Showing posts with label Keşif. Show all posts
Showing posts with label Keşif. Show all posts

Monday, December 14, 2009

Potala nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Tuesday, December 8, 2009

Mozart’ın yeni keşfedilen eserini 31 Ocak’ta SALZBURG’da dinleyin

Geçen yüzyılın başında, tren ve vapur dışında uluslararası ulaşım imkânının bulunmadığı bir çağda, bazı İstanbullu müzikseverlerin sadece yeni sahnelenmeye başlayan bir operayı izlemek için İtalya’ya, Almanya’ya gittiklerini söylesek inanır mıydınız? Bugün uçakla birkaç saatte ulaşılan mesafelerde, bir konser uğruna günlerce yolculuk yapanların öyküleri İstanbullu müzikseverler arasında kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa aktarılır. Aradan geçen zamanda, sayılarının artması beklenirdi. Tam tersine azaldı. Yine de, zaman zaman bazı tur firmaları, bestecilerin, eserlerin izinde geziler düzenliyor. Bunların bir kısmı, ilgisizlikten iptal ediliyor.Serhan Bali, Klasik Müzik evreninin enginliğini, seyahatin kişinin dünyasına getirdiği zenginlikleri öğrencilik döneminde tek başına keşfedip, sonra bu iki tutkuyu birleştirenlerden. “Ailem geziye pek meraklı değildi” diyor çocukluk yıllarını anlatırken. “İlk uzun yurtdışı yolculuğuma 18 aşında çıktım. Singapur’a ve sonra Japonya’da yaşayan ablamın yanına gittim. Farklı bir kültürle tanışmak, dev Müzik mağazaları keşfetmek bana çok cazip gelmişti.”Sonraki yıllarda daha çok yurtiçini keşfetmekle yetindi. “İstanbul Üniversitesi iktisat Fakültesi’nde okurken AIESEC İstanbul Değişim Programı Koordinatörü’ydüm. Anadolu kentlerinde pek çok toplantı düzenlerdik. Her toplantı, benim için aynı zamanda bir Keşif gezisine dönüşürdü. Üniversiteden mezun olup, satın alma uzmanı olarak iş hayatına girdiğimde gezilerim sıklaştı.” Bali, müzikle tanışıklığını lise arkadaşına borçlu. Önce klasik Türk müziğine ilgi duydu, ardından klasik Batı müziğini keşfetti. TRT-3’ün programları, sahaflardan topladığı ingilizce dergilerle bilgisini ilerletti. 2001’de Açık Radyo’da klasik müzik programları hazırlaması, hayat çizgisinde de köklü bir dönüşüme yol açtı. İşinden ayrılıp, Andante Dergisi’ni yayımlamaya başladı. İşte bu dönemde, müzik temalı uzun yolculuklar girdi hayatına. BİR GÜNDE İKİ PASYON DİNLEDİM“Frankfurt Müzik Fuarı Dünyanın tüm önemli enstrüman yapımcılarını, nota yayımcılarını buluşturur. Yeni eğilimler, enstrümanlar, yayımlanacak yeni nota edisyonları görücüye çıkar. Özellikle eğitimciler ilgi gösterir. Her türlü yeniliği orada görmek mümkündür. Fuarı yıllardır merak ediyordum. Nihayet 2003 Martı’nda bu yolculuğu gerçekleştirdim. Yola çıkmadan, günlerce internet başında hazırlık yaptım. Her akşam bir konser izlemeliydim. Fuarda üç gün geçirdim. Sonra trenle Hollanda’ya, Amsterdam’a geçtim. uzun yıllardır Concertgebouw Konser Salonu’nun olağanüstü akustiğini merak ederdim. Salonun her köşesini gezdim. Konserde Bach’ın Aziz Matthias Pasyonu’nu dinledim. En arka sıradan bile netlikle duyuluyordu tüm sesler. Aynı gün bir başka gruptan bu eseri bir kez daha dinledim. Sonra Almanya’ya dönüp, Dresden, Leipzig, Münih, Berlin’de ikişer gün kaldım. Berlin Filarmoni’nin salonunu gördüm. En arka sıradan, ayakta Daniel Barenboim, Lang Lang Piyano ikilisini dinledim. ünlü konser salonu gezdim, izleyicisini inceledim. Yurtdışında konsere gittiğimde, o ülkelerin izleyicilerini kıyafetlerinden, sevinçlerini gösterme biçimlerine kadar incelerim. Berlin’de ayrıca Halk Operası ve Alman Operası’nda birer eser izledim. Dresden’e geçip Staatcappelle’in meşhur altın yıldızlı salonunda bir opera, bir orkestra konseri izledim. Leipzig’de paskalya zamanı, Bach’ın doğum gününde, kantorluk yaptığı iki kilise, iki ayrı Pasyon’unu dinledim. Aziz Thomas Kilisesi’nde bazı dinleyiciler ağlıyordu. Münih’te Bavyera Devlet Operası’nda Handel’in Tamerlano Operası’nı izledim. Gezim 15 gün sürdü, mutlu döndüm.”