Showing posts with label ingilizce. Show all posts
Showing posts with label ingilizce. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Yabancılar Antalya da evleniyor

ANTALYA - Türkiye'de ilk kez ''Evlilik Turizmi''ni başlatan Wedding Cıty Antalya Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı Fikret Erman Korkmaz, Antalya'da evlenmek isteyen yabancıların sayısının her geçen gün arttığını bildirdi. Korkmaz, Evlilik turizmini yaygınlaştırma amacıyla Türkçe, Rusça, ingilizce ve Almanca afiş ve broşürler hazırladıklarını söyledi. ''Zeus'un Hera'ya Aşkını İlan Ettiği Olympos Dağlarında Evlenin'' sloganıyla, 10.10.2010 tarihinde evlenmek isteyenler için yeni bir organizasyon düzenlediklerini belirten Korkmaz, Avrupa ve Rusya'da 100 bine yakın Turizm acentesi ile Türk konsolosluklarına bilgi verildiğini anlattı.
''Yurt dışından evlilik şirketleri ile evlenecek kişilerden Antalya'da evlenmek için yoğun talep var. Özellikle Rusya'dan ilgi büyük. 10.10.2010'da, böyle özel bir tarihte hazırladığımız projeyle evlenecek çiftlere ulaşmaya çalışıyoruz. Evlilik turizminde Antalya'yı başkent yapmak için Wedding City Antalya grubu olarak, iş ortaklarımız olan Avrupa'daki büyük Türk turizm şirketleriyle çalışarak dünya pazarındaki yerimizi almaya çalışıyoruz. Dünya turizminde Avrupa ve Rusya pazarından en fazla turisti Antalya'ya getiren diğer tur şirketleriyle de görüşmelerimiz devam ediyor.''
Yabancılar Antalya'da evleniyor

Patronlar işe nasıl başladı?

