Showing posts with label Çanakkale. Show all posts
Showing posts with label Çanakkale. Show all posts

Tuesday, December 29, 2009

Yılbaşı akşamı için dört şehirden alternatifler

KARSSiz onu bir de karın beyaz battaniyesi örttüğünde görünEğer 2010 yılına nasıl girdiğinizi ballandıra ballandıra anlatmak niyetindeyseniz size uzun bir yolculuk önereceğim. Aslında kurduğum cümle sanırım yanlış oldu. Şöyle deseydim daha doğru olurdu sanırım; “Size iki saatte ulaşabileceğiniz, çok uzaklarda bir kent önereceğim...” Nasıl derseniz, anlatayım. Kars, Türkiye’nin en doğu ucunda. Ama uzakları yakın eden uçak, İstanbul’dan aldığı yolcuları yaklaşık iki saatte Kars’a ulaştırıyor. Kars uzak olduğu kadar, bu mevsimde çok soğuk da. Beyaz battaniyesini çoktan üstüne örtmüştür bile. Kars aslında kışın, kar altındayken güzeldir. Beyaz örtü bazı çirkinlikleri gözden saklar. Hem yeni yıl akşamı karla birlikte anılmaz mı zaten?Aslında Kars adı soğuğu çağrıştırır. Sonra da taş evler, geniş caddeler, kartal yuvası kale, tarihi köprü, gravyer ve kaşar peyniri, kaz kebabı, lezzetli yemekler, göllerin prensesi Çıldır ve asırlardır yapayalnız olan Ani harabeleri gelir insanın aklına. Ama Kars’ın baharı da, yazı da ayrı bir Güzellik sergiler. Doğası rengârenk tablolara dönüşür. Yani en doğudaki bu kentin her mevsimi güzeldir.Kars’ın tarihini uzun uzun anlatmayacağım. Çünkü o zaman yazı alır başını gider. Toparlamak zorlaşır. Onun için bugüne daha yakın geçmişten söz etmekte yarar var. Kenti gezmeye Kars Kalesi’nden başlayabilirsiniz. Kale, tepede, bir kayalığın üstünde kendini gösterir. Eteklerinde gürül gürül Kars Çayı akıp gider. Bu deli çayı aşmak için tarihi Taş Köprü’yü geçmeniz gerekir. Köprü ve etrafının fotoğrafçılara çok güzel pozlar verdiğini aklınızdan çıkarmayın. Kaleye ulaşan yol oldukça diktir. Tepeye kadar çıkmaya niyetliyseniz soluk soluğa kalmayı göze almalısınız. Kalenin güney eteklerinde eski Osmanlı mahallesi uzanır. İşte bu, kentin Mimari zenginliğinin kanıtlarından biridir. Bir yanda Rus mimarisini yansıtan taş evler, geniş caddeler, diğer yandan cumbalı Osmanlı evleri...EVLERİN HİKÂYESİYeni Kars’ta kuzeyden güneye uzanan dört ana caddeyi, doğudan batıya uzanan dört cadde dikine keser. Bu caddeleri, Baltık tarzı, düzgün kesme bazalt taşlarıyla yapılmış, bir veya iki katlı evler süsler. Bu evlerin hikâyesi şöyledir: 1877-78 savaşından sonra Kars’ı işgal eden Ruslar burayı Askeri vilayet ilan eder. Rus kumandanları ve aileleri için yeni bir kent inşa edilir. Kenti, 1890’da Hollanda’dan getirilen mimarlar düzenler. Buraya kadar geldikten sonra Çıldır’ı görmeden dönmek olmaz. Kars’tan çıkınca pencereden akıp giden görüntü birden boşalır. Karla kaplı düzlükler ve dağlar vardır artık... Göz alabildiğine hep aynı manzara uzanır gider. Arada bir, kara koyun sürülerini hayvan pazarına götüren çobanlar görüntüye girer. Köylerde