İlk turundan sonra Serhan Bali’nin müzikal yolculukları yavaş yavaş sıklaştı. Bu yıl ise birbiri ardına üç geziyle rekor kırdı. Bas Burak Bilgili’yi dinlemek için Finlandiya’daki Savolina Opera Festivali’ne gitti. Helsinki’ye uçakla bir saat uzaklıktaki kentin ortaçağdan kalma şatosunda bir haftada altı opera izledi. Geleceğin yıldızlarını keşfeden bu festivali tüm opera meraklılarına tavsiye ediyor Bali. Eylülde ise iki yılda bir düzenlenen Enescu Festivali için Bükreş’teydi. “Salzburg’la kıyaslanabilecek bir festival. Çok güzel salonların yanı sıra meydanlarda, sokaklarda konserler düzenleniyor. Concertgebouw, St. Petersburg, Philarmonia gibi dünyanın önde gelen orkestralarını 8-10 Euro’ya dinlemek mümkün” diyor. En son, iki hafta önce Calgary’deki Honens Piyano Yarışması’nı izlemek için Kanada’ya gitti. Bir hafta kaldı. MOZART GÜNLERİ“Honens Yarışması şovmen değil, komple müzikçilere yönelik. Adayların solistliğin yanı sıra iyi bir oda müziği yorumcusu, lied eşlikçisi olması gerekiyor. Bunu görmek için gitmeye değerdi” diyor. Calgary’deki Piyano Müzesi’ni, Bonff’da gördüğü sanat merkezini unutamamış. Rocky Dağları’nın eteğindeki bu merkez, kongre turizminden kazanıp, geri kalan zamanında tesisin kapısını eser yazmak için inzivaya çekilecek gençlere açıyor.Serhan Bali, önümüzdeki günlerde müzik temalı bir seyahate çıkmayı düşünenlere 22-31 Ocak arasında Salzburg’da düzenlenecek Mozart Haftası’nı (Mozart Woche) öneriyor. Etkinliğe dünyanın önde gelen Mozart yorumcuları katılıyor. Bu yılki festivalin özelliği, Mozart’ın bu yıl ortaya çıkarılan bir eserinin ilk kez icra edilecek olması. “Mozart’ın kız kardeşi Maria Anna’nın koleksiyonundaki bestecisi belirsiz iki eserin Mozart’a ait olduğu bu yıl kanıtlandı. Piyano için sol majör prelüd ve sol majör piyano konçertosundan bir bölümü ünlü müzikolog ve piyanist Robert Levin piyano ve yaylılara uyarladı. Eseri bir grup müzikçiyle, 31 Ocak’ta, Wiener Saal adlı salondaki Mozart Haftası’nın kapanış konserinde seslendirecek. Mozart Haftası’nın odak noktası ise bestecinin Idomeneo operası. Eseri Les Musiciens du Louvre Grenoble icra edecek. Mozart’ın bu eser üzerine çalıştığı dönemde bestelediği piyano eserleri, serenadlar, senfonik eserler ve oda müziği yapıtları da bir hafta boyunca Nikolaus Harnoncourt, René Jacobs, Christoph Eschenbach gibi şefler, Concentus Musicus Wien, Kremerata Baltica, Camerata Salzburg, Salzburg Mozarteum gibi orkestralar András Schiff, Gidon Kremer, Andreas Scholl, Leif Ove Andsnes gibi solistlerce seslendirilecek. SERHAN BALİ’NİN ARALIK AYI ÖNERİLERİ2010 Mahler Yılı konserlerine başlayan Amsterdam Concertgebouw, Mariss Jansons yönetiminde 2. Senfoni’yi 4 Aralık’ta Amsterdam, 16 Aralık’ta Viyana’da seslendiriyor. Simon Rattle yönetimindeki Berlin Filarmoni’nin 29-31 Aralık akşamları yıl sonu gala konserinde Lang Lang, Rahmaninof’un İkinci Piyano Konçertosu’nu seslendirecek...
Mozart’ın yeni keşfedilen eserini 31 Ocak’ta SALZBURG’da dinleyin

Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı