Showing posts with label Karadeniz. Show all posts
Showing posts with label Karadeniz. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

İtalyan seyahat dergisinden İstanbul a özel 14 sayfa

İSTANBUL - ''Türkiye: Boğaziçi'' başlığıyla İstanbul'dan çok sayıda fotoğrafın bulunduğu dergide, harita üzerinde müzelere ve saraylara ilişkin bilgiler aktarıldı. İtalya'dan İstanbul'a ulaşım hakkında bilgiler verildi. Oteller ve restoranlar tanıtıldı.
Cristina Gambaro'nun kaleme aldığı, Andrea Pistolesi'nin fotoğraflarıyla süslenen yazı, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Tepesi ve İstanbul'daki ilk yerleşimlere ev sahipliği yapan Kadıköy'den söz ederek başlıyor.
Yazıda, çok iyi korunmuş durumdaki 34 Roma gemisinin enkazına ulaşıldığı, aralarında Kuzey Afrika'dan gelen amforalar, deriden yapılmış kıyafetler ve ayakkabılar, Ege'den tabaklar bulunan tarihi eserlerin antik dönemde Boğaziçi'ndeki Ticaret trafiğine ışık tuttuğu belirtiliyor.
İstanbul'un ''Marmara Denizi ile Karadeniz'i birbirine bağlayan aynı zamanda Asya ile Avrupa'yı birbirinden ayıran, resmi olmayan rakamlara göre 15 milyonluk nüfusuyla bir megapol'' olarak nitelendirildiği yazıda, Boğaz, ''iki kıyı arasında her gün milyonlarca kişiyi taşıyarak gidip gelen vapurların, balıkçı gemilerinin ve büyük Petrol tankerlerinin gezdiği bir nehre'' benzetiliyor.
İLGİLİ HABER
'Kıtalar arası zarafet'
ALTIN BOYNUZ VE HALİÇ''Altın Boynuz'' yani Haliç'in de anlatıldığı yazıda, 1502'de II. Beyazıd döneminde Leonardo Da Vinci'nin Galata'da bir köprü yapmak istediği ancak bunun gerçekleşemediği de anımsatılıyor.
Yazıda, Galata Köprüsü, ''alt katındaki balık lokantaları ve nargile kafeleri, üst katında ellerinde olta balık tutan onlarca insanla İstanbul'un en Canlı noktalarından biri'' olarak betimleniyor. Boğaziçi'nin asırlar boyunca yerleşim yerlerine ev sahipliği yapmadığı, surların dışında yaşamanın insanlara korkutucu geldiği ifade edilen yazıda, Bizans döneminde kıyıda sadece manastırların olduğu, Osmanlı döneminde ise Boğaziçi'nin Yaşam alanlarına açıldığı, 1471'de Hünkar İskelesi'nde ilk sarayın kurulduğu, bunu Beşiktaş, Bebek ve Ortaköy'dekilerin izlediği anlatılıyor.
Dolmabahçe Sarayı'nın ''muhteşem'' olarak nitelendirildiği yazıda, sarayın bölümlerine ilişkin ayrıntılı bilgi okurlarla paylaşılıyor.
Dergide, iki denizin tuzluluk ve sıcaklılık oranlarının farklı olmasının Boğaziçi'ni balık açısından zengin bir hale getirdiği belirtilerek, mevsimine göre tadılabilecek balıklar hakkında bilgi veriliyor.
Bir dönem Boğaz'daki balık bolluğunun, ''Boğaz'da neredeyse elinle balık yakalayabilirmişsin'' sözleriyle anlatıldığı yazıda, zaman içinde İstanbul yakınlarındaki balıkçı köylerinin sayısının azaldığına dikkat çekiliyor. HAMAMLAR VE YALILAR Kentte tarihi ve doğal güzelliklerin bir arada bulunduğu semtler, ''Boğaziçi Köprüsü'nün ayağındaki Ortaköy'de barlar, nargile kafeler, restoranlar, caz Müzik dinlenebilecek yerler var'', ''Asya tarafındaki en kalabalık semtlerden biri Üsküdar'' gibi kısa notlar da yer alıyor.
İstanbul'daki tarihi yapılar arasında hamamların önemine vurgu yapılan yazıda, kentin tarihinde özel bir öneme sahip yalılar hakkında da geniş bilgi bulunuyor.
Yalıların fiziki özelliklerinin anlatıldığı yazıda, bu yapıların bugün butik otellere dönüştürüldüğü kaydediliyor. Ayrıca, İstanbul'da çeşitli dinlere ait ibadet mekanlarının ziyaret edilebileceği de yazıda belirtiliyor.
İtalyan seyahat dergisinden İstanbul'a özel 14 sayfa

Bu da Türk usulü suşi

BARTIN - İnkumu Tatil beldesinde Otel işletmecisi Işıl Işık, Japon mutfağını öğrenmek amacıyla İstanbul Mutfak Sanatları Akademisi'nde 15 gün kurs görmesinin ardından Suşi yapmayı öğrendi.
Şuşinin fazla tercih edilmemesi üzerine Işıl, suşiyi hamsi kullanarak yapmaya başladı. İlk önce çalışanlarına tattıran işletmeci, beğenilmesi üzerine hamsi şuşiyi restoranının menüsüne dahil etti.
Suşiyi hazırlamanın ve yemenin çok keyifli olduğunu anlatan Işık, şunları söyledi:
SADECE ÇİĞ BALIKLA YAPILIYOR DİYE BİLİNİYOR AMA BU YANLIŞ''İstanbul'da öğrendiğim suşiyi Karadeniz'e uyarlamak istedim. Onun için de içine hamsi koyarak denedim. Ayrıca, suşi genelde hep çiğ balıkla yapıldığı biliniyor. Ama bu yanlış, sadece çiğ balıkla yapılmaz. Bunu insanlara göstermek istedim. Şimdilik küçük denemelerle müşterilerimize sunmaya çalışıyoruz.
HAŞLANMIŞ VE KIZARMIŞ HAMSİ Nori denilen yosunun içine haşlanmış ve kızarmış hamsi koyarak suşi yapıyorum. Türklerin damak tadına uygun baldo pirinç kullanıyorum. Japonların meşhur pirinç sirkesi, toz şeker ve tuzla birlikte işlem uyguluyorum. Daha sonra da hamsiyle birlikte yosunu rulo yapıyorum.''
Bu da Türk usulü suşi

Wednesday, February 17, 2010

Giresun Adası için turizm atağı

Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu (TÜRÇEK) Giresun Şube Başkanı ve Giresun Adası Eko Turizm Gelişim Planı Proje Koordinatörü Hakan Adanır, yaklaşık 40 dönüm bir alana sahip Giresun Adası'nın, Doğu Karadeniz'de üzerinde yeşil örtü bulunan, adı mitolojide geçen, ikinci derece doğal ve arkeolojik ada olan tek ada olduğunu söyledi.



Bölgede üzerinde insan yaşayabilen tek ada olma özelliği de taşıyan adayı turizme kazandırmak istediklerini anlatan Adanır, Doğu Karadeniz'de ''martı'' ve ''karabatak'' başta olmak üzere birçok deniz kuşunun üreme alanı olan Giresun Adası'nın Önemli Kuş Alanı (ÖKA) olarak da ilan edildiği belirtti.

Adanır, ''Bugüne kadar turizm yönünden yeterince değerlendirilemeyen Giresun Adası'nı her yönüyle ve tüm zenginlikleriyle turizme kazandırmak istiyoruz. Adadaki koruma altına alınan çeşitli kuş türlerinin üreme evrelerini de internet üzerinden Canlı olarak yayınlamayı hedefliyoruz'' şeklinde konuştu.



''ZAMANDA YOLCULUK'' KONSEPTİ



Adada koruma altına alınan kuş türlerinin üreme evrelerini internet üzerinden canlı olarak yayınlamayı düşündüklerini ifade eden Adanır, Giresun Adası'nın bugüne kadar işlenemeyen bir cevher olduğunu belirtti.



Adanır, şunları kaydetti:



''Bir süre önce Giresun Belediye Başkanı Kerim Aksu ve bazı görevlilerle İsveç'in Kalmar kentine gittik. Burada İsveç Bölgeler ve Yerel Yönetimler Birliği ile Türkiye Belediyeler Birliği ortaklığında yürütülen TUSUNET adlı bir proje var. Bu projenin içinde dünyada önemli bir turizm hareketi olarak başlayan 'zamanda yolculuk' turizm konsepti bulunuyor. Giresun Adası'nı da Herkül'ün 'Altın Post arama macerasıyla' zamanda yolculuk turizm konseptine alarak hizmete sunmayı amaçlıyoruz.



Önümüzdeki nisan ayında Kalmar Belediyesi ve 'zamanda yolculuk' konusunda dünya lideri olan Kalmar Kent Müzesi yetkilileri Giresun Adası'na gelerek incelemeler yapacak.''



ADA, TÜRKİYE'NİN GÖZDE TURİZM MEKANLARINDAN OLACAK



Hakan Adanır, çalışmalarının hayata geçmesiyle Giresun Adası'nın turizm açısından önem kazanacağını vurgulayarak, ''Giresun Adası önümüzdeki yıllarda Doğu Karadeniz başta olmak üzere Türkiye'nin gözde turizm mekanlarından biri olacak'' diye konuştu.



Tarihte savaşçı Amazon kadınlarının yaşadığı ada olarak da söz edilen Giresun Adası, mitolojide Aretia, Aretias, Area, Areos ve Chalceritis olarak anılıyor.



Kıyıdan 1 mil açıkta bulunan adayı, her yıl ortalama 50 bini aşkın yerli ve yabancı turist ziyaret ediyor.
Giresun Adası için turizm atağı

Tuesday, December 29, 2009

Yılbaşı akşamı için dört şehirden alternatifler

KARSSiz onu bir de karın beyaz battaniyesi örttüğünde görünEğer 2010 yılına nasıl girdiğinizi ballandıra ballandıra anlatmak niyetindeyseniz size uzun bir yolculuk önereceğim. Aslında kurduğum cümle sanırım yanlış oldu. Şöyle deseydim daha doğru olurdu sanırım; “Size iki saatte ulaşabileceğiniz, çok uzaklarda bir kent önereceğim...” Nasıl derseniz, anlatayım. Kars, Türkiye’nin en doğu ucunda. Ama uzakları yakın eden uçak, İstanbul’dan aldığı yolcuları yaklaşık iki saatte Kars’a ulaştırıyor. Kars uzak olduğu kadar, bu mevsimde çok soğuk da. Beyaz battaniyesini çoktan üstüne örtmüştür bile. Kars aslında kışın, kar altındayken güzeldir. Beyaz örtü bazı çirkinlikleri gözden saklar. Hem yeni yıl akşamı karla birlikte anılmaz mı zaten?Aslında Kars adı soğuğu çağrıştırır. Sonra da taş evler, geniş caddeler, kartal yuvası kale, tarihi köprü, gravyer ve kaşar peyniri, kaz kebabı, lezzetli yemekler, göllerin prensesi Çıldır ve asırlardır yapayalnız olan Ani harabeleri gelir insanın aklına. Ama Kars’ın baharı da, yazı da ayrı bir Güzellik sergiler. Doğası rengârenk tablolara dönüşür. Yani en doğudaki bu kentin her mevsimi güzeldir.Kars’ın tarihini uzun uzun anlatmayacağım. Çünkü o zaman yazı alır başını gider. Toparlamak zorlaşır. Onun için bugüne daha yakın geçmişten söz etmekte yarar var. Kenti gezmeye Kars Kalesi’nden başlayabilirsiniz. Kale, tepede, bir kayalığın üstünde kendini gösterir. Eteklerinde gürül gürül Kars Çayı akıp gider. Bu deli çayı aşmak için tarihi Taş Köprü’yü geçmeniz gerekir. Köprü ve etrafının fotoğrafçılara çok güzel pozlar verdiğini aklınızdan çıkarmayın. Kaleye ulaşan yol oldukça diktir. Tepeye kadar çıkmaya niyetliyseniz soluk soluğa kalmayı göze almalısınız. Kalenin güney eteklerinde eski Osmanlı mahallesi uzanır. İşte bu, kentin Mimari zenginliğinin kanıtlarından biridir. Bir yanda Rus mimarisini yansıtan taş evler, geniş caddeler, diğer yandan cumbalı Osmanlı evleri...EVLERİN HİKÂYESİYeni Kars’ta kuzeyden güneye uzanan dört ana caddeyi, doğudan batıya uzanan dört cadde dikine keser. Bu caddeleri, Baltık tarzı, düzgün kesme bazalt taşlarıyla yapılmış, bir veya iki katlı evler süsler. Bu evlerin hikâyesi şöyledir: 1877-78 savaşından sonra Kars’ı işgal eden Ruslar burayı Askeri vilayet ilan eder. Rus kumandanları ve aileleri için yeni bir kent inşa edilir. Kenti, 1890’da Hollanda’dan getirilen mimarlar düzenler. Buraya kadar geldikten sonra Çıldır’ı görmeden dönmek olmaz. Kars’tan çıkınca pencereden akıp giden görüntü birden boşalır. Karla kaplı düzlükler ve dağlar vardır artık... Göz alabildiğine hep aynı manzara uzanır gider. Arada bir, kara koyun sürülerini hayvan pazarına götüren çobanlar görüntüye girer. Köylerde kimsecikler görünmez. Ama bacalar beyaz beyaz tüter. Yolun iki yanındaki düzlüklerde tilkiler koşturup durur. Karların altında yiyecek bir şeyler ararlar. Arpaçay’ı geçince, uzaklarda Akbaba Dağı’nın karlı yamaçları görünür. Dağın arkasında Gürcistan ve Ermenistan vardır. Çıldır Gölü’nün önce ucu kendini gösterir. Küçük bir dere, sazlıkların arasından kıvrılıp göle kavuşur. Bir süre sonra bembeyaz göl görüntüye girer. O görününce, rüzgârın uğultusundan başka ses duyulmaz. Aslında Çıldır, çatırdayan buzlarıyla çığlık atar. Onu duymak için üstünde yürümek, gece ayazında kıyısında dikilmek gerekir. Çıldır insanı büyüler.Yeni yıla bu çığlık atan gölün üstünde şampanya patlatarak girmek, masalda yaşamak gibi bir şeydir. Yaşamınız boyunca unutamazsınız.Sınırdaki hayalet kentKars’a kadar gitmişken doğuya doğru 45 kilometre daha ilerleyip Türkiye’yi bitirmelisiniz. Çünkü burada 6.5 yüzyıldır bacası tütmeyen bir hayalet kent var. Ermeni Bagratuni Krallığı’nın başkenti... Daha önce bir Ermeni kale kasabası olan Ani, Kral III. Aşot’un hükümet merkezini Kars’tan buraya taşımasıyla önem kazanmıştır. Aşot’tan sonra tahta oturan I. Gagik, Ani’nin etrafını saran surları güçlendirmiş, kenti saraylar, kamu binaları, kiliseler ve muhteşem katedrallerle süslemiştir.Savaşlarla el değiştiren Ani, her seferinde biraz daha yıkılmıştır. Büyük darbeyi ise 1319 yılındaki deprem vurmuştur. Yerle bir olan kenti halk yavaş yavaş terk etmiştir. Ani’deki en son yazı 1348 tarihini taşır. Sonrasında şehrin üstüne sessizlik çökmüş, unutulup gitmiştir. Ta ki, 19. yüzyılda Batılı gezginlerce keşfedilene kadar. İngiliz gezgin Wilbraham, 1837’de Ani’yi görüp şunları yazmıştır: “Babil’in biçimsiz tümsekleri iskelete benziyor ama terk edilmiş Ani şehri, nefesi kesildiği halde yaşıyormuş gibi görünen bir cesedi andırıyor.”Batı tarafı yüksek surlarla çevrili olan kentin doğusunda Arpaçay’ın aktığı derin vadi bulunur. İşte bu vadi, Türkiye ile Ermenistan’ı birbirinden ayırır. İki ülke arasındaki mesafe öylesine yakındır ki, bir taş atsanız karşıdaki ülkeye düşer. Bu vadiyi gören bir yıkıntının üstüne oturup, uzaklardaki yüce dağlara bakmak, Ani’nin sessizliğini dinlemek, geçmişi düşlemek, Ermenistan’ı seyretmek insanı bir başka boyuta taşır.BALIKESİRİda Dağı’nın eteklerinde efsanelerle baş başaYeni yıla birkaç arkadaşla birlikte sessiz bir köşede lezzetli yemekler eşliğinde girmek isterseniz, size Kaz Dağları’nda bir adres önereceğim. Buraya nasıl gidildiğini şöyle anlatabilirim: Çanakkale üstünden gelirken Küçükkuyu’yu, beton yığınına dönüştürülen Altınoluk’u geçeceksiniz. Sol tarafta Tahtakuşlar sapağından içeri girip, döne döne Çamlıbel Köyü’ne tırmanacaksınız. Yeni yıla gireceğiniz Zeytinbağı Oteli’ni bulmakta hiç zorlanmayacaksınız. Sekiz odalı küçük otel, zeytin, incir, badem, fıstık ağaçlarının, bu mevsimde görünmeyen ama baharda rengârenk boy veren katırtırnaklarının, mevsiminde pembe mor çiçekler açan anemonların arasına saklanmıştır. Sizi büyük bir olasılıkla otelin işletmecisi, başaşçısı hem de her şeyi olan Erhan Şeker karşılayacaktır. Odanıza yerleştikten sonra, üstünüze kalın bir şeyler giyip bahçeye çıkın. Orada derin derin nefes alıp dağın seslerini dinleyin.Zeytinbağı’nda kaldığınız sürede yemek konusunda hiç endişe etmeyin. Çünkü Erhan Şeker bu konuda büyük ustadır. Onun eline kimse kolay kolay su dökemez. Siz gündüzleri dağ yürüyüşü yapın, akşamüstleri arkadaşlarınızla Ege’ye doğru kadeh kaldırın, sonra masanın başına geçip sizin için hazırlanan yemek şölenine katılın.Eğer şansınız varsa, yeni yıl gecesi Tunçel Kurtiz de sizinle kadeh tokuşturabilir. O davudi sesiyle size İda’nın efsanelerini anlatıp gecenize renk katabilir. Zeytinbağı’nda eski yılı yolcu etmek, yeni yıla hoş geldin demek yaşamınıza ayrı bir renk katacaktır. Tabii tüm bu güzel kutlamayı gerçekleştirebilmeniz için şimdiden yer ayırtmanız gerekiyor. Çat kapı giderseniz kapıda kalabilirsiniz.ORMANDA YÜRÜYÜŞEğer Kaz Dağları’nda başka bir adres isterseniz, size İlyada Otel’i öneririm. Buraya gitmek için Edremit’ten Kalkım istikametine sapmanız gerekir. Kızılçam ormanlarının içinden geçen bu yol, Kaz Dağları’nın çevrelediği yeşil çanağa doğru gider. İçlere doğru ilerledikçe termometrenin derecesinin hızla aşağıya indiğini göreceksiniz. İlyada Otel, ormanın içinde kaybolmuş küçük ve şık bir mekândır. Müşterileri daha çok Avrupa’dan gelen yabandomuzu avcılarıdır. Yeni yıla girmek bahanesiyle gideceğiniz İlyada Otel’de, kentin gürültüsünden uzakta bir-iki gün geçirmek Yaşam akülerinizi dolduracaktır. Yeni yıla zinde bir şekilde gireceğinizden emin olabilirsiniz. Gündüzleri ağaçkakanların gaga darbelerini, adını bilmediğiniz kuşların seslerini dinleye dinleye ormanın derinliklerine doğru yürüyün. Bu yürüyüş sizi kentin tüm zararlı etkilerinden arındıracaktır.Yeni yıla otelin havuzunun etrafında, eşinizle, dostunuzla kuş sesleri arasında girmek size çok keyif verecektir. KIRKLARELİKıyıköy’ün huzurunu Karadeniz mavisiyle buluşturunSize yeni yıl gecesi için Trakya’dan önereceğim kaçış noktası, Kırklareli’nin Karadeniz sahilindeki Kıyıköy’ü olacak. Bu cennet köşesine, İstanbul’dan otomobille yaklaşık 2.5 saatte ulaşırsınız. Yolu kısaltmak veya uzatmak sizin elinizde. TEM’den Edirne’ye doğru giderken Çerkezköy ayrımından otoyoldan çıkıyorsunuz. Daha sonra Saray’ı geçip, Kıyıköy istikametine ilerliyorsunuz. Yolun bu bölümü, insanın aklını başından alacak kadar güzel. Bu mevsimde yapraklarından soyunan ağaçlar, yolun iki yakasında uzanıp gidiyor. Acele etmemenizi, pencerenizi açıp, temiz havayla ciğerlerinizi yıkamanızı öneririm. Bu ağaçlıklı yolla birlikte tüm vücudunuzu bir huzur kapladığını hissedeceksiniz.Kıyıköy, Karadeniz’e akan Kazandere ve Pabuçdere’nin kucakladığı tepenin üstünde kurulmuş. Eski adı “Midye” olan bu köyde bir zamanlar Rumlar yaşıyormuş. Lozan Antlaşması’yla birlikte Rum nüfus, Batı Trakya’dan gelen Türklerle yer değiştirmiş. Köyün etrafı, büyük bir bölümü hâlâ ayakta duran Bizans surlarıyla çevrili. Bu surların 6. yüzyılda yapıldığı ve 9. yüzyılda onarım gördüğü belirtiliyor. Dere kıyısında ise kayalara oyularak yapılan 6. yüzyıldan kalma Aya Nikola Kilisesi, tüm bakımsızlığına rağmen insanı hayrete düşürüyor.SESSİZ VE LEZZETLİKaradeniz’e tepeden bakan bu şirin balıkçı köyüne, surların arasındaki asırlık bir kapıdan giriliyor. Daracık sokakların iki yanına eski ahşap evler sıralanmış. Yıkılmaya yüz tutmuş yaşlı evlerde hâlâ yaşayanlar var. Kim bilir kaç kuşaktan beri bu evlerde oturuyorlar? İnsan bu sokaklarda dolaşırken geçmişe yolculuk yaptığını sanıyor. Köyün bitimindeki kahvede oturup, Karadeniz’in lacivert sonsuzluğuna bakmak bir başka keyif veriyor.Köyün girişindeki Asmalı Kahve, adını etrafını saran yaşlı asmadan almış. Burada çay içen köy sakinleri, genellikle “Türkiye’nin hali ne olacak” sorusunun yanıtını arar. Tabii köy dedikoduları da asla ihmal edilmiyor.Kıyıköy’de yeni yıl gecesi için önereceğim mekân “Hotel Endorfina”. Karadeniz manzaralı temiz odaları, önünde geniş bir bahçenin uzandığı restoranı ile tam hafta sonu oteli. Mutfağı oldukça iddialı. Zeytinyağlıların yanı sıra, taze balıklar insanın damağında unutulmaz tatlar bırakıyor. Şef Mehmet Kartal, aynı zamanda tirol teknesi kaptanı, balıktan iyi anlıyor. Lezzetlisini seçiyor ve usulünde pişiriyor. Bir arkadaş grubuyla giderseniz, doya doya eğlenerek ve lezzetli yemekler yiyerek yeni yıla neşe içinde girersiniz. Aman gecenin sonunda kırlangıçtan yapılan balık çorbasını içmeyi unutmayın.İZMİRAlaçatı’nın butik otellerinde lezzet sörfüYazlık mekânlara kışın gitmeyi çok severim. Çünkü artık kalabalıklar çekilmiş, kasaba kendi kendine kalmıştır. Süslenmiş püslenmiş yazlık yüzünün altından gerçek yüzü çıkmıştır artık. Kimse kimseyi kazıklama telaşında değildir. Omuz omza yürünen sokaklar yalnızlığın tadını çıkarmaktadır. Herkes gerçek kimliğine bürünmüştür. Yaz gürültüsünün ve koşuşturmasının yerini artık dingin bir sessizlik almıştır.SESSİZLİĞİN KOLLARINDASize bu yeni yıla İzmir’in Alaçatı ilçesinde girmenizi öneriyorum. Yaz aylarının gözdesi bu ilçenin daracık sokaklarında bir aşağı bir yukarı yürümenin tam zamanıdır. Perşembe, cuma, cumartesi, pazar... Bir arkadaş grubu ile Alaçatı’nın birbirinden güzel butik otellerinden birini üs tutup, vur patlasın çal oynasın bir yılbaşı akşamından sonra, ertesi gün kendinizi sessizliğin kollarına atabilirsiniz.Eğer gidecek olursanız, size buranın geçmişi hakkında kısa bir bilgi vermek isterim. 1850 yılına kadar bir bataklık olan Alaçatı, sonradan kurutulmuş ve adalardan getirilen Rum işçilere burada bir liman inşa ettirilmiştir. Rum işçiler, limanın bir kilometre içine kendileri için taş evler yapıp bir köy oluşturmuşlar, çevreye de Şarap yapmak için bağlar dikmişlerdir. Bugün sokaklarda dolaşırken hayranlıkla seyrettiğiniz taş evler, işte bu Rum işçilerin yaptığı evlerdir. Tüm bölgede olduğu gibi burada yaşayan Rum ahali de, mübadele ile Alaçatı’dan sürülmüştür. Bu hüzünlü hikâyeyi uzatıp yeni yıl coşkusuna ket vurmamak gerekir galiba.Rüzgârların cirit attığı Alaçatı’da bu mevsimde sörf yapacağınızı pek sanmıyorum ama lezzetli yemekler yiyebileceğinizi umuyorum. Sanıyorum ilçenin gözde mekânları, yeni yıl için kapılarını açacaklardır. Örneğin Köşekahve’de, Ortakahve’de, Agrilia’da, Lavanta’da, Tual’de hem uzun uzun gazetenizi okuyabilir, kahvenizi çayınızı yiyebilir, lezzetli yiyeceklerle karnınızı doyurabilir, eğer vakit gelmişse içkinizi yudumlayabilirsiniz. VAKTİNİZ VARSA ÇEŞME’YE UZANINEğer cumartesi günü de orada kalırsanız, Alaçatı Pazarı’na uğramanızı öneririm. Burası, Ege’nin en renkli pazarıdır. Her ne kadar bu mevsimde çeşit azalsa da, pazarda sergilenenler hâlâ çekicidir. Alaçatı’ya çakılıp kalmak istemiyorsanız, size biraz ötedeki Çeşme’ye gitmenizi, Dalyan’da balık yemenizi, Ilıca’da Kumrucu Hüseyin’in kumrularıyla kahvaltı etmenizi, Ildırı sahilindeki balık lokantalarından bir-iki kadeh içmenizi, Urla’da Ünal kardeşlerin muhteşem katmerinin tadına bakmanızı, Dünyanın en eski zeytinyağı sıkım yeri olan Klazomenai’yi gezmenizi öneririm.Kış ortasında yazlık Alaçatı’da uzun bir hafta sonu geçirmek için, yılbaşından daha iyi bahane olmaz galiba. Arkadaşlarınızı ayartmak, uçak ve Otel rezervasyonu yaptırmak için çok vaktiniz yok. Hürriyet Seyahat’i okumayı bitirir bitirmez, telefona sarılmanızı öneririm. Alaçatı’da yeni yıla girmek yaşam pillerinizi tazeleyecektir emin olun.
Yılbaşı akşamı için dört şehirden alternatifler

Monday, December 14, 2009

Ha uşağum, bu ne biçum şehirdur

Batum, Lazistan Sancağı’nın merkeziydi. Üç asır Osmanlı, bir asır Rus denetiminde kaldığı halde, kentte iki ulusa ait önemli eser bulunmuyor. Herhalde “Tanrı bu vilayete o kadar cömert davranmış ki, katkımıza gerek yok” diye düşündüler. Kent geniş bir düzlükte kurulu. Sırtını, sağını ve solunu yemyeşil, çoğu zaman karlı dağlara vermiş, gönlünü ise Karadeniz’e açmış. Kilometrelerce kumsal, yemyeşil doğa, ne lazım bina! Batum otomobille Trabzon’dan bir buçuk saat. Aracın Gürcistan’a girişebilmesi için, sahibinin de içinde olması şart. İstanbul’dan uçakla direkt ulaşım da mümkün. Zaten Türkiye’nin bir iç havaalanı olarak da kullanıyor. Aracımızı hudutta park edip, bavullarımızı elimize alıyoruz, kapıdan içeri giriyoruz. Ne vize soran var ne de ters bir bakış atan ya da aşağılayan... Sarp Sınır Kapısı’nın Gürcistan tarafında Batum’a giden minibüsler olduğunu öğrenmiştik. Yanımıza bir Gürcü yanaşıyor. “Taksi var,” diyor Türkçe, “Batum 100 Lari.” Lari, Gürcü parası, aşağı yukarı TL’ye eşit değerde. Başka kentlerde yediğimiz kazıkların tecrübesiyle, pazarlık bile yapmadan minibüs durağına yönelip sıradaki araca biniyoruz. Minibüs biraz eskice ama ücret kişi başı bir Lari. (Dönüşte taksinin de gerçek ücretini öğreniyoruz: 20 Lari.) Otogardan yakındaki kentlere otobüs seferleri var: Tiflis, Soçi, Bakü, Erivan...Sarp’ın yanıbaşındaki Kemalpaşa’dan bavul ticareti yapan Gürcüler, balya ve kutularla doluşunca, 15 kişilik minibüste nefes alacak küçük bir alan kalıyor. Yol, dört şerit olmasa da, son dere düzgün. Her taraf yemyeşil. Bizim yok ettiğimiz kumsallara Gürcüler gözleri gibi bakmış. Tesisler bakımsız, yıkık dökük olsa da, kumsala dokunulmamış. Yol sahile uzaktan geçiyor.Kent merkezinde iniyoruz. Otogar, Türkiye’nin 40 sene önceki kasaba terminallerini andırıyor. Çoğu eski araçların. Arada son model cipler cirit atıyor. ŞOFÖRÜN TUHAF CEVABITabelalarda Gürcü ve Latin harfleri kullanılmış. Gürcü alfabesine bakarak bir şeyler çıkarmak imkânsız. İbrani ve Hint alfabesini andıran acayip bir şey. Ülkede Ruslara ait ne varsa ortadan kaldırılmış. Tek Rusça tabela yok. Her sokakta birkaç tane bulunan Döviz büfelerindeki rubleler kalmış sadece. Buna karşılık Türk etkisi hemen hissediliyor. Bir sürü Türk markalı ürün, dükkân tabelası göze çarpıyor. Döviz büfelerinde Euro, Dolar, Ruble ile birlikte TL de alınıp satılıyor. Oturup soluklanacak kafeterya, pastane aramak nafile. Bakkal, büfe bile nadir. Valiz elde Otel ararken, bir yandan kenti tanıyoruz. İlk izlenimimiz aynen sürüyor, kent harabe. Rastladığımız otellerde kalmaktansa memlekete dönmek daha iyi. Zaten bir ara bunu geçiriyoruz aklımızdan.Bir büfeden soda içip, işaretle fiyatını soruyorum. Sekiz lari! Bilsem şişeyi açmazdım. Parayı uzatınca gerçek fiyat çıkıyor ortaya: 80 kuruş. Keşke pazarlık yapıp 60’a indirseydim! Caddeler erkeklerin işgali altında. Kadın sayısı o kadar az ki. Ana caddeden sahile yürüyüp yay çizerek başladığımız noktaya dönüyoruz. Yolda tek turist enformasyon bürosu yok. Bir Vestel mağazasına giriyoruz. Gürcü tezgahtar akıcı Türkçe konuşuyor. Mağaza yöneticisi çok daha cana yakın çıkıyor. Bize iki otel tavsiye ediyor: Beş yıldızlı İntourist ve İstanbul. Arayıp fiyatlarını öğreniyor. İlki adam başı 175 dolar, diğeri 60! Nedeni kentte otel sayısının azlığı. Bindiğimiz taksinin şoförü ufacık şehri henüz öğrenememiş. Yolda adres sorarak buluyor otelimizi. Neredeyse bizden tarif isteyecek. İstanbul Otel adına layık. Temiz, düzenli. Kablosuz internet bile var. Derhal arkadaşlarıma bir mesaj çekiyorum: Memleketin kıymetini bilin! Otelin sahibi Borçkalı bir Laz. Bize çok yardımcı olduğu için oteldeki tuhaflıkları görmezden geliyoruz: Örneğin asansörde beşe basıp, altıya çıkıyoruz. Tuvalette taharet tertibatı var, musluk yok! Eşyalarımızı yerleştirip, bizim için kiralanan otomobille yola düşüyoruz. Şoför biraz Türkçe biliyor. Seveceğimizi düşünüp, birbiri ardına arabesk şarkılar çalıyor teypte. Bayılıyoruz!!! Gürcistan denince aklımıza hep çeteler gelir. Şoföre soruyoruz: Gürcistan’da mafya var mı? Suratına gülümseme yayılıyor. “Mafya Saakaşvili’nin kendisi.”SPUTNİK TEPESİ’NDEN MANZARA DOYUMSUZŞehirdeki fiyatlar, bizim Karadeniz kentleri seviyesinde. Benzin yarı fiyatı. Gürcülerin gururu, şehre 5 kilometre mesafedeki Botanik Bahçesi’ne götürülüyoruz. Oysa Karadeniz’in her yanı botanik parkı. Sonra Kobuleti’ye gidiyoruz. Bakımlı, turistik bir kasaba. Kumsalı uzun, denizi temiz. Yazın plajları doluyor. Ardından Sputnik Tepesi’ne tırmanıyoruz. Kent ayaklarımızın altında. Olumsuz izlenimimiz bir anda siliniyor. Müthiş bir coğrafya. Dağların yamaçlarındaki evler tipik Karadeniz mimarisi. Birbirinden uzak, bir ya da iki katlı, önlerinde tarla ve bahçeler.Kentteki binalar maksimum 7-8 kat. En yüksek bina tadilattaki Sheraton. Otel, Ruslar’ın Varşova’da, Varşova Paktı onuruna inşa ettiği, sonra Alışveriş merkezine dönüştürülen binanın kopyası sanki. Ruslar tutumlu insanlar anlaşılan. Mimara tek Proje için para vermiş, sonra küçültüp Batum’da kullanmışlar.Sürücü bu defa sahile götürüyor bizi. O anda, kente haksızlık ettiğimize karar veriyoruz. Sahil tarafı, suni bir göl etrafında son derece güzel parklar, yürüyüş alanları ve şirin barakalarda hizmet veren restoranlarla dolu. Batum’da birkaç kilise ve oldukça ufak bir cami çarpıyor gözüme. Şişmanca bir adam namaz kılmaya kalksa, secdeye vardığında poposu dışarıda kalır. Akşam otelde yemek yiyoruz. Restoran en üst katta, Batum ayaklarımızın altında. Kentin bazı bölümleri şaşaalı, çoğunluğu ise perişan...Vaktiniz varsa, atlayın arabaya gidin Rize’ye, muhlama, fasulye turşusu kavurması ve Laz böreği yiyip geri gelin. Vaktiniz yoksa muteber otellerin restoranlarında veya sahildeki lokantalarda Türk mutfağının ürünleri tadılabilir. Yerel mutfağı denemek istiyorsanız Gorki Caddesi’ndeki restoranları deneyebilirsiniz. Abhaz mutfağını merak ediyorsanız, Era Caddesi’ndeki Sazandari’ye uğrayabilirsiniz. Ninosvili Caddesi’nde, gençlerin tercih ettiği Octopus Cafe, yemekleriyle olmasa da sanatsal atmosferiyle iddialı.Heykeltraş Zurab Tzereteli tarafından dekore edilmiş. Kafenin mönüsünde ahtapot aramayın, kaçapuri tadabilirsiniz. NEREDE KALINIRKesenize güveniyorsanız Intourist’te. Biraz hesaplı olsun diyorsanız İstanbul Otel’de. Yok, ucuz olsun diyorsanız orada duracaksınız! Bir sürü ucuz otel var Batum’da. Fakat kalmak cesaret istiyor.
Ha uşağum, bu ne biçum şehirdur

Tuesday, December 8, 2009

Bayramda tarih ve kültüre gezinti fırsatı

ANKARA - Yürüyüş ve sık sık yer değiştirmeye dayalı kültür turları için en uygun dönem Sohbahar. Yazın boğucu sıcağı ile kışın soğuğundan uzak olan bu dönem, tatilcilere daha rahat gezinti imkanı sunuyor. Bu kapsamda, hafta sonu ile birleştirilebilecek Ramazan Bayramı da tarih ve kültüre yolculuk yapmak isteyenler için ideal Tatil fırsatı yaratıyor. Sohbaharda özellikle Kapadokya turları revaçta. ''Atların ülkesi''ndeki doğa ve insanın ortak çalışması sonucu oluşan büyülü peri bacaları, eski konaklar ile yer altı şehirleri mutlaka gezilmesi gereken yerler arasında. Özellikle bir gecenin buradaki konaklarda geçirilmesi tavsiye ediliyor. Kapadokya turları kapsamında Ihlara Vadisi, Derinkuyu, Uçhisar, Göreme Açıkhava Müzesi, Hacı Bektaş Veli Dergahı, Yeraltı Şehri, Asmalı Konak, Avanos, Güvercinlik Vadisi, Dervent, Paşabağ görülüyor. Bu turların fiyatları genellikle 220 TL'den başlıyor.
SOHBAHARDA AKDENİZ'İN MAVİ SULARI...
Yaz tatilini doyasıya yapamayıp, kış gelmeden Akdeniz'e gitmek isteyenler için de bayramda Pamfilya turları var. Akdeniz'in en gözde tarihi ve doğal mekanlarında unutulmaz bir yolculuk sunan bu turlar, 3 veya 4 gece sürüyor ve tekne turlarıyla Antalya kıyıları, Kemer Phaselis, Olimpos, Yivli Minare, Manavgat, Side, Apollon Tapınağı, Antik Tiyatro, Agora, Düden Şelalesi, Yörükköyü, İnsuyu Mağarası ve Sorgun geziliyor. Likya turlarında ise masmavi koylar, yeşilin binlerce tonu ve tarihsel mekanlar bir arada...
Ege'nin en gözde destinasyonlarını kapsayan bu turların uğrak mekanları arasında, Dalyan, Oniki Adalar, Ölüdeniz, Kekova tekne turları, Kaya Mezarları, İztuzu Plajı, Caretta Carettalar, Saklıkent Kanyonu, Amintaş, Simena, Batık Kent, Ölüdeniz, Kayaköy yer alıyor. Ramazan Bayramı'nı sahil şeridinde geçirmek isteyenler, Edirne'den Ayvalık'a ''rüya'' turlarına katılabilir. Edirne Selimiye Camisi'nde başlayan tur, Kırkpınar Meydanı, Tunca Nehri, Bursa Yeşil Türbe, Ulu Camii, Şeytan Sofrası, Sarımsaklı, Bozcaada, Akçay, Altınoluk, Küçükkuyu, Edremit, Burhaniye, Tavşan Adası ve Geyikli Kilisesi ile son buluyor. Akdeniz'in koylarını kapsayan Karya turlarında seçenekler arasında yer alıyor.

MİSTİK ATMOSFERE YOLCULUK...
Güneydoğu'nun sıcağının bir nebze azaldığı sonbaharda gözde kültür turlarından biri de GAP... Doğu'nun mistik ve gizemli atmosferine yolculuk yapılan bu turlarda, Adana, İskenderun, Hatay, St. Pierre Kilisesi, Gaziantep, Şanlıurfa, Harran, Balıklı Göl, Adıyaman, Nemrut, Mardin, Nusaybin, Midyat, Hasankeyf ve Diyarbakır gibi Güneydoğu'nun tarih ve kültür kokan destinasyonları geziliyor. Kilikya'ya yolculuk yapmayı isteyenler için de turlar Mersin'den başlıyor. Cennet- Cehennem, Anamur, Adana, Tarsus, St. Paul Kuyusu Kleopatra Kapısı, Yedi Uyurlar, Şahmeran Hamamı, İskenderun, Yılan Kale, Mozaik Müzesi Harbiye ve Nekropolis'ten geçerek Asi Nehri'nde son bulan turlar 3 ya da 4 gün sürüyor.
Nemrut
''Anadolu tarihine açılan kapı'' Galatya da bayram turları arasında. Tarihi yapılar ve Anadolu'nun etkileyici güzellikleri arasında gerçekleşecek turda tatilciler Hitit uygarlığına misafir oluyor. Tur kapsamında, Çorum, Hattuşaş, Büyük Kale, Aslanlı Kapı, Kral Kapısı, Yazılı Kaya, Alacahöyük, Sfenksli Kapı, Amasya, Borabay Gölü, Ferhat ile Şirin Su Yolu, II. Mehmet Cami, Torumtay Medresesi Mumyalar Müzesi geziliyor. Bayramda Türkiye'nin oksijen deposu Karadeniz'de tertemiz havayı solumak da seçenekler arasında yer alıyor. Yeşilin her tonunun bulunabileceği bu tur, Fırtına Deresi, Ayder, Artvin, Kafkasör, İyidere, İkizdere, Sümela Manastırı, Uzungöl, Ünye, Fatsa, Safranbolu ve Kastamonu'yu kapsıyor.
Hasankeyf
''TALEP ARTIYOR''
Etstur Kültür Turları Müdürü Serdar Eşmeli, Ramazan Bayramı'na yönelik taleplerinin şimdiden başladığını ve her geçen gün arttığını söyledi. Eşmeli, ''Geçen senelere oranla küçük bir büyüme bekliyoruz. Bu yıl kriz etkisi nedeniyle tatile çıkamayan, çok bunalan insanların, bayram tatili fırsatlarını kaçırmayacaklarını düşünüyoruz'' dedi. Sonbahara denk gelmesi dolayısıyla GAP, Karadeniz, Kapadokya gibi turlarda ilginin artmasını beklediklerini ifade eden Eşmeli, ''Şu ana kadar misafirlerimizin bayram tatili tercihleri ağırlıklı olarak bu bölgelere geliyor'' diye konuştu. Eşmeli, şunları kaydetti: ''Yurdumuzun dört bir yanı birbirinden güzel değeri, lezzeti, hikayeyi barındırıyor. Bu bayram misafirlerimizi, bir değişiklik yapıp cennet vatanımızın bir köşesini tanımaya davet ediyoruz. O kadar çok sayıda Güzellik var ki, bu turlardan pek çok unutulmaz anı ve yeni dostluklarla döneceklerine eminiz.''
Bayramda tarih ve kültüre gezinti fırsatı

Sonbaharın rengârenk tuvalinde Batı Karadeniz sahilleri

Bazı rotalar vardır ki, mevsiminde gitmek gerekir. Gezginler o yollardan geçerken, kendini bir kartpostalın içinde yolculuk ediyormuş gibi hisseder. Doğadaki görüntüler büyüleyicidir. İnsanın canı hiç geri dönmek istemez. Geçen hafta işte böylesine güzel bir rota izledim: İstanbul, Düzce, Bolu, Gerede, Karabük, Kastamonu... Sonra, karşıma çıkan Küre Dağları ile beraber masal da başladı. Bu masal, “Binbir Gece Masalları”na benzer. Hiç bitmez. Her seferinde ayrı bir zevk verir. Küre Dağları’ndaki kaçıncı yolculuğum olduğunu unuttum. İlk kez, 15 yıl önce Atlas Dergisi için Valla Kanyonu’na giderken bu masalın içine düşmüştüm. Sonra bir daha çıkamadım. O günden beri her fırsatta soluğu bu dağlarda, geçit vermeyen ormanlarda aldım. Her mevsimini yakından izledim. Her mevsimine aşık oldum. Ama sonbahar görüntülerine yüreğimin baş köşesini ayırdım.Geçen hafta dağın kıvrımlı yollarında ilerlerken, sevgiliye kavuşmuş bir aşık gibi heyecanlıydım yine. Ağaçlar, sanki geleceğimi biliyormuş gibi rengarenk elbiselerini giymişti. Mersin, kestane, kocayemiş, kızılçam, göknar, kayın, akağaç, kavak... Hepsi ayrı bir renge boyanmıştı. Sarılar, yeşiller, kırmızılar, turuncular, vişne çürükleri güneşin ışıklarıyla oynaşırken, açıklı koyulu tonlara bürünüyorlardı. Bu rengarenk ormana karasevdalı olduğumu bir kez daha anladım.ODUN KOKULU DAĞLARBu mevsimde akşam erkenden geliyor. Alacakaranlık yanında ayazı da sürüklüyor. İşte o alacakaranlıkta, evlerin bacalarından yükselen beyaz dumanlar, görüntüyü daha da masalsı kılıyor. Dumanları gördüğünüzde otomobilin penceresini açıp, havayı koklamanızı öneririm. Çünkü bütün dağı odun kokusu sarar. Eğer çocukluğunuz sobalı bir evde geçmişse, bu koku sizi geçmişinize sürükler.Küre kasabasından geçerken aklıma çok önceleri seyrettiğim, bu yörede “kayık yarışı” denen kızak yarışları geldi. Olimpiyatlarda izlediğimiz yarışların aynısı, bu bölgede tam 500 yıldan beri yapılıyordu. Yaban eriği ağacından yapılan tek kişilik kızak, bir gece önceden su dökülerek buz haline getirilen pistte, saatte 65 kilometre hıza ulaşıyordu. Kim daha uzağa kayarsa yarışı o kazanıyordu. Küre kasabasını geçtikten sonra, önce ağaçlar görünmez oldu; yamaçlardaki evlerin pencerelerinden cılız ışıklar parladı. Karanlık tüm sessizliğiyle Küre Dağları’nın üstüne çöktü. Bir süre sonra uzaklardan İnebolu’nun ışıkları göz kırpmaya başladı.Gezideki ilk durağım, dağlarla deniz arasına sıkışmış bu “kahraman” kasaba olacaktı. Oraya vardığımda, İnebolu uykuyla kucaklaşıyordu. Ben de deniz kıyısındaki otelde, Karadeniz’in ninnisiyle uykuya daldım. Rüyamda, sağa sola savrulan renkli yaprakları gördüm. Onları ormanda uçuşan binlerce kelebeğe benzettim. Sonra azgın dalgalarla boğuşan kayıkçıları kürek çekerken gördüm.KIVRIM KIVRIM BİR YOLİnebolu’dan sonra kıyıdan yola devam ettim. Eğer yola çıkmadan birilerine “yol nasıl” diye sorarsanız, alacağınız yanıt sizi korkutur. Aldırmayın. Bu yol virajlıdır ama size yaşamınız boyunca unutamayacağınız manzaralar sunar. Solunuzdaki tepeler rengarenk ormanlarla kaplıdır, sağınızda ise lacivert bir deniz sonsuza doğru uzanır. Yola çıkma amacınız zaten bu güzellikleri yudumlamak değil mi? Aceleniz de yok. Ne bekleyeniniz var, ne de yetişmeniz gereken bir randevunuz. Onun için bu yolun tadını çıkartın.3-4 saat süren bu yolda önüme önce Cide çıktı. Bu yemyeşil kasaba beni sımsıcak sarıp sarmaladı. Kıyıdaki doğal plaj, yaz düşleri görmeme neden oldu. Buradan geçip gitmeden, kasabanın içine girip sevdiklerime birer sarı yazma almayı ihmal etmedim. Cide’den sonra yol, yine ağaçların arasında kıvrım kıvrım ilerdi. Bu yolun her mevsim güzel olduğunu biliyordum. Kış başında asfalt, ağaçlardan dökülen yapraklar yüzünden renkli bir kilime benzer. Yazın ise yemyeşil bir tüneli andırır. Hava, ıslak çimen, ağaç, duman, çürümüş yaprak, çiğ, yosun ve iyot kokar. Yani nefes aldığınızda tüm doğayı ciğerlerinizde hissedebilirsiniz. Sık ağaçların arasından Karadeniz’i görürsünüz ama yanına inemezsiniz. Çünkü Karadeniz, sahillerini göstermekte biraz cimridir. Onun için ıtırlı tepeleri aşıp, güzelim sahillere inecek yol bulamadım.Karadeniz, Gideros’ta insafa gelip, güzelliğini gözler önüne serdi. Burası denizden görünmeyen, havuz benzeri bir koydu. Kıyısındaki kahvelerde oturup, bir çay içimi sürede, buraya sığınan korsanları düşlerken bile heyecanlandım. Ben düş kurarken, yeşil başlı ördekler sakin suları yararak karşı kıyıya gidiyorlardı. Ağaçlar ise su üstündeki yansımalarına bakıp, güzelliklerini seyre dalmışlardı.CENNET AMASRAYola devam ettim. Bu kez karşıma Kurucaşile çıktı. Son gördüğümde küçük bir köy kadardı, şimdi gelişmiş, serpilmiş, koca bir kasaba olmuştu. Burada Türkiye’nin en dayanıklı tekneleri yapılıyordu. Yıllar boyu ben de bura yapımı küçük bir teknenin sahibi olma hayalini kurmuş, ama bunu bir türlü gerçekleştirememiştim. Çakraz Koyu, Bozköyaltı derken, Bakacak Tepesi’nden Amasra göründü. Tarih kitapları doğru söylüyorsa, Fatih Sultan Mehmet Amasra’yı önce bu tepeden görmüş ve yanındaki lalasına, “Lala, lala, cennet dediğin burası mı ola” diye kafiyeli bir soru sormuştu. Gerçekten de Amasra bu tepeden cennet gibi görünüyordu.Amasra yabancım değildi. Kimi zaman tatile, kimi zaman yazı yazmaya, kimi zaman Televizyon için çekime gelmiştim. Karadeniz kıyılarındaki gözdelerimden birisiydi burası. Deniz isterseniz en temizi, doğa isterseniz en yeşili, tarih isterseniz, ondan bol başka bir şey yoktu Amasra’da.Sekiz katlı salatanın eşlik ettiği tavada balık ziyafetinden sonra Batı Karadeniz kıyılarındaki gezimi noktaladım. Ertesi gün Bartın’dan geçip, Çaycuma, Devrek, Mengen üstünden Bolu’ya indim. Bu yolu tercih etmemim nedeni, ağaçlarla olan randevumdu. Ormanlar süslenmiş, püslenmiş beni bekliyorlardı. O kadar güzel görüntüler sunuyordu ki, her viraj sonrasında durup, onlarla hatıra fotoğrafı çektiriyordum. Hiç dönmek istemedim. Ama bir başka yolculuğa başlamak için tekrar başa dönmek zorundaydım. Bu rüya rotayı size de öneriyorum. Geç kalmış sayılmazsınız çünkü bu yollar size her mevsimde bir başka güzelliğini sunacaktır emin olun.İNEBOLUKahraman kayıkçılar cephane taşıdı şapka devrimi bu kasabada başladıİnebolu’yu dolaşırken, kasabayı kendini göstermeyi istemeyen, çekingen, utangaç yaşlı bir yiğide benzettim. Aslında kasabada geçmişten pek iz kalmamıştı. Çirkin apartmanların arasına sıkışmış, vişne çürüğü boyalı, cumbalı, üç katlı eski ahşap evler de olmasa, insan İnebolu’nun geçmişini düşlemekte zorlanırdı. Örneğin, rüyama giren kayıkçıları kim, nasıl hatırlardı acaba. Geçmişte, “Orada vapur batar, kayık batmaz” diye ünlenmişti İnebolu. Çünkü o dönemin kayıkçıları, dev dalgalara aldırmadan denize açılır, yük götürür, yük getirirdi. Kayıkların dümenini tutanların bileği tunçtan, kürekçilerinin pençeleri çeliktendi adeta. Seferden sonra tüm kasabayı “heyamola” çekerek inletir, “heyemola” oynayarak titretirlerdi. İnebolulu kayıkçılar bu kadar yiğit olmasa, kasaba açlıktan kırılırdı. Çünkü kuzeyden kopan rüzgar önüne kattığı dalgaları buraya sürüklerdi. Karaya vuran dalga geri çekilirken, arkadan gelenle çarpışır ve dalgalar yarılırdı. İşte bu yarık dalga, denizcilerin korkulu rüyasıydı. Gemiler limana yaklaşamaz, kayıkçılar ölümüne yükü boşaltırlardı.İnebolu bu kahraman kayıkçıları ile övünmekte çok haklıydı. Çünkü gemilerle buraya gelen cephaneleri, kayıkçılar karaya taşımış, oradan da kağnılarla cepheye gönderilmişti. Kurtuluş Savaşı, işte bu cephaneler sayesinde kazanılmıştı. Bu olaylardan birine şahit olan yazar İsmail Habib Sevük, 1921 yılının haziran ayında, Sovyetlerden silah getiren “Ümit” vapurunun boşaltılmasını şöyle anlatmıştı:“Yunan gemileri gelmeden yükü boşaltmak gerekti. Bütün sandallar vapura üşüştü. Kimse iskelenin inmesini beklemedi. Sekiz, on metrelik kancalarını güverte parmaklığına iliştiren deniz çocukları, kancaların sırıklarından sansar gibi tırmanıp, birer cambaz gibi vapura atıldılar. Dolan kayıkların karaya doğru yarışını görmeliydiniz. Kürekler pervane gibi işliyordu. Yükünü boşaltan tekrar vapura koşuyordu.”Türkiye Büyük Millet Meclisi, İnebolulu kayıkçılara daha sonra İstiklal Madalyası verdi.Bugün o kayıkçıları ararsanız bulmazsınız. Çünkü kayıklar artık yok. Modern çağın araçları onları da yok etti. Geride ise gururla anlatılan hikayeleri kaldı.BUNA ŞAPKA DERLEREğer geçmişle ilgili bilginiz yoksa, İnebolu’nun dar sokakları size bir şey söylemez. Örneğin, tarihi Halkevi binasının önünden geçerken sadece, “ne kadar güzel restore edilmiş” demekle yetinirsiniz. Ama, Türk halkının festen şapkaya bu binada geçtiğini bilirseniz, durup uzun uzun düşünürsünüz. O günlerin tanığı İsmail Habib Sevük, tarihi anı şöyle tarif etmişti bir yazısında: “Şu karşıdaki büyük binanın büyük salonu, o kadar kalabalık ki, oturacak değil, ayakta duracak yer yok. Pencerelerin içleri bile dolmuş. Şef önündeki kalabalığa bakıyor: Abani sarık, yeşil sarık, kurşuni kalpak, vişne çürüğü fes, yassı kalıp, sivri kalıp, kalın püskül, kopuk püskül... Nedir bu, bir karnaval kalabalığı mı? Şef elindeki Panamayı kalabalığa doğru sallayarak bağırıyor: Bunun adına şapka derler!..”İşte o an, Türk halkı İnebolu’da şapka ile tanışıyordu.Eğer Manastır Tepesi’ne çıkarsanız, kendisini göstermeyi pek sevmeyen İnebolu’yu ayan beyan görürsünüz. Sırtını rengarenk ormanlara dayamış, yüzünü lacivert Karadeniz’e dönmüş olan bu kahraman kasaba, belki kuş bakışı görüntüsüyle sizi sarıp sarmayabilir, kendisine aşık etmek için her cilveye başvurabilir. Bu kararı verebilmeniz için İnebolu’ya gitmeniz, elmasından, mantarından, helvasından, güvecinden, asırlık dönerinden, tavada nar gibi kızarmış mezgitinden, hamsisinden, pekmezli simidinden, ortası delik pidesinden yemeniz, soğuk suyundan içmeniz gerekir.DAMAK ROTASIBatı Karadeniz, göze olduğu kadar damağa da hitap ediyor. Yörenin yemekleri gerçekten de unutulmaz lezzetler sunuyor. Eğer İnebolu’ya giderseniz bir sabah kahvaltınızı yörenin ünlü güveci ile yapmanızı öneririm. Kayıkçılar ve orman işçileri zamanından kalma adet hâlâ sürüyor. Yağlı dana eti, soğan, sarımsak, domatesle yapılan, sekiz saate yakın odun fırınında kalan güveç gerçekten de damakta unutulmaz tatlar bırakıyor. Hele yanında fırından yeni çıkmış ortası delikli pide varsa bu güveci yemeye doyum olmuyor. Etin suyunu çeken pide insanın aklını başından alıyor.Eğer güveç ağır gelir derseniz, İnebolu’nun pekmez suyuna batırılarak yapılan simiti ile çayınızı yudumlayabilirsiniz. Hele bu simit fırından yeni çıkmışsa yemeye doyamazsınız.İnebolu’nun unutulmaz lezzetlerinden biri de döneri. 150 yıllık “Tarihi İnebolu Dönercisi”nde büyük gizlilik içinde hazırlanan ve odun ateşinde kızaran dönerin lezzetini anlatacak kelimeler sanırım henüz yazılmadı. Dönerle birlikte tereyağlı pilavı da yemenizi öneririm. İlçenin çekme helvası ile tahin helvası da dillere destan. Yaklaşık 100 yıldan beri yapılan bu helvaları eğer sıcak sıcak yeme şansını elde edebilirseniz, damağınızın çatır çatır çatladığını hissedebilirsiniz.Amasra’da ise şimdi hamsi ve mezgit zamanıdır. Burada balığın tadı tavada çıkar. Mısır ununa bulanan balıklar, özel kızartma yöntemi ile inanılmaz bir lezzete dönüşürler. Amasra’nın bir de salatası meşhurdur. Mevsimine göre 6-8 katlı olan bu salatalarda tüm yeşillikleri bulmak mümkündür. Bu salatalar hem çok süslü hem de çok lezzetlidir. Balığın üstüne tatlı yemeden hiç olur mu? Katı manda yoğurdunun üstüne dökülen baldan oluşan tatlı, hem çok hafif hem de çok lezzetlidir. Özetlersek, Batı Karadeniz hem göze hem de damaklara ziyafet çeker.


Sonbaharın rengârenk tuvalinde Batı Karadeniz sahilleri

Ha uşağum, bu ne biçum şehirdur

Batum, Lazistan Sancağı’nın merkeziydi. Üç asır Osmanlı, bir asır Rus denetiminde kaldığı halde, kentte iki ulusa ait önemli eser bulunmuyor. Herhalde “Tanrı bu vilayete o kadar cömert davranmış ki, katkımıza gerek yok” diye düşündüler. Kent geniş bir düzlükte kurulu. Sırtını, sağını ve solunu yemyeşil, çoğu zaman karlı dağlara vermiş, gönlünü ise Karadeniz’e açmış. Kilometrelerce kumsal, yemyeşil doğa, ne lazım bina! Batum otomobille Trabzon’dan bir buçuk saat. Aracın Gürcistan’a girişebilmesi için, sahibinin de içinde olması şart. İstanbul’dan uçakla direkt ulaşım da mümkün. Zaten Türkiye’nin bir iç havaalanı olarak da kullanıyor. Aracımızı hudutta park edip, bavullarımızı elimize alıyoruz, kapıdan içeri giriyoruz. Ne vize soran var ne de ters bir bakış atan ya da aşağılayan... Sarp Sınır Kapısı’nın Gürcistan tarafında Batum’a giden minibüsler olduğunu öğrenmiştik. Yanımıza bir Gürcü yanaşıyor. “Taksi var,” diyor Türkçe, “Batum 100 Lari.” Lari, Gürcü parası, aşağı yukarı TL’ye eşit değerde. Başka kentlerde yediğimiz kazıkların tecrübesiyle, pazarlık bile yapmadan minibüs durağına yönelip sıradaki araca biniyoruz. Minibüs biraz eskice ama ücret kişi başı bir Lari. (Dönüşte taksinin de gerçek ücretini öğreniyoruz: 20 Lari.) Otogardan yakındaki kentlere otobüs seferleri var: Tiflis, Soçi, Bakü, Erivan...Sarp’ın yanıbaşındaki Kemalpaşa’dan bavul ticareti yapan Gürcüler, balya ve kutularla doluşunca, 15 kişilik minibüste nefes alacak küçük bir alan kalıyor. Yol, dört şerit olmasa da, son dere düzgün. Her taraf yemyeşil. Bizim yok ettiğimiz kumsallara Gürcüler gözleri gibi bakmış. Tesisler bakımsız, yıkık dökük olsa da, kumsala dokunulmamış. Yol sahile uzaktan geçiyor.Kent merkezinde iniyoruz. Otogar, Türkiye’nin 40 sene önceki kasaba terminallerini andırıyor. Çoğu eski araçların. Arada son model cipler cirit atıyor. ŞOFÖRÜN TUHAF CEVABITabelalarda Gürcü ve Latin harfleri kullanılmış. Gürcü alfabesine bakarak bir şeyler çıkarmak imkânsız. İbrani ve Hint alfabesini andıran acayip bir şey. Ülkede Ruslara ait ne varsa ortadan kaldırılmış. Tek Rusça tabela yok. Her sokakta birkaç tane bulunan Döviz büfelerindeki rubleler kalmış sadece. Buna karşılık Türk etkisi hemen hissediliyor. Bir sürü Türk markalı ürün, dükkân tabelası göze çarpıyor. Döviz büfelerinde Euro, Dolar, Ruble ile birlikte TL de alınıp satılıyor. Oturup soluklanacak kafeterya, pastane aramak nafile. Bakkal, büfe bile nadir. Valiz elde Otel ararken, bir yandan kenti tanıyoruz. İlk izlenimimiz aynen sürüyor, kent harabe. Rastladığımız otellerde kalmaktansa memlekete dönmek daha iyi. Zaten bir ara bunu geçiriyoruz aklımızdan.Bir büfeden soda içip, işaretle fiyatını soruyorum. Sekiz lari! Bilsem şişeyi açmazdım. Parayı uzatınca gerçek fiyat çıkıyor ortaya: 80 kuruş. Keşke pazarlık yapıp 60’a indirseydim! Caddeler erkeklerin işgali altında. Kadın sayısı o kadar az ki. Ana caddeden sahile yürüyüp yay çizerek başladığımız noktaya dönüyoruz. Yolda tek turist enformasyon bürosu yok. Bir Vestel mağazasına giriyoruz. Gürcü tezgahtar akıcı Türkçe konuşuyor. Mağaza yöneticisi çok daha cana yakın çıkıyor. Bize iki otel tavsiye ediyor: Beş yıldızlı İntourist ve İstanbul. Arayıp fiyatlarını öğreniyor. İlki adam başı 175 dolar, diğeri 60! Nedeni kentte otel sayısının azlığı. Bindiğimiz taksinin şoförü ufacık şehri henüz öğrenememiş. Yolda adres sorarak buluyor otelimizi. Neredeyse bizden tarif isteyecek. İstanbul Otel adına layık. Temiz, düzenli. Kablosuz internet bile var. Derhal arkadaşlarıma bir mesaj çekiyorum: Memleketin kıymetini bilin! Otelin sahibi Borçkalı bir Laz. Bize çok yardımcı olduğu için oteldeki tuhaflıkları görmezden geliyoruz: Örneğin asansörde beşe basıp, altıya çıkıyoruz. Tuvalette taharet tertibatı var, musluk yok! Eşyalarımızı yerleştirip, bizim için kiralanan otomobille yola düşüyoruz. Şoför biraz Türkçe biliyor. Seveceğimizi düşünüp, birbiri ardına arabesk şarkılar çalıyor teypte. Bayılıyoruz!!! Gürcistan denince aklımıza hep çeteler gelir. Şoföre soruyoruz: Gürcistan’da mafya var mı? Suratına gülümseme yayılıyor. “Mafya Saakaşvili’nin kendisi.”SPUTNİK TEPESİ’NDEN MANZARA DOYUMSUZŞehirdeki fiyatlar, bizim Karadeniz kentleri seviyesinde. Benzin yarı fiyatı. Gürcülerin gururu, şehre 5 kilometre mesafedeki Botanik Bahçesi’ne götürülüyoruz. Oysa Karadeniz’in her yanı botanik parkı. Sonra Kobuleti’ye gidiyoruz. Bakımlı, turistik bir kasaba. Kumsalı uzun, denizi temiz. Yazın plajları doluyor. Ardından Sputnik Tepesi’ne tırmanıyoruz. Kent ayaklarımızın altında. Olumsuz izlenimimiz bir anda siliniyor. Müthiş bir coğrafya. Dağların yamaçlarındaki evler tipik Karadeniz mimarisi. Birbirinden uzak, bir ya da iki katlı, önlerinde tarla ve bahçeler.Kentteki binalar maksimum 7-8 kat. En yüksek bina tadilattaki Sheraton. Otel, Ruslar’ın Varşova’da, Varşova Paktı onuruna inşa ettiği, sonra Alışveriş merkezine dönüştürülen binanın kopyası sanki. Ruslar tutumlu insanlar anlaşılan. Mimara tek Proje için para vermiş, sonra küçültüp Batum’da kullanmışlar.Sürücü bu defa sahile götürüyor bizi. O anda, kente haksızlık ettiğimize karar veriyoruz. Sahil tarafı, suni bir göl etrafında son derece güzel parklar, yürüyüş alanları ve şirin barakalarda hizmet veren restoranlarla dolu. Batum’da birkaç kilise ve oldukça ufak bir cami çarpıyor gözüme. Şişmanca bir adam namaz kılmaya kalksa, secdeye vardığında poposu dışarıda kalır. Akşam otelde yemek yiyoruz. Restoran en üst katta, Batum ayaklarımızın altında. Kentin bazı bölümleri şaşaalı, çoğunluğu ise perişan...Vaktiniz varsa, atlayın arabaya gidin Rize’ye, muhlama, fasulye turşusu kavurması ve Laz böreği yiyip geri gelin. Vaktiniz yoksa muteber otellerin restoranlarında veya sahildeki lokantalarda Türk mutfağının ürünleri tadılabilir. Yerel mutfağı denemek istiyorsanız Gorki Caddesi’ndeki restoranları deneyebilirsiniz. Abhaz mutfağını merak ediyorsanız, Era Caddesi’ndeki Sazandari’ye uğrayabilirsiniz. Ninosvili Caddesi’nde, gençlerin tercih ettiği Octopus Cafe, yemekleriyle olmasa da sanatsal atmosferiyle iddialı.Heykeltraş Zurab Tzereteli tarafından dekore edilmiş. Kafenin mönüsünde ahtapot aramayın, kaçapuri tadabilirsiniz. NEREDE KALINIRKesenize güveniyorsanız Intourist’te. Biraz hesaplı olsun diyorsanız İstanbul Otel’de. Yok, ucuz olsun diyorsanız orada duracaksınız! Bir sürü ucuz otel var Batum’da. Fakat kalmak cesaret istiyor.
Ha uşağum, bu ne biçum şehirdur