kimsecikler görünmez. Ama bacalar beyaz beyaz tüter. Yolun iki yanındaki düzlüklerde tilkiler koşturup durur. Karların altında yiyecek bir şeyler ararlar. Arpaçay’ı geçince, uzaklarda Akbaba Dağı’nın karlı yamaçları görünür. Dağın arkasında Gürcistan ve Ermenistan vardır. Çıldır Gölü’nün önce ucu kendini gösterir. Küçük bir dere, sazlıkların arasından kıvrılıp göle kavuşur. Bir süre sonra bembeyaz göl görüntüye girer. O görününce, rüzgârın uğultusundan başka ses duyulmaz. Aslında Çıldır, çatırdayan buzlarıyla çığlık atar. Onu duymak için üstünde yürümek, gece ayazında kıyısında dikilmek gerekir. Çıldır insanı büyüler.Yeni yıla bu çığlık atan gölün üstünde şampanya patlatarak girmek, masalda yaşamak gibi bir şeydir. Yaşamınız boyunca unutamazsınız.Sınırdaki hayalet kentKars’a kadar gitmişken doğuya doğru 45 kilometre daha ilerleyip Türkiye’yi bitirmelisiniz. Çünkü burada 6.5 yüzyıldır bacası tütmeyen bir hayalet kent var. Ermeni Bagratuni Krallığı’nın başkenti... Daha önce bir Ermeni kale kasabası olan Ani, Kral III. Aşot’un hükümet merkezini Kars’tan buraya taşımasıyla önem kazanmıştır. Aşot’tan sonra tahta oturan I. Gagik, Ani’nin etrafını saran surları güçlendirmiş, kenti saraylar, kamu binaları, kiliseler ve muhteşem katedrallerle süslemiştir.Savaşlarla el değiştiren Ani, her seferinde biraz daha yıkılmıştır. Büyük darbeyi ise 1319 yılındaki deprem vurmuştur. Yerle bir olan kenti halk yavaş yavaş terk etmiştir. Ani’deki en son yazı 1348 tarihini taşır. Sonrasında şehrin üstüne sessizlik çökmüş, unutulup gitmiştir. Ta ki, 19. yüzyılda Batılı gezginlerce keşfedilene kadar. İngiliz gezgin Wilbraham, 1837’de Ani’yi görüp şunları yazmıştır: “Babil’in biçimsiz tümsekleri iskelete benziyor ama terk edilmiş Ani şehri, nefesi kesildiği halde yaşıyormuş gibi görünen bir cesedi andırıyor.”Batı tarafı yüksek surlarla çevrili olan kentin doğusunda Arpaçay’ın aktığı derin vadi bulunur. İşte bu vadi, Türkiye ile Ermenistan’ı birbirinden ayırır. İki ülke arasındaki mesafe öylesine yakındır ki, bir taş atsanız karşıdaki ülkeye düşer. Bu vadiyi gören bir yıkıntının üstüne oturup, uzaklardaki yüce dağlara bakmak, Ani’nin sessizliğini dinlemek, geçmişi düşlemek, Ermenistan’ı seyretmek insanı bir başka boyuta taşır.BALIKESİRİda Dağı’nın eteklerinde efsanelerle baş başaYeni yıla birkaç arkadaşla birlikte sessiz bir köşede lezzetli yemekler eşliğinde girmek isterseniz, size Kaz Dağları’nda bir adres önereceğim. Buraya nasıl gidildiğini şöyle anlatabilirim: Çanakkale üstünden gelirken Küçükkuyu’yu, beton yığınına dönüştürülen Altınoluk’u geçeceksiniz. Sol tarafta Tahtakuşlar sapağından içeri girip, döne döne Çamlıbel Köyü’ne tırmanacaksınız. Yeni yıla gireceğiniz Zeytinbağı Oteli’ni bulmakta hiç zorlanmayacaksınız. Sekiz odalı küçük otel, zeytin, incir, badem, fıstık ağaçlarının, bu mevsimde görünmeyen ama baharda rengârenk boy veren katırtırnaklarının, mevsiminde pembe mor çiçekler açan anemonların arasına saklanmıştır. Sizi büyük bir olasılıkla otelin işletmecisi, başaşçısı hem de her şeyi olan Erhan Şeker karşılayacaktır. Odanıza yerleştikten sonra, üstünüze kalın bir şeyler giyip bahçeye çıkın. Orada derin derin nefes alıp dağın seslerini dinleyin.Zeytinbağı’nda kaldığınız sürede yemek konusunda hiç endişe etmeyin. Çünkü Erhan Şeker bu konuda büyük ustadır. Onun eline kimse kolay kolay su dökemez. Siz gündüzleri dağ yürüyüşü yapın, akşamüstleri arkadaşlarınızla Ege’ye doğru kadeh kaldırın, sonra masanın başına geçip sizin için hazırlanan yemek şölenine katılın.Eğer şansınız varsa, yeni yıl gecesi Tunçel Kurtiz de sizinle kadeh tokuşturabilir. O davudi sesiyle size İda’nın efsanelerini anlatıp gecenize renk katabilir. Zeytinbağı’nda eski yılı yolcu etmek, yeni yıla hoş geldin demek yaşamınıza ayrı bir renk katacaktır. Tabii tüm bu güzel kutlamayı gerçekleştirebilmeniz için şimdiden yer ayırtmanız gerekiyor. Çat kapı giderseniz kapıda kalabilirsiniz.ORMANDA YÜRÜYÜŞEğer Kaz Dağları’nda başka bir adres isterseniz, size İlyada Otel’i öneririm. Buraya gitmek için Edremit’ten Kalkım istikametine sapmanız gerekir. Kızılçam ormanlarının içinden geçen bu yol, Kaz Dağları’nın çevrelediği yeşil çanağa doğru gider. İçlere doğru ilerledikçe termometrenin derecesinin hızla aşağıya indiğini göreceksiniz. İlyada Otel, ormanın içinde kaybolmuş küçük ve şık bir mekândır. Müşterileri daha çok Avrupa’dan gelen yabandomuzu avcılarıdır. Yeni yıla girmek bahanesiyle gideceğiniz İlyada Otel’de, kentin gürültüsünden uzakta bir-iki gün geçirmek Yaşam akülerinizi dolduracaktır. Yeni yıla zinde bir şekilde gireceğinizden emin olabilirsiniz. Gündüzleri ağaçkakanların gaga darbelerini, adını bilmediğiniz kuşların seslerini dinleye dinleye ormanın derinliklerine doğru yürüyün. Bu yürüyüş sizi kentin tüm zararlı etkilerinden arındıracaktır.Yeni yıla otelin havuzunun etrafında, eşinizle, dostunuzla kuş sesleri arasında girmek size çok keyif verecektir. KIRKLARELİKıyıköy’ün huzurunu Karadeniz mavisiyle buluşturunSize yeni yıl gecesi için Trakya’dan önereceğim kaçış noktası, Kırklareli’nin Karadeniz sahilindeki Kıyıköy’ü olacak. Bu cennet köşesine, İstanbul’dan otomobille yaklaşık 2.5 saatte ulaşırsınız. Yolu kısaltmak veya uzatmak sizin elinizde. TEM’den Edirne’ye doğru giderken Çerkezköy ayrımından otoyoldan çıkıyorsunuz. Daha sonra Saray’ı geçip, Kıyıköy istikametine ilerliyorsunuz. Yolun bu bölümü, insanın aklını başından alacak kadar güzel. Bu mevsimde yapraklarından soyunan ağaçlar, yolun iki yakasında uzanıp gidiyor. Acele etmemenizi, pencerenizi açıp, temiz havayla ciğerlerinizi yıkamanızı öneririm. Bu ağaçlıklı yolla birlikte tüm vücudunuzu bir huzur kapladığını hissedeceksiniz.Kıyıköy, Karadeniz’e akan Kazandere ve Pabuçdere’nin kucakladığı tepenin üstünde kurulmuş. Eski adı “Midye” olan bu köyde bir zamanlar Rumlar yaşıyormuş. Lozan Antlaşması’yla birlikte Rum nüfus, Batı Trakya’dan gelen Türklerle yer değiştirmiş. Köyün etrafı, büyük bir bölümü hâlâ ayakta duran Bizans surlarıyla çevrili. Bu surların 6. yüzyılda yapıldığı ve 9. yüzyılda onarım gördüğü belirtiliyor. Dere kıyısında ise kayalara oyularak yapılan 6. yüzyıldan kalma Aya Nikola Kilisesi, tüm bakımsızlığına rağmen insanı hayrete düşürüyor.SESSİZ VE LEZZETLİKaradeniz’e tepeden bakan bu şirin balıkçı köyüne, surların arasındaki asırlık bir kapıdan giriliyor. Daracık sokakların iki yanına eski ahşap evler sıralanmış. Yıkılmaya yüz tutmuş yaşlı evlerde hâlâ yaşayanlar var. Kim bilir kaç kuşaktan beri bu evlerde oturuyorlar? İnsan bu sokaklarda dolaşırken geçmişe yolculuk yaptığını sanıyor. Köyün bitimindeki kahvede oturup, Karadeniz’in lacivert sonsuzluğuna bakmak bir başka keyif veriyor.Köyün girişindeki Asmalı Kahve, adını etrafını saran yaşlı asmadan almış. Burada çay içen köy sakinleri, genellikle “Türkiye’nin hali ne olacak” sorusunun yanıtını arar. Tabii köy dedikoduları da asla ihmal edilmiyor.Kıyıköy’de yeni yıl gecesi için önereceğim mekân “Hotel Endorfina”. Karadeniz manzaralı temiz odaları, önünde geniş bir bahçenin uzandığı restoranı ile tam hafta sonu oteli. Mutfağı oldukça iddialı. Zeytinyağlıların yanı sıra, taze balıklar insanın damağında unutulmaz tatlar bırakıyor. Şef Mehmet Kartal, aynı zamanda tirol teknesi kaptanı, balıktan iyi anlıyor. Lezzetlisini seçiyor ve usulünde pişiriyor. Bir arkadaş grubuyla giderseniz, doya doya eğlenerek ve lezzetli yemekler yiyerek yeni yıla neşe içinde girersiniz. Aman gecenin sonunda kırlangıçtan yapılan balık çorbasını içmeyi unutmayın.İZMİRAlaçatı’nın butik otellerinde lezzet sörfüYazlık mekânlara kışın gitmeyi çok severim. Çünkü artık kalabalıklar çekilmiş, kasaba kendi kendine kalmıştır. Süslenmiş püslenmiş yazlık yüzünün altından gerçek yüzü çıkmıştır artık. Kimse kimseyi kazıklama telaşında değildir. Omuz omza yürünen sokaklar yalnızlığın tadını çıkarmaktadır. Herkes gerçek kimliğine bürünmüştür. Yaz gürültüsünün ve koşuşturmasının yerini artık dingin bir sessizlik almıştır.SESSİZLİĞİN KOLLARINDASize bu yeni yıla İzmir’in Alaçatı ilçesinde girmenizi öneriyorum. Yaz aylarının gözdesi bu ilçenin daracık sokaklarında bir aşağı bir yukarı yürümenin tam zamanıdır. Perşembe, cuma, cumartesi, pazar... Bir arkadaş grubu ile Alaçatı’nın birbirinden güzel butik otellerinden birini üs tutup, vur patlasın çal oynasın bir yılbaşı akşamından sonra, ertesi gün kendinizi sessizliğin kollarına atabilirsiniz.Eğer gidecek olursanız, size buranın geçmişi hakkında kısa bir bilgi vermek isterim. 1850 yılına kadar bir bataklık olan Alaçatı, sonradan kurutulmuş ve adalardan getirilen Rum işçilere burada bir liman inşa ettirilmiştir. Rum işçiler, limanın bir kilometre içine kendileri için taş evler yapıp bir köy oluşturmuşlar, çevreye de Şarap yapmak için bağlar dikmişlerdir. Bugün sokaklarda dolaşırken hayranlıkla seyrettiğiniz taş evler, işte bu Rum işçilerin yaptığı evlerdir. Tüm bölgede olduğu gibi burada yaşayan Rum ahali de, mübadele ile Alaçatı’dan sürülmüştür. Bu hüzünlü hikâyeyi uzatıp yeni yıl coşkusuna ket vurmamak gerekir galiba.Rüzgârların cirit attığı Alaçatı’da bu mevsimde sörf yapacağınızı pek sanmıyorum ama lezzetli yemekler yiyebileceğinizi umuyorum. Sanıyorum ilçenin gözde mekânları, yeni yıl için kapılarını açacaklardır. Örneğin Köşekahve’de, Ortakahve’de, Agrilia’da, Lavanta’da, Tual’de hem uzun uzun gazetenizi okuyabilir, kahvenizi çayınızı yiyebilir, lezzetli yiyeceklerle karnınızı doyurabilir, eğer vakit gelmişse içkinizi yudumlayabilirsiniz. VAKTİNİZ VARSA ÇEŞME’YE UZANINEğer cumartesi günü de orada kalırsanız, Alaçatı Pazarı’na uğramanızı öneririm. Burası, Ege’nin en renkli pazarıdır. Her ne kadar bu mevsimde çeşit azalsa da, pazarda sergilenenler hâlâ çekicidir. Alaçatı’ya çakılıp kalmak istemiyorsanız, size biraz ötedeki Çeşme’ye gitmenizi, Dalyan’da balık yemenizi, Ilıca’da Kumrucu Hüseyin’in kumrularıyla kahvaltı etmenizi, Ildırı sahilindeki balık lokantalarından bir-iki kadeh içmenizi, Urla’da Ünal kardeşlerin muhteşem katmerinin tadına bakmanızı, Dünyanın en eski zeytinyağı sıkım yeri olan Klazomenai’yi gezmenizi öneririm.Kış ortasında yazlık Alaçatı’da uzun bir hafta sonu geçirmek için, yılbaşından daha iyi bahane olmaz galiba. Arkadaşlarınızı ayartmak, uçak ve Otel rezervasyonu yaptırmak için çok vaktiniz yok. Hürriyet Seyahat’i okumayı bitirir bitirmez, telefona sarılmanızı öneririm. Alaçatı’da yeni yıla girmek yaşam pillerinizi tazeleyecektir emin olun.
Yılbaşı akşamı için dört şehirden alternatifler

Monday, December 14, 2009

Aralık güneşinde Erdek

Bandırma’dan batıya sapıp Erdek yolunu tuttuğumda içimi bir sevinç kaplar. Bir dosta, bir güzelliğe yeniden kavuşmanın heyecanından bu. İlk kez 1980 yılında gittiğim Erdek’i, 1960’lı yılların başında, Edirne Erkek öğretmen Okulu’ndan arkadaşlarımdan dinlemiştim.Erdek’in bulunduğu Kapıdağ, zamanın behrinde bir adayken, yakın kıyıyla arasında kumulların, birikintilerin yığılıp sertleşmesiyle oluşan, coğrafyada tombolo da denilen bir kıstakla Anadolu Yarımadası’na bağlanmıştır. Bugün, iki yanda denizi gördüğünüz anda Düzler’e doğru ilerlerken Kapıdağ Yarımadası’nın kapısı önünüzde açılıyor demektir. Hem de yalnız Erdek merkeziyle sınırlı değildir bu alan; bütün köyleriyle koca bir Kapıdağ Yarımadası’dır. Her mevsim ayrı güzellikleri barındıran, yeşilin türlüsü ve türküsüyle bezenmiş bir zenginlik karşınızdadır. Kışınsa ayrı bir güzelliktedir Erdek. Tenha, dingin, içli şarkıların içtenliğinde ve yalnız... Kendinizle buluşmak, ıssızlıkta kendi sesinizi duymak için birebirdir. Bütün kış kıyıları gibi, hatta daha da fazla. Kendine çekilmiştir çünkü.BU ÇINARA 1350’DE PAŞA ATINI BAĞLAMIŞTIErdek’e Çanakkale üzerinden geliyorsanız, Edincik’ten geçerek de ulaşabilirsiniz.Sakin, kendi dünyasında yaşayıp giden zeytin beldesi Edincik’te dikkatinizi çeken bazı ahşap yapılar olacaktır. Bu evlerin geçmiş zamandan günümüze selamlar taşıdığını görmemek mümkün mü? Onlarla selamlaşırken, 1350’lerde buraları Osmanlı toprağına katan Süleyman Paşa’nın atını bağladığı bin yıllık, içi oyuk bir çınara da merhaba diyebilirsiniz.Sonra, kıvrıla büküle ineceğiniz yolda ve sapaktan sonra da Erdek’e kadar bilgelik ağacı zeytinin saltanatına teslim olacaksınız. KİZİKOS’UN GİZEMİArtaki ya da Artake’den Erdek’e uzanan tarihsel sürecin öncesinde Kizikos var.Kizikos, genel yapısıyla bir üçgeni andıran Kapıdağ’ın girişindeki antik yerleşim alanı. Bugün ne yazık ki çok az bir bölümü gün yüzüne çıkarılmış. Özensiz ve düzensiz, terk edilmiş bir hazine, orada öylece yatıyor. Hadrianus Tapınağı ve dehlizleri ile köstebek yuvası gibi. Tarih yağmacılarının kazmalarla köşesini bucağını deşip kurcaladığı bir ören yeri.Söylenenlere bakılırsa, Efes kadar ya da ondan daha büyük bir alanı kaplıyor Kizikos.Bütünüyle ortaya çıkarıldığı zaman, Erdek sırf Kizikos’u görmek isteyen on binlerce insanı çekebilecektir. Ama bunun için bizdeki kazıların yazgısının değişmesi gerek öncelikle. Orada tiyatrosu, amfitiyatrosu ve günışığına çıkmış çıkmamış bölümleriyle koca bir antik kent (ve daha niceleri) dururken, ne acı ki, bize düşen yalnızca beklemek!KIYI KAHVELERİ HEP CIVIL CIVILErdek çarşısını geçip kıyıya ulaştığınızda yılın dört mevsiminde cıvıl cıvıl kaynaşan kıyı kahveleri çıkar karşınıza. Erdek rıhtımı, dalgakıranın ve Zeytinli Ada’nın korumasında rüzgârlardan uzak, deniz masallarını söyleyip durmaktadır. Kıyıda tekneler, balıkçılar... Yüzyıllık çınarların altına sıralanmış kahvelerde dinlenen, söyleşen, eyleşen insanlar...Ben Erdek’le Akçay’ı kıyıdaki bu yapılanmalarıyla birbirine benzetirim. Gerçekten ikisi birbirini andırır. Ancak burada karşıda Zeytinli Ada vardır cepheyi kapatan. Güneydoğuda ise Seyitgazi Tepesi. Akçay’ın önü ise açıktır. Arada önemli bir fark var yalnız: Akçay’da denizden fışkıran bir tatlı su kaynağı vardır: Erdek/Zeytinli Ada’da ise sıcak su...ZEYTİNLİ ADA’DA KAZILAR SÜRÜYORErdek’in incisi Zeytinli Ada’da bugün kazı çalışmaları hızla ve titizlikle sürdürülüyor. Tatil günlerinde bulunmamız nedeniyle benim adaya geçmem ve orayı yakından görmem mümkün olmadı ama Erdek Belediyesi Halkla İlişkiler Müdürü Şebnem Gürel, orayı görmüş kadar olacağım bilgi ve belge sundu bana. Sekizgen vaftiz havuzu başta olmak üzere oradaki buluntuları gerçekten görmek istiyorum. Yağmurlu sonbahar gününün azizliğine uğradığımız için gidemediğim Kirazlı Manastır’ı bir de...APOSTOL’ÜN DİLEK AĞACIAgrigento Otel’den kuzeye, kıyıdan içerilere doğru kısa bir süre yol alıp da bir yamacı tırmandığınızda güzelim bir tepede buluyorsunuz kendinizi. Sırttan denize, nefis bir manzara... Sonradan bir iki ad konusa da, kadimden beri süregelen adıyla Apostol’dür orası.Ulu çınarların birbirini çiğneyerek göğe uzandığı bu tepeden aşağılara, ötelerde uzanan denize bakarak çayınızı yudumlamak, hele mümkün olsa iki kadeh parlatmak emsalsiz bir keyif olur. Ancak, ne yazık ki burası işletmeye elverişli iyi bir tesisle taçlandırılamamış. Çınarlardan birinin oyuğundan geçenlerin dileklerinin kabul olunduğuna öylesine inanılmış ki, ağacın içindeki oyuk gelen geçenin sürtünmesiyle neredeyse cilalanmış. Tek tük çaputlar da cabası. Ortalıkta ne eren var, ne evliya; koşuşturan, ağaçtan ağaca geçen sincaplarla dallarda ötüp duran kargalar kış tenhalığının özgürlüğüne bırakmışlar kendilerini.Apostol, kadri bilinmemiş bir cennet köşesi. Erdek Belediyesi orayı gün yüzüne çıkarmalı ve yaşama katmalı. Yaz tatillerinde olduğu kadar öteki mevsimlerde, özellikle de kışın, İstanbul’un burnunun dibindeki bu cennet, kendinizi dinleyerek dinlenmeniz için Erdek içindeki ve Ocaklar’daki nezih otelleriyle, yemek ve balık çeşitleriyle sizi bekliyor. Yenikapı-Bandırma hızlı feribotu sizi oraya iki buçuk saatte ulaştırır, eğer İstanbul’da yaşıyorsanız. Başka yerlerde yaşayanlara ise isteyene hiçbir yerin uzak olmadığını anımsatmak yeter sanırım. AGRİGENTO OTELİ Müze GİBİBu kez Erdek’i bana Edirne Erkek Öğretmen Okulu’ndan arkadaşım, eski Erdek Lisesi Müdürü Namık Güven gezdirdi. Köşe bucak saklı güzellikleri bir bir bulup tanırken, ünlü Agrigento Oteli’ne de uğradık. Turistik geçinen nice il ve ilçede böyle bir Otel yok! Görkemiyle, nice gösterişli yapı yarışamaz. Koca bir müzeyi andıran tarihi koleksiyonları bağrında barındırması ise başlı başına bir farklılık ve zenginlik. Milattan öncesinden bugüne birçok tarihi eserin sergilendiği bu “müze”nin bence tek kusuru, sergilenenlerin dönemlerine göre sıralanmamış ve bölümlenmemiş olması. Yoksa, Mekke’nin kilidinden sedef kakmalara, değişik kılıç ve silahlardan Abdülhamit Fermanı’na kadar akla gelebilecek nice değerli tarihsel eşya yer alıyor Agrigento Otel’in özel müzesinde.Toplantı salonları, özel bölümleri ve havuzları ile birkaç büyük gruba birden hizmet verebilecek kapasitedeki otelin kongrelere de ev sahipliği yapabileceğini söylemek abartı olmaz; bir gerçekliği dile getirmek olur.Agrigento, görülmesi, gezilmesi gereken bir otel, eşsiz bir konaklama yeri.LÜFERE MERHABAErdek’in deniz ürünlerine ve Ege’den Balkanlar’a uzanan çeşnisiyle zeytinyağlı ağırlıklı mutfağına imrenirsiniz.Her mevsim denizin bereketi balığın türlüsüyle sofralarınızdadır ama sonbaharda ve kışta lüferin tadına bakmadan olmaz. Akya balığının bifteğini de unutmamak gerekir. Ben Kafkas Restaurant’taki damak tadını unutmadım bu balıkların.
Aralık güneşinde Erdek