İSTANBUL - Kimisi doğuştan şanslı, önüne her türlü imkan sunulmuş, kimileri de dişleriyle tırnaklarıyla kazıyarak gelmişler bugünlere. Bazıları çocuk yaşta çalışmak zorunda kalmış, bazılarınınki ise tam bir girişimcilik öyküsü...
Milliyet'in haberine göre; Altur'un sahibi Abdurrahim Albayrak, Almanya'da biriktirdiği paralarla İstanbul'a gelip minibüsçülük yapmış. Reis Gıda'nın sahibi Mehmet Reis, 7 yaşından itibaren bulaşıkçılık, çaycılık ve Ramazan davulculuğu da dahil pek çok işte çalışmış. Intercity Rent a Car'ın sahibi Vural Ak, bir nalburda tezgahtarlık ve şoförlük yapmış. Richmond otelleri ve Capitol'un sahibi Mustafa Aksoy bir kunduracıda çalışmış, Xerox'un genel müdürü Mehmet Sezgin tezgahtarlık ve garsonluk gibi bir sürü iş yapmış. Finansbank'ın ve Fiba Grubu'nun kurucusu Hüsnü Özyeğin ise ABD'de üniversitede okuduğu dönemde çalışmış. Harvard'da hamburger satan bir büfe işleten Özyeğin, hayatta ilk gerçek işinin bu olduğunu söylüyor.
Hepsi bugün geldikleri pozisyonlarda ilk işlerinin çok önemli olduğunu söylüyorlar. İş adamları ilk iş deneyimlerini anlattılar.
KOÇ BAKKAL DÜKANIYLA BAŞLADITürk iş dünyasının efsanevi iş adamlarından Vehbi Koç, 1901 yılında Ankara'nın Çoraklık semtinde dünyaya geldi. 1914'te Ankara İdadisi'ne (lise) giren Koç, 15 yaşında İdadi'yi bitirmeden tasdikname aldı.
1917'de dedesiyle ve babasıyla görüşerek esnaflığa başlayan Koç, Karaoğlan Caddesi'nde oturdukları evin altındaki dükkanı bir sandık ayakkabı lastiği, bir sandık şeker, bir kaç teker kaşar peyniri, zeytin, makarna gibi mallarla bakkal dükkánı haline getirdi. Onun görevi, dükkanı açmak, süpürmek, tozlanan malları temizlemek, müşterilerin aldığı malları tartmak ya da saymak, mangalı yakmak, camekanları temizlemekti. Ardından kösele işine giren Koç, sonrasında Otomobil ve Petrol işine girdi.
1938'de Koç Ticaret Anaonim şirketini kurdu. Ardından Demirdöküm, Türkay (şimdiki adıyla Kav), Arçelik, Otosan, Aygaz'ı kurarak hızla büyüdü. 1963 yılında Koç Holding'i kurdu.
Vehbi Koç, 1984 yılında Koç Holding İdare Meclisi Başkanlığı'nı oğlu Rahmi Koç'a devretti ama, çalışmayı bir an bile bırakmadı. 1900'lerde, küçük bir bakkal dükkanından yola çıkan Vehbi Koç, dünya çapında bir topluluk yarattı.
İLGİLİ HABER
Zenginler liginde 28 Türk var
SABANCI PAMUK İŞÇİSİYDİ Sabancı Holding'in kurucusu Hacı Ömer Sabancı 1906 yılında Kayseri'nin küçük bir köyünde doğdu. 13 yaşında babasını kaybettikten bir kaç yıl sonra, talihini denemek için köyünden ayrılan Hacı Ömer, 450 kilometrelik yolu yaya olarak katederek pamuk diyarı Adana'ya göç etti. Yeni hayatına pamuk işçisi olarak başlayan Hacı Ömer, kısa sürede işçi müteahhitliğine başladı, bir iki yılda yaptığı tasarruflarla pamuk ticaretinde mütevazı bir iş kurdu. O dönemde yanında çalışan işçiler Hacı Ömer'i "Ağa" diye çağırmaya başladılar.
Hacı Ömer Sabancı önderliğinde sonraki yıllarda sırasıyla Akbank, Bossa un ve çırçır fabrikası, Bossa Tekstil fabrikası, Oralitsa, Aksigorta ve Teknosa kuruldu.
ÖZYEĞİN'İN İLK GERÇEK İŞİ BÜFE İŞLETMECİLİĞİYDİFinansbank'ın kurucusu Hüsnü Özyeğin, 1 Nisan 2009'da Capital'den Rauf Ateş'e verdiği röportajında ilk işine 6 yaşında dedesinin mağazasında çıraklık yaparak başladığını söylüyor. Robert Kolej'de okuduğu dönemde ise İstanbul'a gelen bir Japon fuar gemisinde tercümanlık yapmış. ABD'de Oregon Eyalet Üniversitesi inşaat Bölümü'nde okuyan ve Harvard'da master yapan Özyeğin, Amerika'da Eğitim gördüğü dönemde yaz kış çalışmış. İnşaat mühendisliği stajyerliğinden, garsonluğa pek çok işte çalışmış.
İLGİLİ HABER
3 milyar dolarla en zengin Türk
İlk işini ise Harvard'daki ikinci yılında kurmuş. Harvard'da bir snack Bar (büfe) çalıştıran Özyeğin, hayatta ilk gerçek işinin bu olduğunu söylüyor. Özyeğin, "Üniversitede birkaç iş vardı. Biri Gazete dağıtmaktı. Bir kiosk vardı, Sigara falan satılırdı. Bir başkası hafta sonlarında talebelere hamburger falan satan snack bar'dı. Haftasonları üniversite kampusunda yemek olmazdı. Talebeler için kabus gibiydi, doğal olarak bu snack bar'a gelirlerdi. İşte ben burayı işletmiştim. Hayatta ilk gerçek işim buydu" diyor.
Özyeğin gençlere şu tavsiyede bulunuyor:
"Bir kere çok çalışmaları lazım. Hiçbir şey çalışmadan olmuyor. Meraklı olmaları, okumaları lazım. Sadece üniversitede okumaktan söz etmiyorum. Çevrelerini iyi takip etmeleri gerek. Üniversite hayatında çok iyi bir network, arkadaşlık, dostluk kurmaları lazım. Bunlar, iş hayatında çok önem kazanan şeyler oldu. Sabırlı olmaları, yılmamaları da önemli. Yüz metre değil, maraton koşmaları lazım. Hayat da bir maraton aslında. Yaşlandığınızda hayat kısa geliyor, ama aslında hayat çok uzun. Maraton koşmaları lazım."
AKSOY KUNDURACI ÇIRAĞIYDI, TURİZMİN PATRONU OLDURichmond otelleri ve Capitol Alışveriş Merkezi'nin sahibi Aksoy Group'un kurucusu Mustafa Aksoy henüz 11 yaşındayken kunduracı çırağı olarak atıldı iş hayatına. Askere gidene kadar da Kapalıçarşı'da bu ayakkabıcı dükkanında çalıştı.
Aynı zamanda akşamları ingilizce ve daktilo kurslarına giderek kendini geliştiren Aksoy, o günleri şöyle anlatıyor:
"O zaman Küçükçekmece'de otururduk, iş çıkışı kursa gider gece 1'de eve gelir, sabah 7'de tekrar işe koyulurdum. 3-4 yıl böyle kurslara gittim. Lisan öğrendim."
