad Juarez kentinde bu yıl başından bu yana meydana gelen şiddet olaylarının aynı hızda seyretmesi durumunda, kentte yıl sonuna kadar işlenecek cinayet sayısının 2 bin 293 olacağı öngörülüyor.
ABD'nin Texas eyaletiyle komşu olan kentte, kaçakçılık yolunun kontrolü için rakip uyuşturucu çeteleri arasında adeta bir savaş sürüyor.
Ciudad Juarez dünyanın en tehlikeli kenti

Türkiye en ucuz tatil güzergahları arasında


Türkiye, seyahat edilecek en ucuz 10 Tatil güzergahı arasında gösterildi. İngiltere merkezli İnternet sitelerindeki anketlerde, Türkiye'nin hem Avrupa'nın içinde hem de Avrupa'daki pahalılığın dışında bir gezi ülkesi olduğu vurgulandı.

Türk Lirası'nın, İngiliz Sterlini açısından, ucuza seyahat edilebilecek ülkeler arasında yer aldığı, Kapalıçarşısıyla, Çukurcumasıyla, hafta sonu bile gezilerek, alışveriş yapılabileceğine dikkat çekildi.

Türkiye'yi, cazip turistik merkezlerden biri olarak her yıl daha çok turistin ziyaret ettiği belirtilirken, Otel fiyatlarının önümüzdeki yıllarda artış göstereceği ve bu nedenle, otel fiyatları yükselmeden bu fırsatın iyi değerlendirilebileceği ifade edildi.

Türkiye ile birlikte Meksika, Güney Afrika, Mısır, Tayland gibi ülkelerin, İspanya, İtalya ve Fransa gibi ülkelere kıyasla çok daha gezilebilecek mekana sahip olduğu ve bu ülkelerden de daha ucuz olduğu vurgulandı.
Türkiye en ucuz tatil güzergahları arasında

Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı