Showing posts with label Proje. Show all posts
Showing posts with label Proje. Show all posts

Wednesday, February 17, 2010

Giresun Adası için turizm atağı

Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu (TÜRÇEK) Giresun Şube Başkanı ve Giresun Adası Eko Turizm Gelişim Planı Proje Koordinatörü Hakan Adanır, yaklaşık 40 dönüm bir alana sahip Giresun Adası'nın, Doğu Karadeniz'de üzerinde yeşil örtü bulunan, adı mitolojide geçen, ikinci derece doğal ve arkeolojik ada olan tek ada olduğunu söyledi.



Bölgede üzerinde insan yaşayabilen tek ada olma özelliği de taşıyan adayı turizme kazandırmak istediklerini anlatan Adanır, Doğu Karadeniz'de ''martı'' ve ''karabatak'' başta olmak üzere birçok deniz kuşunun üreme alanı olan Giresun Adası'nın Önemli Kuş Alanı (ÖKA) olarak da ilan edildiği belirtti.

Adanır, ''Bugüne kadar turizm yönünden yeterince değerlendirilemeyen Giresun Adası'nı her yönüyle ve tüm zenginlikleriyle turizme kazandırmak istiyoruz. Adadaki koruma altına alınan çeşitli kuş türlerinin üreme evrelerini de internet üzerinden Canlı olarak yayınlamayı hedefliyoruz'' şeklinde konuştu.



''ZAMANDA YOLCULUK'' KONSEPTİ



Adada koruma altına alınan kuş türlerinin üreme evrelerini internet üzerinden canlı olarak yayınlamayı düşündüklerini ifade eden Adanır, Giresun Adası'nın bugüne kadar işlenemeyen bir cevher olduğunu belirtti.



Adanır, şunları kaydetti:



''Bir süre önce Giresun Belediye Başkanı Kerim Aksu ve bazı görevlilerle İsveç'in Kalmar kentine gittik. Burada İsveç Bölgeler ve Yerel Yönetimler Birliği ile Türkiye Belediyeler Birliği ortaklığında yürütülen TUSUNET adlı bir proje var. Bu projenin içinde dünyada önemli bir turizm hareketi olarak başlayan 'zamanda yolculuk' turizm konsepti bulunuyor. Giresun Adası'nı da Herkül'ün 'Altın Post arama macerasıyla' zamanda yolculuk turizm konseptine alarak hizmete sunmayı amaçlıyoruz.



Önümüzdeki nisan ayında Kalmar Belediyesi ve 'zamanda yolculuk' konusunda dünya lideri olan Kalmar Kent Müzesi yetkilileri Giresun Adası'na gelerek incelemeler yapacak.''



ADA, TÜRKİYE'NİN GÖZDE TURİZM MEKANLARINDAN OLACAK



Hakan Adanır, çalışmalarının hayata geçmesiyle Giresun Adası'nın turizm açısından önem kazanacağını vurgulayarak, ''Giresun Adası önümüzdeki yıllarda Doğu Karadeniz başta olmak üzere Türkiye'nin gözde turizm mekanlarından biri olacak'' diye konuştu.



Tarihte savaşçı Amazon kadınlarının yaşadığı ada olarak da söz edilen Giresun Adası, mitolojide Aretia, Aretias, Area, Areos ve Chalceritis olarak anılıyor.



Kıyıdan 1 mil açıkta bulunan adayı, her yıl ortalama 50 bini aşkın yerli ve yabancı turist ziyaret ediyor.
Giresun Adası için turizm atağı

Thursday, December 31, 2009

Çingene kızı Tuba geliyor


İŞTE ÇİNGENE TUBA(FOTO GALERİ)
Dizide çiçek satarak ailesinin geçimini sağlayan ve tesadüf sonucu şarkıcı olan Hasret’i canlandıran Büyüküstün, “Tomris Giritlioğlu, ‘My Fair Lady’ müzikalinden yola çıkarak oluşturduğu ‘Gönülçelen’ projesini getirdiğinde çok heyecanlandım. Zaten oldum olası Audrey Hepburn’ün o filmine bayılırdım. Yani bu çingene kızı ‘Bu kadar Tatil yeter’ dedirtti” dedi.
Çok uzun zamandır dizilerde oynuyorsunuz. Bir ara, “Dizilere daha ne kadar devam edeceğimi sorguluyorum” dediniz. Neden böyle bir sorgulama içine girdiğinizi açabilir miyiz?- Dizide oynarken, hayatınızı Dizi merkezli programlamak zorundasınız. Açıkçası o açıklamaya yorgun bir anda yapılan bir yorum olarak bakmak gerekir. Çünkü ben oyunculuğu dizi, Sinema filmi ve reklam filmi olarak kategorize eden bir oyuncu değilim. Bugüne kadar yer aldığım tüm projeler heyecanlanarak dahil olduğum, seyirci tarafından benimseneceğini düşündüğüm projelerdi. Sadece sinema, uzun yıllar sonra da internet üstünde veya şu anki Teknoloji ile DVD olarak yaşayan bir sanat dalı. Filmde oynamak tabii ki beni çok heyecanlandırıyor ama dediğim gibi bugüne kadar dizilerde oynadığım tüm karakterleri de severek, benimseyerek, elimden gelenin en fazlasını yapmaya çalışarak oynadım. Bundan sonra da bu böyle devam edecek. Oyunculukta samimiyet ve sahiciliğin peşindeyim. Çünkü her Proje dünyamı zenginleştirdiği gibi oyunculuğa dair yeni adımlar atmama yardımcı oluyor.“Asi” dizisinin çekimleri bittikten sonra dizi yapmamaya karar verdiniz, 6-7 aydır da ekranlardan uzaksınız. Bu zaman içerisinde neler yaptınız?- “Asi”nin çekimleri için Antakya’da yaşamak gerçekten çok keyifliydi. Ancak iki yıl evimden uzak kalmak ve dönüşte eve adaptasyon süreci kolay olmadı. Açıkçası bu yaz yurtdışında olmak gibi bir planım vardı ama Yusuf Kurçenli’nin senaryosu tüm planlarımı değiştirdi. “Yüreğine Sor” filmi, içinde olmaktan çok keyif aldığım bir proje. Aynı zamanda Karadeniz kültürünü de öğrenme şansı yakaladığım bir Film oldu. Çekimler boyunca Rize’de; Ayder Yaylası’nda yaşadım, film için şive ve horon dersleri aldım. Film sonrası, dizi için de hazırlık yapmaya ve karakterin gerektirdiği özellikler için dersler almaya başladım.ÇİNGENE KIZI ‘BU KADAR TATİL YETER’ DEDİRTTİPeki, şimdi yeni bir dizide, “Gönülçelen”de oynayacaksınız. Birkaç yıl dizi yapmama özgürlüğünüz vardı. Neden “Gönülçelen”i kabul ettiniz?- Yıllardır birlikte çalıştığım Tomris Giritlioğlu, “My Fair Lady” müzikalinden yola çıkarak oluşturduğu “Gönülçelen” projesini getirdiğinde çok heyecanlandım. Zaten oldum olası Audrey Hepburn’ün “My Fair Lady” filmine bayılırdım. Filmdeki sokak çiçekçisini başka bir etnik kültürden, Çingene bir kıza dönüştürdük. Bir etnik kimlik olarak kabulü 16’ncı yüzyıla dayanan Çingeneler, hayata bakışları ve yüzyıllardır yerleşik hayata tam adapte olamamış olmalarından ötürü, bugüne kadar genellikle televizyonda Komedi öğesi olarak yer aldı. Yüzyıllardır göçen bu halkın anlatılacak çok fazla şeyi olduğunu düşünüyorum. Özetle bu Çingene kızı, “Bu kadar tatil yeter” dedirtti bana. (Gülüyor)“Çingenelerin anlatılacak çok şeyi var” dediniz. “Gönülçelen”de neler anlatılacak?- Dizide baş erkek karakter Murat, Müzik konusunda kariyer yapmış, 30 yaşlarında bir akademisyen. Zengin olmasının yanı sıra kuşaklar boyu kökü ıstanbul’a bağlı bir ailede doğup büyümüş. Murat, ıstanbul’un en fakir semtlerinden birinde yaşayan, zengin semtlerinde çiçek satarak evine ekmek götüren Hasret’le bir araya geliyor. Onları bir araya getiren şey ise müzik. Semtin havalı şarkıcısı mahalle düğününde Sahne almayı reddedince, yerini Hasret alıyor. Böylece hayatı değişiyor. Bu eğitimsiz ve zaptedilmesi zor ses, daha fazla para kazanıp ailesinin selametini sağlamak adına kendisini Murat’a teslim ediyor. Tabii Murat, “Bu sesi öylesine adam ederim ki, onun geçmişine kimse inanamaz” iddiasını ortaya attıktan sonra! Hasret, Murat’ın ailesinin evine adım attığı andan itibaren bu eğitimin göründüğü kadar kolay olmayacağı ortaya çıkıyor. Hasret’in dobralığı, incelikle düzenlenmiş Sosyete kurallarına karşı ilgisizliği ve özgür ruhu, Murat’ın başına bela oluyor. Hasret’in yolculuğu ikisi için de çetin geçecek. Hasret’in dışarıdan bakıldığında değiştiğini düşünenlere cevabı net; kimsenin söküp atmaya yetmeyeceği kökü, hep aynı yerden nefes almaya yetecek.KIVRAK OLUP OLMADIĞIMI İZLERKEN GÖRECEKSİNİZBelli ki çok neşeli, renkli, keyifli, Türk Filmi lezzetinde bir proje. Sizi bugüne kadar hep az gülen, soğuk karakterlerde izledik. Hasret, bizi şaşırtacak ama eminim ki size de değişik ve ilginç gelmiştir...- Evet... Bol şarkılı, bol müzikli, bol danslı bir proje olacak. Bu projeyi kaçırmak istemedim. Çingenelerin özünde göçebe Yaşam vardır. “Asi” dizisinde toprağına bağlı, yüzyıllardır aynı toprak üzerinde yaşamış, hayatın anlamını toprakla bütünleştirmiş bir ailenin kızını oynadıktan sonra, hayatı günü gününe yaşamayı genlerine yerleştirmiş bir toplumun içinden gelen bir genç kızı canlandırma fikri, bana büyük heyecan verdi. Dediğiniz gibi bu projede izleyiciler, daha neşeli ve gülen bir Tuba ile buluşacak.Türk sinemasında Çingene’yi Türkan şoray, Gülşen Bubikoğlu gibi isimler de canlandırdı. O filmleri izlediniz mi?- Tabi ki izledim. Hemen hemen hepsini hem de. Çingene kültürü Dünyanın her yerinde olan, herkesin fikir sahibi olduğu, buna rağmen gizemini her zaman korumuş bir kültür bence. Çingenelerle ilgili her film, insanı kendine çekiyor. Ya da en azından beni...Hasret rolünü başarıyla canlandırabilmek için dans, şive ve ritim dersleri aldığınızı biliyoruz. Dans konusunda yetenekli misiniz? Bir Roman kıvraklığına sahip misiniz?- Dans dersleri alırken ve müziklerini dinlerken, zaten onların ruh halleriyle özdeşlik kurma şansı buluyorum. Bunun dışında mahallelerinde onları gözlemlemek de benim için önemli bir çalışma süreciydi. Bu süreç dizi boyunca da devam edecek. Bu proje için ağustos ayından beri Aydın Elbasan’dan şive ve ritim, ıstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçısı Hande Soner’den de şan dersleri alıyorum. Kıvrak mıyım, değil miyim, onu izlerken göreceksiniz...HASRET, FİŞEK GİBİ BİR KIZ Etnik bir kültürü yani Roman kültürünü inandırıcı bir şekilde canlandırabilmek için ağustos ayından itibaren ön çalışmalar yaptığınızı söylüyorsunuz. Bu yeterli olacak mı sizce?- Dersler dışında gözlem yapmak en önemli ön çalışma. Bir de Çingeneliğin tarihi hakkında teorik çalışma yaptım. Nereden geldikleri, tarihte nelerle karşılaştıkları, aldıkları tepkiler, göçebe hayatları, yerleşik hayata geçişleri gibi. Onların da oyunculuğuma yansıyacağına inanıyorum.Çingene kavminin aslen nereden geldiğini biliyor musunuz?- Hindistan’dan gelip dünyanın farklı yerlerine dağılmışlar. Avrupa’ya gidenler ‘soylu gezginler’ olarak adlandırılmış. Her yere gidip konaklayabilmeleri için, kraldan özel izin kağıdıyla dolaşıyorlarmış. Bir süre sonra skolastik düşünce etkisinden dolayı fal bakma yetenekleri gelişmiş ve ten renklerinin farklılığından dolayı da cadılık yapıyorlar diye suçlanıp her şehirden kovulmaya başlanmışlar. Konaklamalarına izin verilmemiş. Birkaç yüzyıl sonra yerleşik hayata geçmeye başlamışlar. Ancak hâlâ evlerini yanlarında taşıyan Çingeneler var. Hasret karakteri için “Güzelliği ve zekası ile herkesi kendine aşık eden bir genç kız” diyebilir miyiz?- Dobralığı, haksızlığa karşı çıkışı bence daha önde. Evine ekmek götürmek, hayta kardeşini okutmak gibi dertleri var bu kızın. Sokaklarda çiçek satarak büyümüş. Zorlukları iyi biliyor ama derdin içinde boğulmayıp gülmeyi, eğlenmeyi de seviyor. Yani fişek gibi, her yanından hayat taşan biri.“Sevdaya Durmak” filminde yasak aşkın içinde yer alıyorsunuz. Bir yanda aşka inanmayan bir Çingene kızı, diğer yanda yasak Aşk yaşayan bir kadın... Aşkın hallerini oyunculukta deneyimlemek nasıl bir şey?- Birinde Karadenizli bir genç kız, diğerinde Çingene... Bir sürü halde var olmayı deneyimlemek, farklı kültürlerin derinlerine inmek dolayısıyla başka başka insanlarla tanışmak, sohbet etmek, en iyisini yapabilmek için gözlem yapmak, hayatlarına bir nebze de olsa girmek çok keyifli.
Çingene kızı Tuba geliyor

Monday, December 14, 2009

Ha uşağum, bu ne biçum şehirdur

Batum, Lazistan Sancağı’nın merkeziydi. Üç asır Osmanlı, bir asır Rus denetiminde kaldığı halde, kentte iki ulusa ait önemli eser bulunmuyor. Herhalde “Tanrı bu vilayete o kadar cömert davranmış ki, katkımıza gerek yok” diye düşündüler. Kent geniş bir düzlükte kurulu. Sırtını, sağını ve solunu yemyeşil, çoğu zaman karlı dağlara vermiş, gönlünü ise Karadeniz’e açmış. Kilometrelerce kumsal, yemyeşil doğa, ne lazım bina! Batum otomobille Trabzon’dan bir buçuk saat. Aracın Gürcistan’a girişebilmesi için, sahibinin de içinde olması şart. İstanbul’dan uçakla direkt ulaşım da mümkün. Zaten Türkiye’nin bir iç havaalanı olarak da kullanıyor. Aracımızı hudutta park edip, bavullarımızı elimize alıyoruz, kapıdan içeri giriyoruz. Ne vize soran var ne de ters bir bakış atan ya da aşağılayan... Sarp Sınır Kapısı’nın Gürcistan tarafında Batum’a giden minibüsler olduğunu öğrenmiştik. Yanımıza bir Gürcü yanaşıyor. “Taksi var,” diyor Türkçe, “Batum 100 Lari.” Lari, Gürcü parası, aşağı yukarı TL’ye eşit değerde. Başka kentlerde yediğimiz kazıkların tecrübesiyle, pazarlık bile yapmadan minibüs durağına yönelip sıradaki araca biniyoruz. Minibüs biraz eskice ama ücret kişi başı bir Lari. (Dönüşte taksinin de gerçek ücretini öğreniyoruz: 20 Lari.) Otogardan yakındaki kentlere otobüs seferleri var: Tiflis, Soçi, Bakü, Erivan...Sarp’ın yanıbaşındaki Kemalpaşa’dan bavul ticareti yapan Gürcüler, balya ve kutularla doluşunca, 15 kişilik minibüste nefes alacak küçük bir alan kalıyor. Yol, dört şerit olmasa da, son dere düzgün. Her taraf yemyeşil. Bizim yok ettiğimiz kumsallara Gürcüler gözleri gibi bakmış. Tesisler bakımsız, yıkık dökük olsa da, kumsala dokunulmamış. Yol sahile uzaktan geçiyor.Kent merkezinde iniyoruz. Otogar, Türkiye’nin 40 sene önceki kasaba terminallerini andırıyor. Çoğu eski araçların. Arada son model cipler cirit atıyor. ŞOFÖRÜN TUHAF CEVABITabelalarda Gürcü ve Latin harfleri kullanılmış. Gürcü alfabesine bakarak bir şeyler çıkarmak imkânsız. İbrani ve Hint alfabesini andıran acayip bir şey. Ülkede Ruslara ait ne varsa ortadan kaldırılmış. Tek Rusça tabela yok. Her sokakta birkaç tane bulunan Döviz büfelerindeki rubleler kalmış sadece. Buna karşılık Türk etkisi hemen hissediliyor. Bir sürü Türk markalı ürün, dükkân tabelası göze çarpıyor. Döviz büfelerinde Euro, Dolar, Ruble ile birlikte TL de alınıp satılıyor. Oturup soluklanacak kafeterya, pastane aramak nafile. Bakkal, büfe bile nadir. Valiz elde Otel ararken, bir yandan kenti tanıyoruz. İlk izlenimimiz aynen sürüyor, kent harabe. Rastladığımız otellerde kalmaktansa memlekete dönmek daha iyi. Zaten bir ara bunu geçiriyoruz aklımızdan.Bir büfeden soda içip, işaretle fiyatını soruyorum. Sekiz lari! Bilsem şişeyi açmazdım. Parayı uzatınca gerçek fiyat çıkıyor ortaya: 80 kuruş. Keşke pazarlık yapıp 60’a indirseydim! Caddeler erkeklerin işgali altında. Kadın sayısı o kadar az ki. Ana caddeden sahile yürüyüp yay çizerek başladığımız noktaya dönüyoruz. Yolda tek turist enformasyon bürosu yok. Bir Vestel mağazasına giriyoruz. Gürcü tezgahtar akıcı Türkçe konuşuyor. Mağaza yöneticisi çok daha cana yakın çıkıyor. Bize iki otel tavsiye ediyor: Beş yıldızlı İntourist ve İstanbul. Arayıp fiyatlarını öğreniyor. İlki adam başı 175 dolar, diğeri 60! Nedeni kentte otel sayısının azlığı. Bindiğimiz taksinin şoförü ufacık şehri henüz öğrenememiş. Yolda adres sorarak buluyor otelimizi. Neredeyse bizden tarif isteyecek. İstanbul Otel adına layık. Temiz, düzenli. Kablosuz internet bile var. Derhal arkadaşlarıma bir mesaj çekiyorum: Memleketin kıymetini bilin! Otelin sahibi Borçkalı bir Laz. Bize çok yardımcı olduğu için oteldeki tuhaflıkları görmezden geliyoruz: Örneğin asansörde beşe basıp, altıya çıkıyoruz. Tuvalette taharet tertibatı var, musluk yok! Eşyalarımızı yerleştirip, bizim için kiralanan otomobille yola düşüyoruz. Şoför biraz Türkçe biliyor. Seveceğimizi düşünüp, birbiri ardına arabesk şarkılar çalıyor teypte. Bayılıyoruz!!! Gürcistan denince aklımıza hep çeteler gelir. Şoföre soruyoruz: Gürcistan’da mafya var mı? Suratına gülümseme yayılıyor. “Mafya Saakaşvili’nin kendisi.”SPUTNİK TEPESİ’NDEN MANZARA DOYUMSUZŞehirdeki fiyatlar, bizim Karadeniz kentleri seviyesinde. Benzin yarı fiyatı. Gürcülerin gururu, şehre 5 kilometre mesafedeki Botanik Bahçesi’ne götürülüyoruz. Oysa Karadeniz’in her yanı botanik parkı. Sonra Kobuleti’ye gidiyoruz. Bakımlı, turistik bir kasaba. Kumsalı uzun, denizi temiz. Yazın plajları doluyor. Ardından Sputnik Tepesi’ne tırmanıyoruz. Kent ayaklarımızın altında. Olumsuz izlenimimiz bir anda siliniyor. Müthiş bir coğrafya. Dağların yamaçlarındaki evler tipik Karadeniz mimarisi. Birbirinden uzak, bir ya da iki katlı, önlerinde tarla ve bahçeler.Kentteki binalar maksimum 7-8 kat. En yüksek bina tadilattaki Sheraton. Otel, Ruslar’ın Varşova’da, Varşova Paktı onuruna inşa ettiği, sonra Alışveriş merkezine dönüştürülen binanın kopyası sanki. Ruslar tutumlu insanlar anlaşılan. Mimara tek Proje için para vermiş, sonra küçültüp Batum’da kullanmışlar.Sürücü bu defa sahile götürüyor bizi. O anda, kente haksızlık ettiğimize karar veriyoruz. Sahil tarafı, suni bir göl etrafında son derece güzel parklar, yürüyüş alanları ve şirin barakalarda hizmet veren restoranlarla dolu. Batum’da birkaç kilise ve oldukça ufak bir cami çarpıyor gözüme. Şişmanca bir adam namaz kılmaya kalksa, secdeye vardığında poposu dışarıda kalır. Akşam otelde yemek yiyoruz. Restoran en üst katta, Batum ayaklarımızın altında. Kentin bazı bölümleri şaşaalı, çoğunluğu ise perişan...Vaktiniz varsa, atlayın arabaya gidin Rize’ye, muhlama, fasulye turşusu kavurması ve Laz böreği yiyip geri gelin. Vaktiniz yoksa muteber otellerin restoranlarında veya sahildeki lokantalarda Türk mutfağının ürünleri tadılabilir. Yerel mutfağı denemek istiyorsanız Gorki Caddesi’ndeki restoranları deneyebilirsiniz. Abhaz mutfağını merak ediyorsanız, Era Caddesi’ndeki Sazandari’ye uğrayabilirsiniz. Ninosvili Caddesi’nde, gençlerin tercih ettiği Octopus Cafe, yemekleriyle olmasa da sanatsal atmosferiyle iddialı.Heykeltraş Zurab Tzereteli tarafından dekore edilmiş. Kafenin mönüsünde ahtapot aramayın, kaçapuri tadabilirsiniz. NEREDE KALINIRKesenize güveniyorsanız Intourist’te. Biraz hesaplı olsun diyorsanız İstanbul Otel’de. Yok, ucuz olsun diyorsanız orada duracaksınız! Bir sürü ucuz otel var Batum’da. Fakat kalmak cesaret istiyor.
Ha uşağum, bu ne biçum şehirdur

Wednesday, December 9, 2009

At sırtında Evliya Çelebi’nin izinde

Seyahatname’nin ışığında, Evliya Çelebi’nin ayak izlerinden Anadolu’yu gezme fikri Prof. Gerald Maclean’e ait. Exeter Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Maclean, 1996’da eşi Donna Landry ile Tatil için Kapadokya’ya gelmişti. Eşi, Kent Üniversitesi’nde İngiliz - Amerikan edebiyatı profesörüydü. Atla çevreyi gezerken, “Neden atla Türkiye turu yapmıyoruz” diye düşündüler. “Bu turu Amerika’da yapamazsınız” diyor Maclean. “Çünkü insanlar saldırgan, biri sizi vurabilir. İngiltere’de her yer özel arazi, giremezsiniz. Türkiye’de kırsal kesim buna müsait. Aynı dönemde Edinburg Üniversitesi’nden Osmanlı Tarihçisi Caroline Finkel ile tanıştık, o da Türkiye’yi yürüyerek gezmek istediğini söyledi. Bu iki projeyi birleştirdik.” 2007’DE İLK DENEMEGezi bir “Reenacment,” yani geçmişte yaşanan olayı tekrarlama projesi olacaktı. Maclean, geçmişte Anadolu’ya gelen Batılı seyyahlar üzerine çalışırken, onların rotasından geçmiş, çevreyi incelemişti. Yine aynı yöntemi uygulayacaktı. “İngiliz yazar yerine, neden Evliya Çelebi’nin rotasını izlemiyorum, diye düşündüm. Evliya Çelebi’nin oryantalist bakış açısından uzak olması da avantajdı. Eğer Avrupalı gezgin seçseydik, Batılı yaklaşımını tekrarlamak zorunda kalacaktık. Avrupalı seyyahlar planlı gezerken, Evliya’nın asla belirli bir rotası yoktu. Adeta rüzgarın götürdüğü yere gidiyordu. Bu yüzden akademik çalışmam açısından da önemliydi. Bu projeye hazırlanırken, Batı’da Evliya Çelebi’nin ne kadar az bilindiğini görüp şaşırdım.”Maclean, 2007’de Evliya Çelebi’nin batı rotalarından bir kısmını otomobille geçerek, geçerliliğini araştırdı. Seyahatname’de bahsedilen köylerin yerinde olup olmadığına baktı.Sonunda gezi bu yıl, 22 Eylül’de başladı. Yalova’nın Altınova ilçesi yakınlarındaki sahil köyü Hersek’ten yola çıktılar. Türkiye Jokey Kulübü sponsor olmuş, Avanos’tan yedi at getirilmişti. Ekipte Maclean ve eşinin yanı sıra Caroline Finkel, atların sahibi Akhal-teke Binicilik Merkezi’nden Ercihan Dilari, Der Spiegel muhabiri Susan Wirth, Kanadalı Teherese Tardif yer alıyordu. 42 günlük yolculuk boyunca yeni katılımlar oldu. Eski İngiltere Büyükelçisi’nin eşi Patricia Daunt, geçmişte Türkiye’de 10 yıl yaşayan Botanikçi Andrew Byfield yolculuğun bir bölümüne eşlik etti. Geziyi tamamlayanlar, planlayan üç kişiydi: Maclean, eşi ve Finkel. Yol boyunca ekibi bir kamyon izledi. At malzemelerini, çadırları taşıdı, mutfak hizmeti verdi. Sabancı Üniversitesi’nden antropolog ve sözlü tarihçi Dr. Leyla Neyzi ön araştırma sırasında ekibe yardımcı olurken, Açık Radyo’dan Mahir Başdoğan projeye destek verdi. Zeytinoğlu şirketi yol boyunca at yemi sağladı. Kütahya Porselen, Güral Porselen, Kütahya Belediyesi ve akademisyenlerin üniversiteleri projeye destek oldu. Ekip çoğunlukla çadırlarda geceledi. Bazen köy misafirhanelerinde konakladı.SANKİ İKİNCİ GEÇİŞİMİZDİ Yolculukta Evliya Çelebi’nin batı rotasını takip ettiler. Evliya, İstanbul’dan başlayarak İzmit’e gitmişti ama günümüzde bu bölgeyi atla geçecek yol yoktu. Karşı kıyıdaki Hersek’ten başlayıp, Evliya Çelebi gibi 1200 kilometrelik rotayı Kütahya’da bitirdiler. Evliya Çelebi, İnegöl-Tavşanlı- Kütahya-Afyon-Sandıklı-Banaz-Ovacık-Uşak-Gediz-Simav-Gediz-Kütahya yolunu izlemişti. Proje sırasında grup, ufak değişikliklerle, bu dolambaçlı hattı takip etti. Kasabalar arasındaki gözden uzak köylere girdi. İznik’ten Bursa, İnegöl, Domaniç, Kütahya, Afyon, Boyalı, Sinanpaşa, Banaz, Ovacık, Uşak, Mesudiye, Eski Gediz, Simav ve tekrar Kütahya’ya geçtiler. Ekibin amaçlarından biri de Osmanlı’dan günümüze kalan binicilik kültürünü ortaya çıkarmaktı. Yol boyunca rahvan at yarışları, cirit müsabakaları, pazarlarda at koşumları satan esnaf, at malzemesi yapım atölyeleri, binicilik merkezleri gibi atçılık kültürüne ait bir çok izi görüntülediler. Gerald Maclean, başından itibaren rahat bir yolculuk olduğunu söylüyor. Son bir iki gün yaşanan ani sıcaklık düşüşü dışında yol boyunca hava koşulları da onlardan yanaymış: “Uğradığımız yerlerde nasıl karşılanacağımızı bilmiyorduk. Birkaç garip bakış dışında çok iyi karşılandık. Özellikle çocuklar çok meraklıydı, bizi görmekten mutlu oldular. İkinci günden itibaren, bu yollardan daha önce geçtiğim hissine kapıldım. Sanki daha önce bu pazarlara, çarşılara uğramış, satıcılarla tanışmıştım. Sonrasında rotamız nehirlerden, tepelerden, açık araziden, vadilerden, köylerden geçti. Kamyonumuz konaklayacağımız yere bizden önce gidiyordu. Muhtar ve jandarmayla görüşüp, bilgi veriyordu. Londra’daki Türkiye Büyükelçiliği ve Kültür Bakanlığı’nca verilen belgeleri gösteriyordu.”Sadece Uşak’ın Ovacık köyünde sorun yaşadılar. İki yıl önce onlara her türlü yardımı yapma sözü veren ve projeden çok mutluluk duyan muhtar gitmiş, yerine yeni muhtar gelmişti: “Bize söz verilen misafirhanede kalamayacağımızı, köyde istenmediğimizi söylediler. Biz de çadır kurduk. Sabaha karşı 6’da muhtarın ihbarıyla Jandarma geldi. Muhtar ısrarla pasaportlarımızı almak istiyordu. Sonunda jandarma bizim zaten köye davet edildiğimizi gördü, sorun kapandı.” KAMYONLARINA EL KONULDUBir başka kötü anı Kütahya yolunda, Çavdarhisar’da yaşanmış: “Burada hava çok kötüydü, dağda kar yağmak üzereydi. Atları karda dışarda bırakamazdık. Bu gece Çavdarhisar’da bir polis kamyonumuzun belgelerini kontrol etti. Aracın eski sahibinden kalan borçlar vardı, kamyona el konuldu. Tüm eşyalarımız boşaltıldı. Atları bir ahıra koyduk. Kütahya’dan bir kamyon gelip, atları götürdü. Bu arada kamyonu satan komisyoncu bize yeni bir araç gönderdi, sorunumuz çözüldü.” Bu iki olay dışında gezi olumlu geçtiğini söylüyor Maclean: “Her gittiğimiz kasabada, köyde iyi karşılandık. Bizi gördüklerine memnun oldular. Gelecekte turistik rotaya dönüşürse, sık sık atlılar geçerse köylüler aynı misafirperverliği gösterir mi, bilmiyorum. Türk turizmi Bodrum, Antalya’ya odaklanmış. Neden Çavdarhisar’a ya da Kütahya’ya gidilmiyor? Projemizin bir amacı da yeni Turizm temalarına yönelimi teşvik etmekti.” YOLU EN AZ ÜÇ KİŞİYE SORMALI Ekip bir başka ilginç olayı, yol sorarken yaşadı: “Bazı çobanlar asfalt yolu hiç bilmiyordu. Bu yoldan, diyorlardı ama zamanla bize ayıp olmasın diye yolu bilmeden söylediklerini fark ettik.” Bu nedenle Domaniç yakınlarında kayboldular. Çünkü muhtar, çeşmeye kadar gidip sağa dönün, demişti. Karşılarına çıkan bir başka yaşlı köylü ise çeşmeden sola dönmelerini önermişti. Muhtarı dinlediler, gece yarısı kendilerini dağbaşında buldular. “Şanslıydık ki ay ışığı vardı ve sonunda jandarma, itfaiye araçlarının koruması eşliğinde gelip bizi buldu” diyor Donna Landry. Bu tecrübeden sonra, yolu en az üç kişiye sormaya karar vermişler. Gerald Maclean’in dikkatini yollardaki çöplükler çekmiş. Ayrıca birçok yeni camiye rastladıklarını anlatıyor. “Kuran kursları var, okullarda Bilgisayar yok” diyor. Çok sayıda köyün, kayıtlı görünen nüfusuna rağmen ekonomik zorluklar yüzünden aslında boşalmış olduğunu fark etmişler. Bu gezinin sonuçları önümüzdeki yıllarda yayımlanmaya başlayacak. 2011’de önce Evliya Çelebi’nin rotasını, GPS verileriyle sunan, ekibin gözlemlerini yansıtan bir kitap yayımlanacak. Ayrıca bir de küçük rehber kitap çıkarmayı düşünüyorlar. Yolculuğun Ajans 21’den Nurdan Arca yönetmenliğinde, Mehmet Çam’ın prodüktörlüğünde çekilen belgeseli de 2011’e kadar tamamlanmış olacak. (Proje hakkında www.sabanciuniv.edu/ssbf/evliyacelebi/tr/ sayfasından ayrıntılı bilgi alabilirsiniz) PROF. GERALD MACLEANTürkler hakkındaki önyargılar, Anadolu’ya gelen ilk gezginler sayesinde azaldıProf. Gerald Maclean, Exeter Üniversitesi’nde ingilizce bölümü öğretim üyesi. 15 yıldır, 16 ve 17. yy’da Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasındaki ilişkiler üzerine çalışıyor. Bu dönemden İngilizler’e ait bir çok el yazması bulmuş. Osmanlı’ya gelen ilk gezginlerin notlarında, şu ortak ifade dikkatini çekmiş: “Türklerin Korkunç, zalim ve şeytan olduğu söylenir hep, doğru olmadığını gördük, başka şeyleri keşfettik.” 16. yüzyılın sonunda, İngilizlerin önyargıları değişmeye başlamış. “Önce Osmanlı’ya gelen ilk gezginler, ardından bu topraklara hiç ayak basmamış yazarların Osmanlı’yla ilgili görüşleri üzerine iki kitap yazdım. İkinci gruptaki yazarların eserleri, eski bilgilerin tekrarı gibiydi.”Maclean, Türkiye’ye ilk kez 1974’te, Yunanistan’da yaşarken, gelmiş. O zaman Yunan dostlarının “Niye gidiyorsun ki orası Türklerle dolu, İstanbul aslında bizim şehrimiz” dediğini söylüyor. İstanbul’a geldiğinde, Türklerin Batı’da onlara atfedilen şablonlardan farklı davrandığını gözlemlemiş. Önyargıların bugün AB tartışmaları sırasında Almanya ve Fransa’da yeniden ortaya çıktığını söylüyor. Batı’daki “Korkunç Türk” imgesi, zamanla Maclean için inceleme konusuna dönüşmüş. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’yle de bu çalışma sırasında tanışmış. Yararlandığı önemli kaynaklardan biri olmuş.PROF. DONNA LANDRYKültür turizmi rotasına dönüşebilirEvliya Çelebi’nin Hersek - Kütahya rotası farklı temalarda alternatif turizm rotalarına dönüşebilir. Geçtiğimiz bazı köylerde geleneksel yöntemlerle Organik Tarım yapılıyordu. Köylüler sağlıklı yaşıyor. Ekolojik, sürdürülebilir bir Yaşam modeli bu. Yurdışında ilgi çekebilir. Kültür turizmi, atla sürüş turizmi yapılabilir. Yol boyunca Osmanlı eserleri, arkeolojik sit alanları görülebilir. Hatta slow food hareketine ilgi duyanlar, yani geleneksel yöre yemeklerini merak edenler için bile bu rotada turlar düzenlenebilir.
At sırtında Evliya Çelebi’nin izinde

Tuesday, December 8, 2009

Ha uşağum, bu ne biçum şehirdur

Batum, Lazistan Sancağı’nın merkeziydi. Üç asır Osmanlı, bir asır Rus denetiminde kaldığı halde, kentte iki ulusa ait önemli eser bulunmuyor. Herhalde “Tanrı bu vilayete o kadar cömert davranmış ki, katkımıza gerek yok” diye düşündüler. Kent geniş bir düzlükte kurulu. Sırtını, sağını ve solunu yemyeşil, çoğu zaman karlı dağlara vermiş, gönlünü ise Karadeniz’e açmış. Kilometrelerce kumsal, yemyeşil doğa, ne lazım bina! Batum otomobille Trabzon’dan bir buçuk saat. Aracın Gürcistan’a girişebilmesi için, sahibinin de içinde olması şart. İstanbul’dan uçakla direkt ulaşım da mümkün. Zaten Türkiye’nin bir iç havaalanı olarak da kullanıyor. Aracımızı hudutta park edip, bavullarımızı elimize alıyoruz, kapıdan içeri giriyoruz. Ne vize soran var ne de ters bir bakış atan ya da aşağılayan... Sarp Sınır Kapısı’nın Gürcistan tarafında Batum’a giden minibüsler olduğunu öğrenmiştik. Yanımıza bir Gürcü yanaşıyor. “Taksi var,” diyor Türkçe, “Batum 100 Lari.” Lari, Gürcü parası, aşağı yukarı TL’ye eşit değerde. Başka kentlerde yediğimiz kazıkların tecrübesiyle, pazarlık bile yapmadan minibüs durağına yönelip sıradaki araca biniyoruz. Minibüs biraz eskice ama ücret kişi başı bir Lari. (Dönüşte taksinin de gerçek ücretini öğreniyoruz: 20 Lari.) Otogardan yakındaki kentlere otobüs seferleri var: Tiflis, Soçi, Bakü, Erivan...Sarp’ın yanıbaşındaki Kemalpaşa’dan bavul ticareti yapan Gürcüler, balya ve kutularla doluşunca, 15 kişilik minibüste nefes alacak küçük bir alan kalıyor. Yol, dört şerit olmasa da, son dere düzgün. Her taraf yemyeşil. Bizim yok ettiğimiz kumsallara Gürcüler gözleri gibi bakmış. Tesisler bakımsız, yıkık dökük olsa da, kumsala dokunulmamış. Yol sahile uzaktan geçiyor.Kent merkezinde iniyoruz. Otogar, Türkiye’nin 40 sene önceki kasaba terminallerini andırıyor. Çoğu eski araçların. Arada son model cipler cirit atıyor. ŞOFÖRÜN TUHAF CEVABITabelalarda Gürcü ve Latin harfleri kullanılmış. Gürcü alfabesine bakarak bir şeyler çıkarmak imkânsız. İbrani ve Hint alfabesini andıran acayip bir şey. Ülkede Ruslara ait ne varsa ortadan kaldırılmış. Tek Rusça tabela yok. Her sokakta birkaç tane bulunan Döviz büfelerindeki rubleler kalmış sadece. Buna karşılık Türk etkisi hemen hissediliyor. Bir sürü Türk markalı ürün, dükkân tabelası göze çarpıyor. Döviz büfelerinde Euro, Dolar, Ruble ile birlikte TL de alınıp satılıyor. Oturup soluklanacak kafeterya, pastane aramak nafile. Bakkal, büfe bile nadir. Valiz elde Otel ararken, bir yandan kenti tanıyoruz. İlk izlenimimiz aynen sürüyor, kent harabe. Rastladığımız otellerde kalmaktansa memlekete dönmek daha iyi. Zaten bir ara bunu geçiriyoruz aklımızdan.Bir büfeden soda içip, işaretle fiyatını soruyorum. Sekiz lari! Bilsem şişeyi açmazdım. Parayı uzatınca gerçek fiyat çıkıyor ortaya: 80 kuruş. Keşke pazarlık yapıp 60’a indirseydim! Caddeler erkeklerin işgali altında. Kadın sayısı o kadar az ki. Ana caddeden sahile yürüyüp yay çizerek başladığımız noktaya dönüyoruz. Yolda tek turist enformasyon bürosu yok. Bir Vestel mağazasına giriyoruz. Gürcü tezgahtar akıcı Türkçe konuşuyor. Mağaza yöneticisi çok daha cana yakın çıkıyor. Bize iki otel tavsiye ediyor: Beş yıldızlı İntourist ve İstanbul. Arayıp fiyatlarını öğreniyor. İlki adam başı 175 dolar, diğeri 60! Nedeni kentte otel sayısının azlığı. Bindiğimiz taksinin şoförü ufacık şehri henüz öğrenememiş. Yolda adres sorarak buluyor otelimizi. Neredeyse bizden tarif isteyecek. İstanbul Otel adına layık. Temiz, düzenli. Kablosuz internet bile var. Derhal arkadaşlarıma bir mesaj çekiyorum: Memleketin kıymetini bilin! Otelin sahibi Borçkalı bir Laz. Bize çok yardımcı olduğu için oteldeki tuhaflıkları görmezden geliyoruz: Örneğin asansörde beşe basıp, altıya çıkıyoruz. Tuvalette taharet tertibatı var, musluk yok! Eşyalarımızı yerleştirip, bizim için kiralanan otomobille yola düşüyoruz. Şoför biraz Türkçe biliyor. Seveceğimizi düşünüp, birbiri ardına arabesk şarkılar çalıyor teypte. Bayılıyoruz!!! Gürcistan denince aklımıza hep çeteler gelir. Şoföre soruyoruz: Gürcistan’da mafya var mı? Suratına gülümseme yayılıyor. “Mafya Saakaşvili’nin kendisi.”SPUTNİK TEPESİ’NDEN MANZARA DOYUMSUZŞehirdeki fiyatlar, bizim Karadeniz kentleri seviyesinde. Benzin yarı fiyatı. Gürcülerin gururu, şehre 5 kilometre mesafedeki Botanik Bahçesi’ne götürülüyoruz. Oysa Karadeniz’in her yanı botanik parkı. Sonra Kobuleti’ye gidiyoruz. Bakımlı, turistik bir kasaba. Kumsalı uzun, denizi temiz. Yazın plajları doluyor. Ardından Sputnik Tepesi’ne tırmanıyoruz. Kent ayaklarımızın altında. Olumsuz izlenimimiz bir anda siliniyor. Müthiş bir coğrafya. Dağların yamaçlarındaki evler tipik Karadeniz mimarisi. Birbirinden uzak, bir ya da iki katlı, önlerinde tarla ve bahçeler.Kentteki binalar maksimum 7-8 kat. En yüksek bina tadilattaki Sheraton. Otel, Ruslar’ın Varşova’da, Varşova Paktı onuruna inşa ettiği, sonra Alışveriş merkezine dönüştürülen binanın kopyası sanki. Ruslar tutumlu insanlar anlaşılan. Mimara tek Proje için para vermiş, sonra küçültüp Batum’da kullanmışlar.Sürücü bu defa sahile götürüyor bizi. O anda, kente haksızlık ettiğimize karar veriyoruz. Sahil tarafı, suni bir göl etrafında son derece güzel parklar, yürüyüş alanları ve şirin barakalarda hizmet veren restoranlarla dolu. Batum’da birkaç kilise ve oldukça ufak bir cami çarpıyor gözüme. Şişmanca bir adam namaz kılmaya kalksa, secdeye vardığında poposu dışarıda kalır. Akşam otelde yemek yiyoruz. Restoran en üst katta, Batum ayaklarımızın altında. Kentin bazı bölümleri şaşaalı, çoğunluğu ise perişan...Vaktiniz varsa, atlayın arabaya gidin Rize’ye, muhlama, fasulye turşusu kavurması ve Laz böreği yiyip geri gelin. Vaktiniz yoksa muteber otellerin restoranlarında veya sahildeki lokantalarda Türk mutfağının ürünleri tadılabilir. Yerel mutfağı denemek istiyorsanız Gorki Caddesi’ndeki restoranları deneyebilirsiniz. Abhaz mutfağını merak ediyorsanız, Era Caddesi’ndeki Sazandari’ye uğrayabilirsiniz. Ninosvili Caddesi’nde, gençlerin tercih ettiği Octopus Cafe, yemekleriyle olmasa da sanatsal atmosferiyle iddialı.Heykeltraş Zurab Tzereteli tarafından dekore edilmiş. Kafenin mönüsünde ahtapot aramayın, kaçapuri tadabilirsiniz. NEREDE KALINIRKesenize güveniyorsanız Intourist’te. Biraz hesaplı olsun diyorsanız İstanbul Otel’de. Yok, ucuz olsun diyorsanız orada duracaksınız! Bir sürü ucuz otel var Batum’da. Fakat kalmak cesaret istiyor.
Ha uşağum, bu ne biçum şehirdur