Aksoy, askerden sonra çalıştığı yer olan Kapalıçarşı'ya dönüp, deri ceket alan turistleri gördüğünde deri dikip satan bir mağazada tezgahtar olarak işe başladı, 6 ay sonra patrona gidip dericilik yapmak istediğini söyledi. Patronu 5 mağazasından birisini Mustafa Aksoy'a tahsis etti, ona sermaye de verdi, bu sayede Mustafa Aksoy dericiliğe başladı. Aksoy, dükkan hanın içinde olduğundan Kapalıçarşı'ya gidip turistleri çevirerek onları içeri girmeye ikna etmeye çalışıyordu. İlk ihracatını 1974'te ABD'ye yaptı. Kapalıçarşı'da tesadüfen tanıştığı bir Amerikalı mağazacıya deri ceket ihraç eden Aksoy, ardından Almanya'da ihracata başladı. Bu sırada derici dükkanındaki hissesi yüzde 20'den yüzde 50'nin üstüne çıkınca ayrılıp kendi işini kurdu. 1977'de Beyazıt'ta bir mağaza açarak kumaş konfeksiyon işine girdi. Sık sık kendisinden alışveriş yapan Rahaat isimli bir Iraklı ile tanıştı. Onun ısrarıyla, 1978'de Türkiye'nin de ilk kez katıldığı Uluslararası Bağdat Fuarı'na katıldı.
"Irak'ta her ailede 5 çocuk var, o nedenle hep çocuk kıyafetleri gönderdim. Fuarda 250 bin dolarlık hayatımın ilk büyük siparişini aldım. Sevine sevine Türkiye'ye geldim. Böylece 7 yıl boyunca, buraya konfeksiyon ihraç ettim. İhracatta 5 milyon doları geçtiğim için 9 yıl boyunca İTO'dan altın madalya aldım."
Aksoy, ihracattan kazandığı parayı gayrimenkule yatırıyordu. 1988'de İstiklal Caddesi'ndeki Richmond Otel'in arsasını aldı. O zaman iş hanı yapmayı planlıyordu, turizmin t'sinden bile haberi yoktu. Tam da bu sırada turizme teşvik indirimleri başladı. Aksoy bu indirimlerden yararlanmak için binayı otele çevirdi. Hemen yanındaki binayı da katarak 1992'de Richmond İstanbul Otel'i açtı.
Ardından Pamukkale'de yarım kalmış 350 odalı bir oteli satın alıp, yanındakiyle birleştirerek 1993'de Richmond Pamukkale Thermal'i, 1995'de Richmond Efes'i, 2000'de Richmond Pamukkale Spa'yı ve Richmond Nua Wellness Center'ı açtı. Bu arada 1979'da aldığı arsalardan biri de Capitol Alışveriş Merkezi'nin arsası oldu. Galeria'dan esinlenen Aksoy 18 Eylül 1993'de Türkiye'nin ikinci alışveriş merkezini açtı.
ALBAYRAK İŞE BİR MİNİBÜSLE BAŞLADI Bugün 8 bin araçlık filosuyla 100 bin çalışana personel taşıma hizmeti veren Altur'un patronu Abdurrahim Albayrak, çocukluğundan beri çalışmış, para kazanmak için yapmadığı iş kalmamış. Kendi deyimiyle para kazanma hırsı onun geninde var.
Albayrak, 1954 yılında Rize'de doğdu. On yaşından itibaren hem okula gitti hem de Okul çıkışı ve Tatil günlerinde babasının bakkal dükkanında satış yapıp, briket atölyesinde briket kesti. Aynı zamanda simit ve kestane sattı. 1968 yılında babası Almanya'ya gidince, "bak babası Almanyaya gitti kendisi akşama kadar top oynuyor, akşama kadar kahvehanelerde oturuyor" demesinler diye daha çok çalıştı. Evlerinin önündeki dereden çakıl çıkartıp, sepetle sırtında taşıdı, bunlarla tekrar briket ve künk kesti. 15 yaşına geldiğinde kendi kamyonlarıyla Rize merkeze kum ve çakıl götürmeye başladı. Babası Almanya'dan Türkiye'ye dönünce oğlunun yaptıklarına inanamayıp hayretler içinde kalmış.
Abdurrahim Albayrak o günü şöyle anlatıyor:
"Atölyemizin bahçesinde 15 bine yakın briketin istif halinde hazır olduğunu görünce çok duygulanarak beni iki yanağımdan öptüğü anı hiç unutmayacağım. O hırs ve azimle babam atölyeyi çok iyi paraya satıp, beni Almanya'ya işçi olarak götürebilmek için mahkeme kararıyla yaşımı büyüttü."
Babasıyla Almanya'nın Frankfurt şehrine giden Albayrak, şehre varınca yaşadığı şaşkınlığı şöyle anlatıyor:
"Muzu tanımıyor çikolatayı bilmiyordum. Hele hele hayatımda alafranga tuvalet görmemiştim, hatta defalarca babama tuvaleti sormama rağmen içeri gidip tuvalet göremediğimde sıkıla sıkıla babama tekrar sordum; o ilk gün çok zor anlar yaşamıştım."
Abdurrahim Albayrak, Almanya'da inşaatlarda demir işçisi olarak çalışmaya başlamış, paydostan sonra her akşam 2 saat mesai yapıp inşaatın el arabası, kürek vb. aletlerinin temizliğini yapıyor, daha sonra barakaya giderek babasına taze fasulye, kuru fasulye, pilav gibi yemekler hazırlıyor, babasıyla kendinin çamaşırlarını yıkayıp kurutuyordu. Cumartesi pazar günleri ise evlere gidip bahçe düzenlemesi, badana gibi işler yapıyor ve bunun karşılığında peşin para alıyordu. Ay sonunda babasından çok para kazanıp parasını bankaya yatırıyordu.
Uzun zaman sonra Türkiye'ye dönmek isteyince babası karşı çıkmış, ama o ısrarla Türkiye'de de bu şekilde çalışarak çok para kazanacağını söyleyerek Türkiye'nin yolunu tutmuş. Dönünce Almanya'da biriktirdiği parasıyla İstanbul Habibler'de bir arsa satın almış. Vatani görevini tamamlamak için askere giden Albayrak, askerde de boş durmamış. Askerlerin ayakkabılarını boyayıp para kazanmış.
Askerden sonra, baba ocağına dönüp bir minibüs satın alan Albayrak, taşı toprağı altın diyerek İstanbul'un yolunu tutmuş. Edirnekapı, Beşyüzevler, Sultançiftliği, Habibler, Kayabaşı ve Şamlar hattında çalışmaya başlamış. Sabah 6'da kalkıp gece 12'ye kadar çalışıp bin lira kazanmadan yatmamayı kendine şart koymuş. Bu parayı ertesi gün bankaya yatırıyor ve 30 günde 30 bin lira biriktiriyormuş. 13 ay sonra babası Almanya'dan izne gelip de banka cüzdanını görünce şaşkınlığını gizleyememiş ve ertesi gün borçsuz bir minibüs satın almışlar. 8 ay sonra üçüncü minibüslerini satın almışlar.
Patronlar işe nasıl başladı?

Monday, December 14, 2009

Medine de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz

10 Eylül’de, çarşambayı perşembeye bağlayan gece, saat 3.30’a doğru Mekke’deki Otel odasında uyandım. Hızla bir şeyler atıştırıp, biraz meyve suyu içtim. 5.30’a doğru, lobideydim. Medine yolculuğuna hazırdım. Yokuş aşağı yürüyüp, anacaddedeki 9 numaralı otobüs durağına ulaştım. 8.00’de hareket ettik.Otobüsteki Diyanet İşleri görevlisi hoca, yola çıkar çıkmaz, ilgi çekici, kısa bir konuşma yaptı. Hz. Muhammed’in Medine’ye göçünden bahsetti. İsrâ Sûresi’ne de yansıyan, göç öncesi yakarışını aktardı: “Rabbim, çıkacağım yerden (Mekke) dürüstlükle çıkmamı, gireceğim yere (Medine) dürüstlükle girmemi sağla! Bana, hakkıyla yardım edici bir güç ver!” Mekke-Medine arası, yaklaşık 450 kilometre. Gerçi, engebesiz bir yol. Hiçbir yerde durmaksızın ilerliyoruz. Volkanik bir arazinin ayrışmış parçaları. Aynı zamanda, göz alabildiğine bomboş uzanan bir toprak! Ne bir yerleşim ne dikkate değer ölçüde bir yeşil örtü ne de bir sınai yahut tarımsal işletme!Buraya kadar herhangi bir demiryolu izine de rastlamadık. Hep karayolu... Gidiş ve geliş için ayrı ayrı inşa edilmiş. Trafik yoğun sayılmaz. Oysa, bu güzergâha hızlı tren hattı yapılabilirdi.MESCİT KUBA KÖYÜ’NDEMedine’ye girmeden, Kuba Mescidi’yle karşılaştık. Göç sırasında, Hz. Muhammed’in de beden gücüyle katılmasıyla inşa edilmiş. “Takvâ üzere yapıldığı” belirtiliyor. Dört buçuk saatin sonunda, öğleyi biraz geçe Medine’ye ulaştık. Mekke’yle karşılaştırılınca, daha büyük, engebesi çok daha az, Mimari yapısı daha düzenli. Rastgele inşa edilmiş gökdelen ormanı da yok. Mekke’nin atmosferi “uhrevi,” burada ise daha dünyevi. Otelimizin ismi, El Ensâr! Medine’ye ve tarihine yakışan bir isim. El Ensâr Oteli’nin hemen yakınında, bir küçük mescit dikkat çekiyor: Dış yüzeyinde sarmal kabartmalı güzel bir süs taşıyan minaresiyle, tek kubbeli beyaz bir yapı. Minaresi Türk tipi; kubbe mimarisi karışık. Büyük hadis bilgini İmam Buharî’nin adını taşıyor. Bir ara, fırsat bulup içine girdim. Dört kemer üstüne oturan, yaklaşık yarım küreden biraz daha yüksek bir kubbe. İçeriden bakıldığında, dışarıya oranla daha çok Osmanlı izi taşıyor. Caminin yapılış ya da onarım tarihi, hicri 1377. Bu hesaba göre, yarım yüzyıldan biraz daha yaşlı.PEYGAMBER MESCİDİ KÂBE’YE BENZETİLMİŞErtesi gün, cumaydı. Saat 11.15 dolaylarında Mescid-i Nebevi’ye (Peygamber Mescidi) gittim. Sonraki mimarisiyle, önemli ölçüde Kâbe’ye benzetilmiş. Uzun bir dikdörtgen. Çevresinde, mermer zeminli, geniş bir boş alan var. Kâbe’deki gibi, yüksek yapılarla (Kral gökdeleniyle bile) boğulmamış.Caminin içinde, enine ve boyuna doğrultuda sütunlar sıralanmış. Her birine dört revak biniyor. Revakların altı, bir uçtan öbür uca dimdik duran insan ordusuyla dolu! Bel hizasına eğildikleri zaman da, sırtları bir başka biçimde insan düzlemi oluşturuyor. Tek tartışmasız “güç”ün önündeki eğiliş bu, görünen ordunun görünmeyen “sahip”inin önünde! Ezana daha 40 dakika olmasına karşın, camide iğne atılsa yere düşecek kadar doluydu. Farklı ülkelerden gelmiştik ve hepimiz Hz Muhammet’in evi sayılacak şu yerde onun konuğuyduk. Ertesi gün, yine aynı saatlerde, bu kez 21 numaralı Kral Fahd Kapısı’ndan girdim. Herkesle birlikte, hep ileriye doğru yürüdüm. Bir süre sonra yürüyüş ağırlaştı. Tam bu sırada, Yeşil Kubbe’nin de önüne gelmiştik. Alımlı, parlak ve ağır bir sarı maden çerçeve, içeriyi dışarıdan ayırmaktaydı. Tek gözlü bölme, yalnızca Hz. Muhammed’in türbesi (Kubbe-i Saadet), iki gözlü bölmeyse ilk iki halifenin yattıkları yeri işaret etmekteydi. Fırsat bulanlar, tek sıralı safta, bu duvarın dibinde öğle namazı kılmaya çalışıyorlardı. Ve ramazanın son günü... Yarın, Türkiye’de bayram! Bakalım, burada nasıl olacak? Bu arada, Türk konukların bir bölümü, Mekke’ye gidiyor. “Medine’de, bayram sabahı” Bu üç sözcük, Yahya Kemal’in bir şiirine başlık olsaydı, Süleymaniye Camii şiirinde olduğu gibi, kim bilir, ne görkemli bir yazınsal ürün çıkardı ortaya? MEDİNE GARI ISSIZ VE ZİNCİRE VURULMUŞBayrama birkaç gün kala, taksiyle Osmanlı’nın dev ulaşım eseri Hicaz Demiryolu’nun son durağı Medine Garı’na gittim. Bu bölgede, garın yanı sıra yitik ve cemaatsiz bir Osmanlı camisi var. Gar iki katlı, cephesi uzun ve kemerli bir yapı. Şam’dakine çok benziyor. Az ötede, binaların yanındaki boşlukta, bir veda işareti gibi “sonuncu vagon” bekliyor. Alımlı gar binasına, Osmanlı İmparatorluğu’nun acılı alınyazısına benzer bir biçimde ağır bir zincirle sarı bir kilit vurulmuş.Çifte minareli cami, görkemli Osmanlı mimarisini yansıtıyor. Gar gibi siyah taştan inşa edilmiş. Dışarıdaki cemaat alanı sütunlarla birbirinden ayrılmış, her biri beş kubbeli ve tam simetrik. Caminin önündeki boş arazideyse, mavi tabanlı, sevimli bir dairesel havuz! ONCA ÖZVERİNİN SONUİki yapı kentin karayolu ağında unutulmuş bir ada... Yalnız, bakımsız ve terk edilmiş... Garı çerçeveleyen demir parmaklıklara ceza gibi vurulan kilide bakarken, düşündüm: Onca ferman, rapor, özverinin sonu bu kilit mi olmalıydı? Sultan Abdülaziz, 4600 kilometrelik demiryoluyla Anadolu’yu Bağdat’a bağlamıştı. 30 yıl sonra Hicaz Telgraf Hattı yapıldı. Sonra 1900’de Sultan Abdülhamid’in Hicaz Demiryolu geldi. Yalnız ray döşenmedi. Hat boyunca istasyonlar, köprüler, telgraf merkezleri, hastaneler yapıldı. Beşinci Ordu’dan binlerce asker, yarım yevmiye karşılığı çalıştı bu hatta. Issız Medine Garı’nda, tek başıma, geçmişin sislerine gömülmüş “son vagon”u seyrederken sarı kilidin önüne yaşlıca birisi daha geldi. Konyalıydı, fotoğraf çekti. Akşam yaklaşırken orta yaşlı bir çift göründü. Hafifçe gülümseyerek bizi “Merhaba! Yüce ecdâdın torunları” diyerek selamladı.KENT GECE CANLANIYORMedine’de birkaç kitapçı dolaştım. Raftaki kitap ve broşürleri inceledim. Farklı yabancı dillerde, Mekke Tarihi ya da Medine Tarihi gibi el kitapları vardı. ingilizce, Fransızca olanları, Endonezya, Bangaldeş dilinde yazılanları gördüm. Fakat Türkçe yoktu. Gözüme bir de fotoğraflı Mekke ve Medine albümü ilişti. Medine’de Yaşam, tıpkı Mekke’de olduğu gibi, yatsıdan biraz önce başlıyor. Döviz bürolarından kuyumculara, sokak satıcılarına dek, kadın ve erkek Ticaret erbabı, renkli tulumlarıyla Temizlik işçileri, motorlu araçlar ortaya çıkıyor. Sokağın canlılığı, yaşamı, Alışveriş sabah ezanına dek sürüyor. Geçmişte hırsızlık suçlamasıyla kolu kesilenler, ancak gecenin koynunda dilenebiliyor.
Medine’de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz

Wednesday, December 9, 2009

At sırtında Evliya Çelebi’nin izinde

Seyahatname’nin ışığında, Evliya Çelebi’nin ayak izlerinden Anadolu’yu gezme fikri Prof. Gerald Maclean’e ait. Exeter Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Maclean, 1996’da eşi Donna Landry ile Tatil için Kapadokya’ya gelmişti. Eşi, Kent Üniversitesi’nde İngiliz - Amerikan edebiyatı profesörüydü. Atla çevreyi gezerken, “Neden atla Türkiye turu yapmıyoruz” diye düşündüler. “Bu turu Amerika’da yapamazsınız” diyor Maclean. “Çünkü insanlar saldırgan, biri sizi vurabilir. İngiltere’de her yer özel arazi, giremezsiniz. Türkiye’de kırsal kesim buna müsait. Aynı dönemde Edinburg Üniversitesi’nden Osmanlı Tarihçisi Caroline Finkel ile tanıştık, o da Türkiye’yi yürüyerek gezmek istediğini söyledi. Bu iki projeyi birleştirdik.” 2007’DE İLK DENEMEGezi bir “Reenacment,” yani geçmişte yaşanan olayı tekrarlama projesi olacaktı. Maclean, geçmişte Anadolu’ya gelen Batılı seyyahlar üzerine çalışırken, onların rotasından geçmiş, çevreyi incelemişti. Yine aynı yöntemi uygulayacaktı. “İngiliz yazar yerine, neden Evliya Çelebi’nin rotasını izlemiyorum, diye düşündüm. Evliya Çelebi’nin oryantalist bakış açısından uzak olması da avantajdı. Eğer Avrupalı gezgin seçseydik, Batılı yaklaşımını tekrarlamak zorunda kalacaktık. Avrupalı seyyahlar planlı gezerken, Evliya’nın asla belirli bir rotası yoktu. Adeta rüzgarın götürdüğü yere gidiyordu. Bu yüzden akademik çalışmam açısından da önemliydi. Bu projeye hazırlanırken, Batı’da Evliya Çelebi’nin ne kadar az bilindiğini görüp şaşırdım.”Maclean, 2007’de Evliya Çelebi’nin batı rotalarından bir kısmını otomobille geçerek, geçerliliğini araştırdı. Seyahatname’de bahsedilen köylerin yerinde olup olmadığına baktı.Sonunda gezi bu yıl, 22 Eylül’de başladı. Yalova’nın Altınova ilçesi yakınlarındaki sahil köyü Hersek’ten yola çıktılar. Türkiye Jokey Kulübü sponsor olmuş, Avanos’tan yedi at getirilmişti. Ekipte Maclean ve eşinin yanı sıra Caroline Finkel, atların sahibi Akhal-teke Binicilik Merkezi’nden Ercihan Dilari, Der Spiegel muhabiri Susan Wirth, Kanadalı Teherese Tardif yer alıyordu. 42 günlük yolculuk boyunca yeni katılımlar oldu. Eski İngiltere Büyükelçisi’nin eşi Patricia Daunt, geçmişte Türkiye’de 10 yıl yaşayan Botanikçi Andrew Byfield yolculuğun bir bölümüne eşlik etti. Geziyi tamamlayanlar, planlayan üç kişiydi: Maclean, eşi ve Finkel. Yol boyunca ekibi bir kamyon izledi. At malzemelerini, çadırları taşıdı, mutfak hizmeti verdi. Sabancı Üniversitesi’nden antropolog ve sözlü tarihçi Dr. Leyla Neyzi ön araştırma sırasında ekibe yardımcı olurken, Açık Radyo’dan Mahir Başdoğan projeye destek verdi. Zeytinoğlu şirketi yol boyunca at yemi sağladı. Kütahya Porselen, Güral Porselen, Kütahya Belediyesi ve akademisyenlerin üniversiteleri projeye destek oldu. Ekip çoğunlukla çadırlarda geceledi. Bazen köy misafirhanelerinde konakladı.SANKİ İKİNCİ GEÇİŞİMİZDİ Yolculukta Evliya Çelebi’nin batı rotasını takip ettiler. Evliya, İstanbul’dan başlayarak İzmit’e gitmişti ama günümüzde bu bölgeyi atla geçecek yol yoktu. Karşı kıyıdaki Hersek’ten başlayıp, Evliya Çelebi gibi 1200 kilometrelik rotayı Kütahya’da bitirdiler. Evliya Çelebi, İnegöl-Tavşanlı- Kütahya-Afyon-Sandıklı-Banaz-Ovacık-Uşak-Gediz-Simav-Gediz-Kütahya yolunu izlemişti. Proje sırasında grup, ufak değişikliklerle, bu dolambaçlı hattı takip etti. Kasabalar arasındaki gözden uzak köylere girdi. İznik’ten Bursa, İnegöl, Domaniç, Kütahya, Afyon, Boyalı, Sinanpaşa, Banaz, Ovacık, Uşak, Mesudiye, Eski Gediz, Simav ve tekrar Kütahya’ya geçtiler. Ekibin amaçlarından biri de Osmanlı’dan günümüze kalan binicilik kültürünü ortaya çıkarmaktı. Yol boyunca rahvan at yarışları, cirit müsabakaları, pazarlarda at koşumları satan esnaf, at malzemesi yapım atölyeleri, binicilik merkezleri gibi atçılık kültürüne ait bir çok izi görüntülediler. Gerald Maclean, başından itibaren rahat bir yolculuk olduğunu söylüyor. Son bir iki gün yaşanan ani sıcaklık düşüşü dışında yol boyunca hava koşulları da onlardan yanaymış: “Uğradığımız yerlerde nasıl karşılanacağımızı bilmiyorduk. Birkaç garip bakış dışında çok iyi karşılandık. Özellikle çocuklar çok meraklıydı, bizi görmekten mutlu oldular. İkinci günden itibaren, bu yollardan daha önce geçtiğim hissine kapıldım. Sanki daha önce bu pazarlara, çarşılara uğramış, satıcılarla tanışmıştım. Sonrasında rotamız nehirlerden, tepelerden, açık araziden, vadilerden, köylerden geçti. Kamyonumuz konaklayacağımız yere bizden önce gidiyordu. Muhtar ve jandarmayla görüşüp, bilgi veriyordu. Londra’daki Türkiye Büyükelçiliği ve Kültür Bakanlığı’nca verilen belgeleri gösteriyordu.”Sadece Uşak’ın Ovacık köyünde sorun yaşadılar. İki yıl önce onlara her türlü yardımı yapma sözü veren ve projeden çok mutluluk duyan muhtar gitmiş, yerine yeni muhtar gelmişti: “Bize söz verilen misafirhanede kalamayacağımızı, köyde istenmediğimizi söylediler. Biz de çadır kurduk. Sabaha karşı 6’da muhtarın ihbarıyla Jandarma geldi. Muhtar ısrarla pasaportlarımızı almak istiyordu. Sonunda jandarma bizim zaten köye davet edildiğimizi gördü, sorun kapandı.” KAMYONLARINA EL KONULDUBir başka kötü anı Kütahya yolunda, Çavdarhisar’da yaşanmış: “Burada hava çok kötüydü, dağda kar yağmak üzereydi. Atları karda dışarda bırakamazdık. Bu gece Çavdarhisar’da bir polis kamyonumuzun belgelerini kontrol etti. Aracın eski sahibinden kalan borçlar vardı, kamyona el konuldu. Tüm eşyalarımız boşaltıldı. Atları bir ahıra koyduk. Kütahya’dan bir kamyon gelip, atları götürdü. Bu arada kamyonu satan komisyoncu bize yeni bir araç gönderdi, sorunumuz çözüldü.” Bu iki olay dışında gezi olumlu geçtiğini söylüyor Maclean: “Her gittiğimiz kasabada, köyde iyi karşılandık. Bizi gördüklerine memnun oldular. Gelecekte turistik rotaya dönüşürse, sık sık atlılar geçerse köylüler aynı misafirperverliği gösterir mi, bilmiyorum. Türk turizmi Bodrum, Antalya’ya odaklanmış. Neden Çavdarhisar’a ya da Kütahya’ya gidilmiyor? Projemizin bir amacı da yeni Turizm temalarına yönelimi teşvik etmekti.” YOLU EN AZ ÜÇ KİŞİYE SORMALI Ekip bir başka ilginç olayı, yol sorarken yaşadı: “Bazı çobanlar asfalt yolu hiç bilmiyordu. Bu yoldan, diyorlardı ama zamanla bize ayıp olmasın diye yolu bilmeden söylediklerini fark ettik.” Bu nedenle Domaniç yakınlarında kayboldular. Çünkü muhtar, çeşmeye kadar gidip sağa dönün, demişti. Karşılarına çıkan bir başka yaşlı köylü ise çeşmeden sola dönmelerini önermişti. Muhtarı dinlediler, gece yarısı kendilerini dağbaşında buldular. “Şanslıydık ki ay ışığı vardı ve sonunda jandarma, itfaiye araçlarının koruması eşliğinde gelip bizi buldu” diyor Donna Landry. Bu tecrübeden sonra, yolu en az üç kişiye sormaya karar vermişler. Gerald Maclean’in dikkatini yollardaki çöplükler çekmiş. Ayrıca birçok yeni camiye rastladıklarını anlatıyor. “Kuran kursları var, okullarda Bilgisayar yok” diyor. Çok sayıda köyün, kayıtlı görünen nüfusuna rağmen ekonomik zorluklar yüzünden aslında boşalmış olduğunu fark etmişler. Bu gezinin sonuçları önümüzdeki yıllarda yayımlanmaya başlayacak. 2011’de önce Evliya Çelebi’nin rotasını, GPS verileriyle sunan, ekibin gözlemlerini yansıtan bir kitap yayımlanacak. Ayrıca bir de küçük rehber kitap çıkarmayı düşünüyorlar. Yolculuğun Ajans 21’den Nurdan Arca yönetmenliğinde, Mehmet Çam’ın prodüktörlüğünde çekilen belgeseli de 2011’e kadar tamamlanmış olacak. (Proje hakkında www.sabanciuniv.edu/ssbf/evliyacelebi/tr/ sayfasından ayrıntılı bilgi alabilirsiniz) PROF. GERALD MACLEANTürkler hakkındaki önyargılar, Anadolu’ya gelen ilk gezginler sayesinde azaldıProf. Gerald Maclean, Exeter Üniversitesi’nde ingilizce bölümü öğretim üyesi. 15 yıldır, 16 ve 17. yy’da Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasındaki ilişkiler üzerine çalışıyor. Bu dönemden İngilizler’e ait bir çok el yazması bulmuş. Osmanlı’ya gelen ilk gezginlerin notlarında, şu ortak ifade dikkatini çekmiş: “Türklerin Korkunç, zalim ve şeytan olduğu söylenir hep, doğru olmadığını gördük, başka şeyleri keşfettik.” 16. yüzyılın sonunda, İngilizlerin önyargıları değişmeye başlamış. “Önce Osmanlı’ya gelen ilk gezginler, ardından bu topraklara hiç ayak basmamış yazarların Osmanlı’yla ilgili görüşleri üzerine iki kitap yazdım. İkinci gruptaki yazarların eserleri, eski bilgilerin tekrarı gibiydi.”Maclean, Türkiye’ye ilk kez 1974’te, Yunanistan’da yaşarken, gelmiş. O zaman Yunan dostlarının “Niye gidiyorsun ki orası Türklerle dolu, İstanbul aslında bizim şehrimiz” dediğini söylüyor. İstanbul’a geldiğinde, Türklerin Batı’da onlara atfedilen şablonlardan farklı davrandığını gözlemlemiş. Önyargıların bugün AB tartışmaları sırasında Almanya ve Fransa’da yeniden ortaya çıktığını söylüyor. Batı’daki “Korkunç Türk” imgesi, zamanla Maclean için inceleme konusuna dönüşmüş. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’yle de bu çalışma sırasında tanışmış. Yararlandığı önemli kaynaklardan biri olmuş.PROF. DONNA LANDRYKültür turizmi rotasına dönüşebilirEvliya Çelebi’nin Hersek - Kütahya rotası farklı temalarda alternatif turizm rotalarına dönüşebilir. Geçtiğimiz bazı köylerde geleneksel yöntemlerle Organik Tarım yapılıyordu. Köylüler sağlıklı yaşıyor. Ekolojik, sürdürülebilir bir Yaşam modeli bu. Yurdışında ilgi çekebilir. Kültür turizmi, atla sürüş turizmi yapılabilir. Yol boyunca Osmanlı eserleri, arkeolojik sit alanları görülebilir. Hatta slow food hareketine ilgi duyanlar, yani geleneksel yöre yemeklerini merak edenler için bile bu rotada turlar düzenlenebilir.
At sırtında Evliya Çelebi’nin izinde

Tuesday, December 8, 2009

Cebimde 30 dolarla yola çıktım bir haftada dört şehir gezdim

Fırsat bulduğunda yolcularla sohbet edip, yolculuk hayalleri kuruyor. Hürriyet Seyahat iki ay önce Özlem Yücel’in vereceği seyahat bursuyla ilgili haberi yayımladığında, Sezer Arslan ilk başvuranlardan biriydi. Arslan, seyahat tutkusunun gelişimini, 30 dolarla çıktığı Polonya yolculuğunu ve bursu kazandığında gerçekleştireceği hayalini anlattı. Sabaha karşı ya da sabah erken saatlerde yolunuz Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali’ne düşerse Sezer Arslan’ı gidiş katında görebilirsiniz. Delta, British Airways gibi büyük havayollarının yolcularını karşılayıp ilk bilgileri veriyor, sonra check in sırasına yönlendiriyor. Bu arada fırsat bulursa sohbet ediyor. “Gittikleri ülkeler hakkındaki izlenimlerini soruyorum, tavsiyelerini alıyorum. Gece, yolcu trafiğinin azaldığı saatlerde konuşkan gezginlere rastladığımda çok ilginç bilgiler alıyorum. Zor gidilen ülkeleri anlatıyorlar mesela. Ben de yolculuk hayalleri kuruyorum” diyor.OTOSTOPLA İSTANBULArslan dar gelirli bir ailenin çocuğu. Liseden mezun olana kadar annesi ve kız kardeşiyle İzmir’de yaşadı. İlk yalnız yolculuğuna 18 yaşında çıktı: Kelkit Aydın Doğan Meslek Yüksekokulu’nda muhasebecilik öğrenimi görmek üzere Gümüşhane’ye gitti. Bu yolculuk seyahat merakını ateşleyen ilk kıvılcım oldu. “İki yıllık öğrenimim boyunca Gümüşhane çevresinden başlayıp çevre illeri gezdim. Hafta sonunda otogara gider, ilk rastladığım otobüse atlardım. Bazen otostop yapardım. Çoğunlukla arkadaşımın bulunduğu, konaklama ücreti vermeyeceğim şehirleri seçerdim. Bazen yurtlarda misafir kalırdım.” Trabzon, Giresun, Samsun, Erzurum, Ankara’yı bu yöntemle görmüş ilk kez. Ağrı’ya kadar uzanmış. 2005’te, cebinde 5 TL’yle çıktığı İstanbul yolculuğu ise Film olacak kadar ilginç: “İstanbul’u çok merak ediyordum. Bir hafta sonunda otostopla yola çıktım. Kamyon, Otomobil değiştirerek 30 saat sürdü. Ankara’da yol kenarında beklerken belediyenin Temizlik işçileriyle karşılaştım. Ayaküstü sohbet ettik. Öğrenci olduğumu, cebimde sadece 5 TL bulunduğunu öğrendiler. Aralarında topladıkları 20 TL’yi verip, bununla bir çorba içersin, dediler. İstanbul’a vardığımda kentin hareketliliği, Boğaziçi’nin güzelliği beni büyüledi. Heyecandan elim, ayağım birbirine karıştı. Böylesine güzel bir şehir varmış, ben bilmiyormuşum, ne yazık, dedim. Gece Taksim’de bankta uyudum. İşte bu geziyi başarmam bana büyük cesaret verdi. Yurtdışı hayalleri kurmaya başladım.”İlk yurdışı yolculuğuna 2007 Mayısı’nda çıktı. “İngilizcemi ilerletmek için internette çok sayıda kişiyle yazışıyorum. Çek Cumhuriyeti’nden bir arkadaşım davet etti. Biletimi aldım, cebimde 250 TL karşılığı dövizle yola çıktım. Arkadaşımda kaldım, yedi günde Prag ve Brno şehirlerini gezdim. Farklı Yaşam biçimi ve kültürle tanışmak, yabancılık hissi yaşamak çok güzeldi. Keşfedecek çok şey vardı dünyada. Dönüşte seyahat arzum biraz daha artmıştı.”KKTC’deki Askerlik süresini de keşifle değerlendiren Arslan daha sonra İstanbul’a yerleşti. ingilizce çevirmenlik öğrenimine başladı. Hayali, gelecekte Anadolu’nun bir şehrinde İngilizce öğretmenliği yapmak. Bu arada küçük bütçelerle dünyayı gezmek. Paris, Londra gibi çok kültürlü şehirlere gitmek istiyor öncelikle. Sonra tüm Avrupa ülkelerini keşfetmek. İnternette couchsurfing, hospitality club gibi gezgin kulüplerine üye. Sefaköy’deki evini İstanbul’a gelen gezginlere açıyor. Bu gruplar yardımıyla geziler yapıyor. Bu yaz, Polonya’daki bir haftalık turuna da internetten tanıştığı arkadaşları sayesinde çıktı.ÜÇ BALTIK ŞEHRİ “Polonya’yı çok merak ediyordum. Lehçe öğrenmek istiyordum. Gdansk’lı bir mimarlık öğrencisinin davetiyle yola çıktım. Aynı şehirden iki arkadaş daha edinmiştim” diyor Arslan. 350 dolara gidiş, dönüş uçak biletini alıp, ağustos başında cebinde 30 dolarla yola düştü. Varşova’ya vardığında, cebindeki paranın önemli bölümünü gidiş - dönüş Gdansk biletine harcaması gerekti. “Neyse ki Gdansk’taki arkadaşlarım çok misafirperverdi. Hiç para harcatmadılar. Altı günde, Baltık kıyısındaki Trio Miasto, yani Üç Şehir olarak adlandırılan Gdansk, Sopot ve Gydinia’yı gezdim. Dönüşte birkaç saatliğine de olsa Varşova’yı keşfettim.” Gdansk’ta kalıp, çevredeki kentleri bir saati aşmayan otobüs yolculuklarıyla gezdi. Arslan, bölgede Alman etkisinin çok belirgin olduğunu söylüyor. “Savaşta Alman işgali altında kalmasının, bugün Almanya’dan çok sayıda turist çekmesinin önemli etkisi olmuş. Gdansk, tersane şehrinden çok Tatil kenti görünümünde. Sokakları, sahili, denizi çok temiz. Yüzülebilirliği artırmak için sahiller düzenlenmiş. Bin kilometrelik Vistül Nehri’nin bir kolu, şehrin içinden geçip denize dökülüyor. Nehir, şehirde kanallar oluşturmuş. Herbirinin üstünde Prag’dakileri çağrıştıran küçük köprüler yapılmış. Deniz kıyısında güzel restoranlar, kafeler sıralanıyor. Tersanelerinde biblo gibi yolcu vapurları, Eğlence gemileri yapılıyor. Şehir merkezindeki meşhur havuzlu meydanın çevresi trafiğe kapalı. Kentin ritmini burada hissetmek mümkün. Sokaklar podyum gibi, genç Kızlar fotomodelleri kıskandıracak kadar güzel. Kadınlar iş hayatında erkeklerle yarışıyor. Otobüs şoförlüğü dahil erkeklerle özdeşleşen pek çok işin başında kadınları gördüm ve mutlu oldum. Gdansk’ın troleybüs, tramvay sistemi gelişkin, şehir rahatça gezilebiliyor. Halkı güleryüzlü, yardımsever. Caddeleri çok geniş, ferah. Bence yaşanabilir bir şehir.”Üç Şehir’den en çok Sopot’u sevmiş Arslan. Mimari mucize kabilinden yapılan eğri binayı, Baltık Denizi’ne doğru yaklaşık 150 metre uzanan iskelesini unutamıyor. “Sopot, otobüsle Gdansk’tan 25 dakika uzaklıkta. Küçük bir sahil kasabası, ağırlıklı olarak eğlence ağırlıklı hayat. Yazın çok fazla Festival, açıkhava konseri var. İskelesinin uzunluğu şaşırtıcı. Halk burada yürüyüş yapıyor. Deniz kıyısı otellere ayrılmış. Konutlar geri plana çekilmiş. Alışveriş merkezlerinde Türk restoranları gördüm. Birinin ismi Sakarya Restoran’dı. Sokakta Fenerbahçe formalı gençlerle karşılaştım. Onlar da arkadaşlarını ziyaret etmek için Türkiye’den gelmiş. Gydnia’da ise 250 bin nüfuslu büyük bir liman ve tersane kenti, geniş bir marinası var. Merkezinde yüksekliği 50 metreye yaklaşan gökdelenler bulunuyor. Sahil, sayfiye yeri gibi. 1970’lerden itibaren Polonya’da sistem değişimini yaratan tüm protesto hareketleri bu kentten yükselmiş. Hatta bu kentin tersane işçileri Wajda’nın filmlerine konu olmuş.” Sezer Arslan, Üç Şehir’den sonra dönüşte gezdiği Varşova’yı, Ankara’ya benzetmiş. “İş hayatı eksenli, gri, kalabalık bir şehir. Fakat Polonya’nın diğer kentleri gibi şehir planlama, çevre dokusunun korunması ve temizlik açısından örnek bir şehir” diyor. Arslan’ın bir sonraki hedefi Yunanistan. Yaz aylarında, otobüsle sahil şehirlerini keşfetmeyi planlıyor. “Uyku tulumuyla dışarıda yatmayı başarabilirsem toplam 300 Euro’ya bir haftalık seyahat yapabilirim” diyor. Seyahat bursunu kazanırsa hedefi öncelikli olarak Fransa’yı keşfetmek. SEYAHAT BURSU VERENLER ARTIYORTürkiye ’de gezgin kültürünün yaygınlaşmasını amaçlayan iletişimci Özlem Yücel, eylül ayında gençlere yönelik seyahat bursu başlattı. Yılda bir kez, bir gence verilecek bursun duyurusu Hürriyet Seyahat’te yayımlandıktan sonra, Yücel çok sayıda başvuru aldı. Hürriyet Seyahat’in de aralarında yer aldığı kurumlar ve kişiler, burs kampanyasına destek verdi. Burs sayısı 4’e yükseldi. Adayların 18-26 yaş arasında, öğrenci ve yazma yeteneğine sahip olması gerekiyor. Interrail gezisine neden çıkmak istediklerini anlatan bir yazıyı, seyahatbursu@gmail.com adresine göndermeleri isteniyor. 5 Ocak 2010 ’a kadar bu adrese gönderilen metinlerden seçilenler, Özlem Yücel ’in kişisel bloğunda yayımlanacak. Kazanan, Blog okurlarının oylarıyla belirlenecek. Gezginlere, yazın Avrupa’da bir ay geçerli interrail bileti verilecek. Karşılığında, seyahat gözlemlerini her gün kişisel blogunda yazması istenecek.


Cebimde 30 dolarla yola çıktım bir haftada dört şehir gezdim

Mozart’ın yeni keşfedilen eserini 31 Ocak’ta SALZBURG’da dinleyin

Geçen yüzyılın başında, tren ve vapur dışında uluslararası ulaşım imkânının bulunmadığı bir çağda, bazı İstanbullu müzikseverlerin sadece yeni sahnelenmeye başlayan bir operayı izlemek için İtalya’ya, Almanya’ya gittiklerini söylesek inanır mıydınız? Bugün uçakla birkaç saatte ulaşılan mesafelerde, bir konser uğruna günlerce yolculuk yapanların öyküleri İstanbullu müzikseverler arasında kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa aktarılır. Aradan geçen zamanda, sayılarının artması beklenirdi. Tam tersine azaldı. Yine de, zaman zaman bazı tur firmaları, bestecilerin, eserlerin izinde geziler düzenliyor. Bunların bir kısmı, ilgisizlikten iptal ediliyor.Serhan Bali, Klasik Müzik evreninin enginliğini, seyahatin kişinin dünyasına getirdiği zenginlikleri öğrencilik döneminde tek başına keşfedip, sonra bu iki tutkuyu birleştirenlerden. “Ailem geziye pek meraklı değildi” diyor çocukluk yıllarını anlatırken. “İlk uzun yurtdışı yolculuğuma 18 aşında çıktım. Singapur’a ve sonra Japonya’da yaşayan ablamın yanına gittim. Farklı bir kültürle tanışmak, dev Müzik mağazaları keşfetmek bana çok cazip gelmişti.”Sonraki yıllarda daha çok yurtiçini keşfetmekle yetindi. “İstanbul Üniversitesi iktisat Fakültesi’nde okurken AIESEC İstanbul Değişim Programı Koordinatörü’ydüm. Anadolu kentlerinde pek çok toplantı düzenlerdik. Her toplantı, benim için aynı zamanda bir Keşif gezisine dönüşürdü. Üniversiteden mezun olup, satın alma uzmanı olarak iş hayatına girdiğimde gezilerim sıklaştı.” Bali, müzikle tanışıklığını lise arkadaşına borçlu. Önce klasik Türk müziğine ilgi duydu, ardından klasik Batı müziğini keşfetti. TRT-3’ün programları, sahaflardan topladığı ingilizce dergilerle bilgisini ilerletti. 2001’de Açık Radyo’da klasik müzik programları hazırlaması, hayat çizgisinde de köklü bir dönüşüme yol açtı. İşinden ayrılıp, Andante Dergisi’ni yayımlamaya başladı. İşte bu dönemde, müzik temalı uzun yolculuklar girdi hayatına. BİR GÜNDE İKİ PASYON DİNLEDİM“Frankfurt Müzik Fuarı Dünyanın tüm önemli enstrüman yapımcılarını, nota yayımcılarını buluşturur. Yeni eğilimler, enstrümanlar, yayımlanacak yeni nota edisyonları görücüye çıkar. Özellikle eğitimciler ilgi gösterir. Her türlü yeniliği orada görmek mümkündür. Fuarı yıllardır merak ediyordum. Nihayet 2003 Martı’nda bu yolculuğu gerçekleştirdim. Yola çıkmadan, günlerce internet başında hazırlık yaptım. Her akşam bir konser izlemeliydim. Fuarda üç gün geçirdim. Sonra trenle Hollanda’ya, Amsterdam’a geçtim. uzun yıllardır Concertgebouw Konser Salonu’nun olağanüstü akustiğini merak ederdim. Salonun her köşesini gezdim. Konserde Bach’ın Aziz Matthias Pasyonu’nu dinledim. En arka sıradan bile netlikle duyuluyordu tüm sesler. Aynı gün bir başka gruptan bu eseri bir kez daha dinledim. Sonra Almanya’ya dönüp, Dresden, Leipzig, Münih, Berlin’de ikişer gün kaldım. Berlin Filarmoni’nin salonunu gördüm. En arka sıradan, ayakta Daniel Barenboim, Lang Lang Piyano ikilisini dinledim. ünlü konser salonu gezdim, izleyicisini inceledim. Yurtdışında konsere gittiğimde, o ülkelerin izleyicilerini kıyafetlerinden, sevinçlerini gösterme biçimlerine kadar incelerim. Berlin’de ayrıca Halk Operası ve Alman Operası’nda birer eser izledim. Dresden’e geçip Staatcappelle’in meşhur altın yıldızlı salonunda bir opera, bir orkestra konseri izledim. Leipzig’de paskalya zamanı, Bach’ın doğum gününde, kantorluk yaptığı iki kilise, iki ayrı Pasyon’unu dinledim. Aziz Thomas Kilisesi’nde bazı dinleyiciler ağlıyordu. Münih’te Bavyera Devlet Operası’nda Handel’in Tamerlano Operası’nı izledim. Gezim 15 gün sürdü, mutlu döndüm.”İlk turundan sonra Serhan Bali’nin müzikal yolculukları yavaş yavaş sıklaştı. Bu yıl ise birbiri ardına üç geziyle rekor kırdı. Bas Burak Bilgili’yi dinlemek için Finlandiya’daki Savolina Opera Festivali’ne gitti. Helsinki’ye uçakla bir saat uzaklıktaki kentin ortaçağdan kalma şatosunda bir haftada altı opera izledi. Geleceğin yıldızlarını keşfeden bu festivali tüm opera meraklılarına tavsiye ediyor Bali. Eylülde ise iki yılda bir düzenlenen Enescu Festivali için Bükreş’teydi. “Salzburg’la kıyaslanabilecek bir festival. Çok güzel salonların yanı sıra meydanlarda, sokaklarda konserler düzenleniyor. Concertgebouw, St. Petersburg, Philarmonia gibi dünyanın önde gelen orkestralarını 8-10 Euro’ya dinlemek mümkün” diyor. En son, iki hafta önce Calgary’deki Honens Piyano Yarışması’nı izlemek için Kanada’ya gitti. Bir hafta kaldı. MOZART GÜNLERİ“Honens Yarışması şovmen değil, komple müzikçilere yönelik. Adayların solistliğin yanı sıra iyi bir oda müziği yorumcusu, lied eşlikçisi olması gerekiyor. Bunu görmek için gitmeye değerdi” diyor. Calgary’deki Piyano Müzesi’ni, Bonff’da gördüğü sanat merkezini unutamamış. Rocky Dağları’nın eteğindeki bu merkez, kongre turizminden kazanıp, geri kalan zamanında tesisin kapısını eser yazmak için inzivaya çekilecek gençlere açıyor.Serhan Bali, önümüzdeki günlerde müzik temalı bir seyahate çıkmayı düşünenlere 22-31 Ocak arasında Salzburg’da düzenlenecek Mozart Haftası’nı (Mozart Woche) öneriyor. Etkinliğe dünyanın önde gelen Mozart yorumcuları katılıyor. Bu yılki festivalin özelliği, Mozart’ın bu yıl ortaya çıkarılan bir eserinin ilk kez icra edilecek olması. “Mozart’ın kız kardeşi Maria Anna’nın koleksiyonundaki bestecisi belirsiz iki eserin Mozart’a ait olduğu bu yıl kanıtlandı. Piyano için sol majör prelüd ve sol majör piyano konçertosundan bir bölümü ünlü müzikolog ve piyanist Robert Levin piyano ve yaylılara uyarladı. Eseri bir grup müzikçiyle, 31 Ocak’ta, Wiener Saal adlı salondaki Mozart Haftası’nın kapanış konserinde seslendirecek. Mozart Haftası’nın odak noktası ise bestecinin Idomeneo operası. Eseri Les Musiciens du Louvre Grenoble icra edecek. Mozart’ın bu eser üzerine çalıştığı dönemde bestelediği piyano eserleri, serenadlar, senfonik eserler ve oda müziği yapıtları da bir hafta boyunca Nikolaus Harnoncourt, René Jacobs, Christoph Eschenbach gibi şefler, Concentus Musicus Wien, Kremerata Baltica, Camerata Salzburg, Salzburg Mozarteum gibi orkestralar András Schiff, Gidon Kremer, Andreas Scholl, Leif Ove Andsnes gibi solistlerce seslendirilecek. SERHAN BALİ’NİN ARALIK AYI ÖNERİLERİ2010 Mahler Yılı konserlerine başlayan Amsterdam Concertgebouw, Mariss Jansons yönetiminde 2. Senfoni’yi 4 Aralık’ta Amsterdam, 16 Aralık’ta Viyana’da seslendiriyor. Simon Rattle yönetimindeki Berlin Filarmoni’nin 29-31 Aralık akşamları yıl sonu gala konserinde Lang Lang, Rahmaninof’un İkinci Piyano Konçertosu’nu seslendirecek...
Mozart’ın yeni keşfedilen eserini 31 Ocak’ta SALZBURG’da dinleyin

Medine’de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz

10 Eylül’de, çarşambayı perşembeye bağlayan gece, saat 3.30’a doğru Mekke’deki Otel odasında uyandım. Hızla bir şeyler atıştırıp, biraz meyve suyu içtim. 5.30’a doğru, lobideydim. Medine yolculuğuna hazırdım. Yokuş aşağı yürüyüp, anacaddedeki 9 numaralı otobüs durağına ulaştım. 8.00’de hareket ettik.Otobüsteki Diyanet İşleri görevlisi hoca, yola çıkar çıkmaz, ilgi çekici, kısa bir konuşma yaptı. Hz. Muhammed’in Medine’ye göçünden bahsetti. İsrâ Sûresi’ne de yansıyan, göç öncesi yakarışını aktardı: “Rabbim, çıkacağım yerden (Mekke) dürüstlükle çıkmamı, gireceğim yere (Medine) dürüstlükle girmemi sağla! Bana, hakkıyla yardım edici bir güç ver!” Mekke-Medine arası, yaklaşık 450 kilometre. Gerçi, engebesiz bir yol. Hiçbir yerde durmaksızın ilerliyoruz. Volkanik bir arazinin ayrışmış parçaları. Aynı zamanda, göz alabildiğine bomboş uzanan bir toprak! Ne bir yerleşim ne dikkate değer ölçüde bir yeşil örtü ne de bir sınai yahut tarımsal işletme!Buraya kadar herhangi bir demiryolu izine de rastlamadık. Hep karayolu... Gidiş ve geliş için ayrı ayrı inşa edilmiş. Trafik yoğun sayılmaz. Oysa, bu güzergâha hızlı tren hattı yapılabilirdi.MESCİT KUBA KÖYÜ’NDEMedine’ye girmeden, Kuba Mescidi’yle karşılaştık. Göç sırasında, Hz. Muhammed’in de beden gücüyle katılmasıyla inşa edilmiş. “Takvâ üzere yapıldığı” belirtiliyor. Dört buçuk saatin sonunda, öğleyi biraz geçe Medine’ye ulaştık. Mekke’yle karşılaştırılınca, daha büyük, engebesi çok daha az, Mimari yapısı daha düzenli. Rastgele inşa edilmiş gökdelen ormanı da yok. Mekke’nin atmosferi “uhrevi,” burada ise daha dünyevi. Otelimizin ismi, El Ensâr! Medine’ye ve tarihine yakışan bir isim. El Ensâr Oteli’nin hemen yakınında, bir küçük mescit dikkat çekiyor: Dış yüzeyinde sarmal kabartmalı güzel bir süs taşıyan minaresiyle, tek kubbeli beyaz bir yapı. Minaresi Türk tipi; kubbe mimarisi karışık. Büyük hadis bilgini İmam Buharî’nin adını taşıyor. Bir ara, fırsat bulup içine girdim. Dört kemer üstüne oturan, yaklaşık yarım küreden biraz daha yüksek bir kubbe. İçeriden bakıldığında, dışarıya oranla daha çok Osmanlı izi taşıyor. Caminin yapılış ya da onarım tarihi, hicri 1377. Bu hesaba göre, yarım yüzyıldan biraz daha yaşlı.PEYGAMBER MESCİDİ KÂBE’YE BENZETİLMİŞErtesi gün, cumaydı. Saat 11.15 dolaylarında Mescid-i Nebevi’ye (Peygamber Mescidi) gittim. Sonraki mimarisiyle, önemli ölçüde Kâbe’ye benzetilmiş. Uzun bir dikdörtgen. Çevresinde, mermer zeminli, geniş bir boş alan var. Kâbe’deki gibi, yüksek yapılarla (Kral gökdeleniyle bile) boğulmamış.Caminin içinde, enine ve boyuna doğrultuda sütunlar sıralanmış. Her birine dört revak biniyor. Revakların altı, bir uçtan öbür uca dimdik duran insan ordusuyla dolu! Bel hizasına eğildikleri zaman da, sırtları bir başka biçimde insan düzlemi oluşturuyor. Tek tartışmasız “güç”ün önündeki eğiliş bu, görünen ordunun görünmeyen “sahip”inin önünde! Ezana daha 40 dakika olmasına karşın, camide iğne atılsa yere düşecek kadar doluydu. Farklı ülkelerden gelmiştik ve hepimiz Hz Muhammet’in evi sayılacak şu yerde onun konuğuyduk. Ertesi gün, yine aynı saatlerde, bu kez 21 numaralı Kral Fahd Kapısı’ndan girdim. Herkesle birlikte, hep ileriye doğru yürüdüm. Bir süre sonra yürüyüş ağırlaştı. Tam bu sırada, Yeşil Kubbe’nin de önüne gelmiştik. Alımlı, parlak ve ağır bir sarı maden çerçeve, içeriyi dışarıdan ayırmaktaydı. Tek gözlü bölme, yalnızca Hz. Muhammed’in türbesi (Kubbe-i Saadet), iki gözlü bölmeyse ilk iki halifenin yattıkları yeri işaret etmekteydi. Fırsat bulanlar, tek sıralı safta, bu duvarın dibinde öğle namazı kılmaya çalışıyorlardı. Ve ramazanın son günü... Yarın, Türkiye’de bayram! Bakalım, burada nasıl olacak? Bu arada, Türk konukların bir bölümü, Mekke’ye gidiyor. “Medine’de, bayram sabahı” Bu üç sözcük, Yahya Kemal’in bir şiirine başlık olsaydı, Süleymaniye Camii şiirinde olduğu gibi, kim bilir, ne görkemli bir yazınsal ürün çıkardı ortaya? MEDİNE GARI ISSIZ VE ZİNCİRE VURULMUŞBayrama birkaç gün kala, taksiyle Osmanlı’nın dev ulaşım eseri Hicaz Demiryolu’nun son durağı Medine Garı’na gittim. Bu bölgede, garın yanı sıra yitik ve cemaatsiz bir Osmanlı camisi var. Gar iki katlı, cephesi uzun ve kemerli bir yapı. Şam’dakine çok benziyor. Az ötede, binaların yanındaki boşlukta, bir veda işareti gibi “sonuncu vagon” bekliyor. Alımlı gar binasına, Osmanlı İmparatorluğu’nun acılı alınyazısına benzer bir biçimde ağır bir zincirle sarı bir kilit vurulmuş.Çifte minareli cami, görkemli Osmanlı mimarisini yansıtıyor. Gar gibi siyah taştan inşa edilmiş. Dışarıdaki cemaat alanı sütunlarla birbirinden ayrılmış, her biri beş kubbeli ve tam simetrik. Caminin önündeki boş arazideyse, mavi tabanlı, sevimli bir dairesel havuz! ONCA ÖZVERİNİN SONUİki yapı kentin karayolu ağında unutulmuş bir ada... Yalnız, bakımsız ve terk edilmiş... Garı çerçeveleyen demir parmaklıklara ceza gibi vurulan kilide bakarken, düşündüm: Onca ferman, rapor, özverinin sonu bu kilit mi olmalıydı? Sultan Abdülaziz, 4600 kilometrelik demiryoluyla Anadolu’yu Bağdat’a bağlamıştı. 30 yıl sonra Hicaz Telgraf Hattı yapıldı. Sonra 1900’de Sultan Abdülhamid’in Hicaz Demiryolu geldi. Yalnız ray döşenmedi. Hat boyunca istasyonlar, köprüler, telgraf merkezleri, hastaneler yapıldı. Beşinci Ordu’dan binlerce asker, yarım yevmiye karşılığı çalıştı bu hatta. Issız Medine Garı’nda, tek başıma, geçmişin sislerine gömülmüş “son vagon”u seyrederken sarı kilidin önüne yaşlıca birisi daha geldi. Konyalıydı, fotoğraf çekti. Akşam yaklaşırken orta yaşlı bir çift göründü. Hafifçe gülümseyerek bizi “Merhaba! Yüce ecdâdın torunları” diyerek selamladı.KENT GECE CANLANIYORMedine’de birkaç kitapçı dolaştım. Raftaki kitap ve broşürleri inceledim. Farklı yabancı dillerde, Mekke Tarihi ya da Medine Tarihi gibi el kitapları vardı. ingilizce, Fransızca olanları, Endonezya, Bangaldeş dilinde yazılanları gördüm. Fakat Türkçe yoktu. Gözüme bir de fotoğraflı Mekke ve Medine albümü ilişti. Medine’de Yaşam, tıpkı Mekke’de olduğu gibi, yatsıdan biraz önce başlıyor. Döviz bürolarından kuyumculara, sokak satıcılarına dek, kadın ve erkek Ticaret erbabı, renkli tulumlarıyla Temizlik işçileri, motorlu araçlar ortaya çıkıyor. Sokağın canlılığı, yaşamı, Alışveriş sabah ezanına dek sürüyor. Geçmişte hırsızlık suçlamasıyla kolu kesilenler, ancak gecenin koynunda dilenebiliyor.
Medine’de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz